<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Yedi Krallık Türkiye Forumları - Kış Rüzgârları]]></title>
		<link>https://sevenkingdoms.tr/</link>
		<description><![CDATA[Yedi Krallık Türkiye Forumları - https://sevenkingdoms.tr]]></description>
		<pubDate>Sat, 09 May 2026 19:29:08 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış rüzgarları yayınlanan bölümler]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=95</link>
			<pubDate>Thu, 02 Apr 2026 18:50:40 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=115">Aenar Targaryen</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=95</guid>
			<description><![CDATA[Herkese iyi forumlar. Kış rüzgarları yayınlanmış bölümlerin hepsini içeren bir Pdf'e nereden ulaşabilirim? Yardımcı olabilecek olan varsa sevinirim.<br />
<img src="https://imgur.com/XjPNFQj.png" alt="Gülümse" title="Gülümse" class="smilie smilie_1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Herkese iyi forumlar. Kış rüzgarları yayınlanmış bölümlerin hepsini içeren bir Pdf'e nereden ulaşabilirim? Yardımcı olabilecek olan varsa sevinirim.<br />
<img src="https://imgur.com/XjPNFQj.png" alt="Gülümse" title="Gülümse" class="smilie smilie_1" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[GRRM Açıkladı: Kış Rüzarları Kitabı Sonunda Bu Yıl Çıkıyor!]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=93</link>
			<pubDate>Wed, 01 Apr 2026 12:04:03 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=1">Caspian</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=93</guid>
			<description><![CDATA[<img src="https://media3.giphy.com/media/v1.Y2lkPTc5MGI3NjExZG4wZ2tlYWtjNm1rbHkxeGszajM5Z2k2anVnb3djZThoOGxuejlrYyZlcD12MV9pbnRlcm5hbF9naWZfYnlfaWQmY3Q9Zw/KgwUXe5sgv1PFiJEc5/giphy.gif" loading="lazy"  alt="[Resim: giphy.gif]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
<br />
Öhöm, dağılabilirsiniz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="https://media3.giphy.com/media/v1.Y2lkPTc5MGI3NjExZG4wZ2tlYWtjNm1rbHkxeGszajM5Z2k2anVnb3djZThoOGxuejlrYyZlcD12MV9pbnRlcm5hbF9naWZfYnlfaWQmY3Q9Zw/KgwUXe5sgv1PFiJEc5/giphy.gif" loading="lazy"  alt="[Resim: giphy.gif]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
<br />
Öhöm, dağılabilirsiniz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[GRRM "6. kitapta ortaya çıkartacağım sır..."]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=62</link>
			<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 20:03:08 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=62</guid>
			<description><![CDATA[<blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Some people were putting together those clues as early as 1998. And I thought to myself what do I do with that? These people have guessed the secret that I'm gonna reveal in book 6, people have already guessed that and book two was just out."</span> - 2015, <a href="http://redirect.viglink.com/?key=71fe2139a887ad501313cd8cce3053c5&amp;subId=7226066&amp;u=https%3A//www.youtube.com/watch%3Fv%3DCKnXmNHubfs%26t%3D184s" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">interview</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Türkçesi: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Bazı insanlar bu ipuçlarını 1998 gibi erken bir tarihte bir araya getiriyordu. Ben de kendi kendime 'Bununla ne yapacağım?' diye düşündüm. Bu insanlar 6. kitapta açıklayacağım sırrı tahmin ettiler, daha ikinci kitap yeni çıkmışken bile insanlar bunu çoktan tahmin etmişti." </span></span></blockquote>
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Buraya göre Martin, 1998'in ilk başlarında, okuyucuların, 6. kitapta ortaya çıkartacağı bir sırrı keşfetmişler. Yani ilk kitaptan çıkan ipuçları ile(2. kitap 98'in kasımında çıktı).</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sizce bu sır ne? Gerçi gayet net; Jon Snow.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bence asıl soru Jon'un bu sırrı öğrenip öğrenmeyeceği. Dizide Bran'ın Dorne sahnelerini görmesi ile öğrendik ama bu, kitaplarda böyle olmak zorunda değil çünkü en basitinden dizide, Reed karakteri ve mahzen mezar rüyaları yoktu. Yani bu iki olgu, bu meselede bir etkendir. Doğal olarak dizide en kestirme yol olarak Bran'ın güçleri kullanıldı. Kitaplarda ise kullanılabilecek iki yol var (biri ya da muhtemelen ikisi birden). Bu sebeple kanımca bizimle beraber Jon Snow'un ebeveynlerini öğrenmesi 6. kitap sonlarında, Kışyarı'nı ele geçirdiği savaş sonrası, mahzen mezarlara giderek ve Reed'in de anlatmasıyla, öğrenecek gibi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sizin fikirleriniz nedir?</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Some people were putting together those clues as early as 1998. And I thought to myself what do I do with that? These people have guessed the secret that I'm gonna reveal in book 6, people have already guessed that and book two was just out."</span> - 2015, <a href="http://redirect.viglink.com/?key=71fe2139a887ad501313cd8cce3053c5&amp;subId=7226066&amp;u=https%3A//www.youtube.com/watch%3Fv%3DCKnXmNHubfs%26t%3D184s" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">interview</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Türkçesi: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Bazı insanlar bu ipuçlarını 1998 gibi erken bir tarihte bir araya getiriyordu. Ben de kendi kendime 'Bununla ne yapacağım?' diye düşündüm. Bu insanlar 6. kitapta açıklayacağım sırrı tahmin ettiler, daha ikinci kitap yeni çıkmışken bile insanlar bunu çoktan tahmin etmişti." </span></span></blockquote>
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Buraya göre Martin, 1998'in ilk başlarında, okuyucuların, 6. kitapta ortaya çıkartacağı bir sırrı keşfetmişler. Yani ilk kitaptan çıkan ipuçları ile(2. kitap 98'in kasımında çıktı).</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sizce bu sır ne? Gerçi gayet net; Jon Snow.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bence asıl soru Jon'un bu sırrı öğrenip öğrenmeyeceği. Dizide Bran'ın Dorne sahnelerini görmesi ile öğrendik ama bu, kitaplarda böyle olmak zorunda değil çünkü en basitinden dizide, Reed karakteri ve mahzen mezar rüyaları yoktu. Yani bu iki olgu, bu meselede bir etkendir. Doğal olarak dizide en kestirme yol olarak Bran'ın güçleri kullanıldı. Kitaplarda ise kullanılabilecek iki yol var (biri ya da muhtemelen ikisi birden). Bu sebeple kanımca bizimle beraber Jon Snow'un ebeveynlerini öğrenmesi 6. kitap sonlarında, Kışyarı'nı ele geçirdiği savaş sonrası, mahzen mezarlara giderek ve Reed'in de anlatmasıyla, öğrenecek gibi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sizin fikirleriniz nedir?</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârlarında Kimlerin Kaç POV'u Olacak?]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=61</link>
			<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 19:04:47 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=61</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Selam,</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Biz iyimser davranıp Kış Rüzgârlarının çıkış tarihinin yaklaştığına dair umut beslemeye devam edelim, bu sırada da eğlenceli olabilecek bazı tahminler üzerinden ilerleyelim. Önceden <a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=60" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">kimlerin öleceğine dair</a><a href="https://asoiaftr.boards.net/thread/85/ti-rlar-nda-kimler-lecek" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url"> </a>başlık açmıştım. Katılım göstermediyseniz muhakkak fikirlerinizi yazın.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İlk önce şu ana kadar ki -yaşayan/yaşamaya devam edecek- POV karakterlerin isimlerini hatırlatayım.</span><br />
<br />
<br />
<blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">1. Jon Snow<br />
2. Arya Stark<br />
3. Arianne Martell<br />
4. Sansa Stark<br />
5. Tyrion Lannister<br />
6. Sör Barristan Selmy<br />
7. Daenerys Targaryen<br />
8. Samwell Tarly<br />
9. Sör Jaime Lannister<br />
10. Cersei Lannister<br />
11. Tarth'lı Brienne<br />
12. Aero Hotah<br />
13. Asha Greyjoy<br />
14. Victorian Greyjoy<br />
15. Bran Stark<br />
16. Sör Davos Seaworth<br />
17. Leydi Melisandre<br />
18. Aeron Greyjoy<br />
19. Theon Greyjoy<br />
20. Jon Connington<br />
</span></blockquote>
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şimdi fark ettim de Euron ve Balon dışındaki tüm Greyjoyların POV'u var ve Stark sonrası en çok POV sahibi 2. hane, 3. ise Lannister elbette.  <img src="https://imgur.com/Xj4cmB1.png" alt="Melek" title="Melek" class="smilie smilie_10" /> </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Toplamda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20 POV karakteri var</span> ve Martin yeni bir tanesinin olmayacağını söylemiş ve üstüne mevcut sayıyı da 9'a indirmek istediğinden bahsetmişti, yani bu 20'nin en az 10-11'i ölecek veya hikayeden çıkacak ama o zamana kadar hikayede yer aldıklarına göre biz kaç tane POVları olacağını tahmin edelim.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="http://redirect.viglink.com/?key=71fe2139a887ad501313cd8cce3053c5&amp;subId=7226066&amp;u=https%3A//awoiaf.westeros.org/index.php/POV_character%23Statistics" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Burada</a> şu ana kadar ki karakter POV sayısını görebilirsiniz. S<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">ırasıyla en çok POV sahibi ilk üç kişi; Tyrion, Jon ve Arya'dır. </span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Genelde hemen hemen her kitapta baskın görünen başrol karakterler var;<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> ilk kitapta Ned, sonrakinde Tyrion gibi. Üçüncüde 13-12 ile Arya ve Jon; 4.de Cersei ve 5.de tekrar Jon ve Tyrion </span>diye gidiyor. Bir ihtimal Dany 6. kitapta baskın POV karakteri olabilir(10'u geçen POV sayısı yok) ama doğrusu ileride söyleyebileceğim sebeple pek sanmıyorum. Yine de genelde 5 kitap boyunca ağırlık karakter POVları çoğunlukla Jon, Arya ve Tyrion şeklinde sıralanmış vaziyette, genel anlamda 6. kitapta da çok büyük fark olmayabilir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite>1.kitapta ilk üç POV sıralaması; Ned, Cat ve Dany<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">2.kitapta Tyrion, Arya ve Jon</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">3.kitapta Arya, Jon, Tyrion</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">4.kitapta Cersei, Brienne ve Sam</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">5.kitapta Jon, Tyrion, Dany</blockquote>
</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Kendi tahminlerime başlayım. Bunlar aslında asgari seviyede tutulan POV tahminleridir, elbette ki sayıların çok daha fazla olma olasılığı yüksek.</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şimdi tahminlerde bulunurken bölgelerde anlatılan hikayelerdeki toplam pov karakter sayısına da bakıyorum çünkü aynı yerde bulunan birden fazla POV karakteri varsa, burada bulunan karakterlerin arasında adil bir dağıtım yapmak zorundayız. Örneğin Essos ile başlayalım.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Essos'ta</span> </span>şu an Meereen savaşında toplamda 4 POV karakteri var; <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dany, Tyrion, Victarion ve Selmy.</span></span></span> Son üçünün en az 1'er POV'u olduğunu gördük ve hepsi de Meereen savaşını anlatıyordu. Bu sebeple 4 karaktere bol keseden POV dağıtamayız, yazarın burayı 20 POV ile anlatmasını bekleyemeyiz. Elbette kimin kaç tane bölümü olacağını öngörmek yine de biraz zor. Dany'nin -ilk aşama- Dothrakileri arkasına alıp gelişini anlatacağını biliyoruz, ayrıca Martin'in kitabı savaş sahneleri ile açıp, bunları en kısa sürede sonuçlandıracağını da.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu sebeple <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Dany'nin </span></span>Dothrak hikayesinin -biraz cömert olacağım- en fazla 2 POV ile anlatılmasını öngörüyorum</span>(aslında bence 1 bölüm de yeter gibi ama dediğim gibi cömert davrandım, belki Martin'i kafasında tek bölüme sığdıramayacağı şeyler vardır).<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"> Daha sonra en az bir bölüm de Meereen'e ejderhaları ve khalasarı ile saldırmasını okuruz(3). Bir sonraki bölümde kocası Hizdarh ve diğer hainleri yargılayıp idam ettiği ve diğer karakterlerle tanıştığı-tartıştığı ve son kararların alındığı; savaş sonrası meclis gibi bir şey görürüz(4). Yani en fazla 4 POV.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"> </span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tyrion'un </span></span>savaşa girişini gördük, bir sonraki bölümünde Dany'nin gelişini okuruz diye düşünüyorum(2), Dany'nin ejderhası ile saldırışının onun gözüyle okumak güzel olabilir de aslında ama bence bu kısım Dany'nin gözüyle okunmalı çünkü Dany'nin, ekseriyeti kölelerden oluşan, bu orduya saldırması ve saldırı anındaki ilk duygu ve düşünceleri gibi şeyleri ilk elden okumamız elzem. Neticede onun ejderhası ile ilk savaşı olacak, başkasının gözüyle anlatılamayacak kadar kıymetli bir an. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">(Kitabın yarısına kadar buluşma olmayacağı için cücemiz, kendi maceralarına bir süre devam edecek ama neler yaşayacak hiç bilemiyorum.) Eninde sonunda Tyrion'un Dany ile özel görüşmeleri ve tavsiye vermeleri ile ilgili bir iki bölüm daha okuyabiliriz, bilhassa Meereen'i terk ediş ve Batıdiyar'a dönüşü onun gözüyle okumayı isterim. Yani Essos'ta iken toplamda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- en fazla- 4 veya 5 bölüm görülür.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Westeros'a vardıklarında da bir iki bölüm eklenirse en az 6-7 bölüm olabilir.</span> Aslında Tyrion konusunda cömert olmak istiyorum çünkü Martin'in en sevdiği ve en kolay yazdığı karakter ama hikayesi muhtemelen ağırlıkta Essos kısmını kaplayacak ve o kadar POV karakteri varken ona bol keseden sallamak gerçekçi gelmiyor.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Victarion'un </span></span>gelişi, boruyu öttürüşünü gördük(1). Bu borunun işe yarayıp yaramadığını göreceğimiz bir başka sahne göreceğimizi düşünmek yanlış olmaz(2).</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sör Selmy'nin</span></span> savaşa girişini gördüğümüz 1 POV'u vardı, en fazla 1 POV daha görebiliriz ve bir daha görmeyiz. Yani ona da 2 POV veriyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Essos POVları en fazla 15 POV ile biter ki çok bile bence. Bir de buna Westeros'a ilk adım atışının anlatılmasını da eklemek gerekir; bunu da yüksek ihtimal Daenerys gözünden görürüz, böylece Dany'nin 5 POV'u olur ve onun tarafındaki POV sayısı -en fazla- 16'ya çıkar.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Dany tarafının kitap sonuna doğru Westeros'a ulaşacağını düşündüğüm için onun tarafının hikayesini bitirdim ve 7. kitaba bıraktım. Bana kalsa daha da anlatılır hikayesi 6'da ama sıkıntı şu ki çok fazla karakter ve çok fazla hikaye var; kitabın hacmi de belli, diğer 5 kitaptan daha fazla hacimli olmasını beklesek de maalesef 3000 sayfa olmasını bekleyemeyiz, belli hacim üstünde basmıyor yayınevleri (he belki 2'ye bölerler, o zaman başka).</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #fffa1e;" class="mycode_color">Kral Toprakları</span></span> hikayesinde Lannister+Tyrell ve Martell entrikalarını göreceğiz ama orayı anlatan yegane POV karakteri <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cersei Lannister.</span></span> <blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite>Tommen'ın ölümü, Myrcella'nın tahta çıkışı, Cersei'nin yargılanması ve gücü eline alması ve üç kraliçenin (Cerse, Marg ve Olenna) savaşı; Kum Yılanlarının olaya dahil olması ve muhtemelen Tommen'ı öldürmeleriyle sonuçlanan entrikaları, Myrcella'nın bir ihtimal Doran'ın oğlu ile evlendirilmesi ve de Yüce Rahip ayağı</blockquote>
 gibi bir sürü olay var. Bu kadar olayın iki üç tane bölümle anlatılması çok olası görünmüyor, bu sebeple Cersei'ye en az 5-6 bölüm veriyorum, belki daha fazla.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fırtına Burnu -</span></span> Aegon Targaryen hikayesi için iki POV karakterimiz var; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jon Connington ve Arianne Martell.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Martell'in </span>şimdiden 2 bölümü var, bu biliniyor. Prensesin amacı Aegon'un gerçek olup olmadığı gibi bir dizi keşif yapmak ama GRRM'i biliyorsak zaten hiçbir şey yolunda gitmeyecektir, Cersei tarafının rahat durmasını beklemek doğru değil; bu sebeple Fırtına Kalesinde bir savaşa yakalanması içten değil, zaten bu tehlike, POV'da da dillendirilmişti. Aegon'un Lannisterlar ile savaşması ve bir ihtimal daha sonra Ejderha Kayasını almak istemesi (çünkü stratejik olarak çok önemli bir yer ve Targaryen Hanesinin konutu orası, manevi bir anlamı da var) göz önünde tutulduğunda buraya da biraz cömert olmak durumundayız ama çok fazla öngörüde bulunamıyorum buranın hikayesi için, itiraf etmem gerekir bunu. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jon Conn'un</span> kaleyi alışlarını anlattığı en az 1 POV görmeyi beklemek gerekir, sonra Aegon'un sahnelerinin anlatılması için ona gene ihtiyacımız olduğundan, 2-3 POV verebiliriz ona. Arianne de kendi açısından anlatacağı için, ona da 3-4 POV verebiliriz sanırım(Dorne'e geri dönme ihtimali gibi şeyleri unutmamak gerekir). Yani toplamda en az 7 POV ile burayı uğurluyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #ffa339;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dorne'a </span></span>uğrayalım. Doran'ı çok fazla görme ihtiyacımız olacağını sanmam, burayı sadece <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hotah </span></span>anlatıyor. Dorne'da ilgimizi çekecek olan hikaye, Gerold Dayne'nin yakalanması için Hotah ve kum yılanının harekete geçmesi. Doğrusu bu kovalamaca ve gideceği yeri çok öngöremiyorum. Ben bir Kayan Yıldızı ve diğer Dayneleri görmeyi beklerim. Burada cimri davranacağım, en fazla 2-3 POV görürüz burada, daha fazla değil. Hotah'ın bölümleri zaten 1'i geçmiyor, Arienne varken bile Dorne bölümleri en fazla 3-4 bölümde anlatılıyordu. Elbette bu, böyle gelmiş böyle gidecek demek değil ama Dorne'da çok fazla hikaye yok Hotah gözüyle görebileceğimiz, bu sebeple cimriyim, gerçi 3 bölüm bile cömert bir hareket bence.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #2ecc40;" class="mycode_color">Menzil </span></span>hikayemizi unutmayalım. GRRM daha evvellerde Yüksek Bahçe'yi göreceğimizden bahsetmişti ama doğrusu orası için bir POV karakteri yok, yeni bir POV karakteri de olmayacağından bahsetmişti. Bir ihtimal halihazırda orada mevcut olan pov karakterlerden biri ya da ikisi oraya gidebilir.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sam Tarly,</span></span> Hisar hikayesini anlattığı kadar Eskişehir'e yapılan saldırıyı da anlatabilecek biri. Sam şu ana kadar 2 kitapta 5'er tane bölüm sahibi oldu. Buna istinaden ona 4 POV vereceğim.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aeron </span></span>ise Euron'un tarafından saldırıları vb. şeyleri anlatacak, Euron'un sahnelerini bize gösterecek. Onun şimdiden 1 POV'u var. Euron'un da içinde bulunduğu -Asha ve Vic ile anlatılan- Demir Adalar sahneleri üç bölümü pek geçmemiştir. Bu sebeple Aeron'a da en fazla 3 POV veriyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #1e92f7;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vadi'ye </span></span>doğru bir uçalım. Burada bizi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sansa Stark</span></span> karşılıyor, en az 1 POV'unu okuduk zaten. Daha evvelden Kral Topraklarını bize anlatan Sansa, şimdi de Serçeparmak'ın kirli sırlarını bize döküyor. Onun Vadi sahneleri, şu ana kadar (iki kitapta) toplamda beş bölümü geçmedi ama bence Sansa'ya azıcık cömert davranabiliriz çünkü Serçeparmak'ın Vadi'den daha başka sorunları olması olası; nehir topraklar gibi. Jaime ve Brienne tarafından bulunup, evine dönüş yolculuğuna çıkmasını da eklemek gerekiyor. Bu sebeple Sansa'ya en az 6-7 POV veriyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><img src="https://pbs.twimg.com/media/Es0Rsk2XAAM8Vel?format=jpg&amp;name=medium" loading="lazy"  alt="[Resim: Es0Rsk2XAAM8Vel?format=jpg&amp;name=medium]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #68c4e8;" class="mycode_color">Nehir Toprakları...</span></span> Burada iki POV karakterimiz var. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jaime ve Brienne.</span></span> Leydi Taşkalp/Sancaksız yüzleşmesi, yüksekle ihtimal Freylerden intikam alınmasına yardım ve Sansa'nın bulunması ve geri getirilmesi gibi bir dizi olaya gebe... Doğrusu Jaime varken, Brienne gözünden bu bölümlerin anlatılmasını istemiyorum, sıkıcı olduğu da bir gerçek bu ablamızın POVlarının.<br />
</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Brienne</span>... 3. kitapta Jaime gözüyle anlatılmıştı ikisinin hikayesi ama yine de Brienne için de Martin en azından 1 POV verir diye düşünüyorum. Cimri davranacağım bu ablamız için.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jaime </span>için... ona da cömert davranıp en az 5 POV veriyorum. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Böylece Nehir Toprakları toplamda en az 6 POV ile tamamlanır.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #888888;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kuzeye </span></span>geçelim... ama burayı Sur, Savaş ve Ada olarak bölmek zorundayım. Sur; Melisandre ve Jon, Savaş; Asha ve Theon, Ada ise Davos ile anlatılıyor. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Davos'un </span></span>Rickon'u Skagos adasından alıp gelmesi gerekiyor. Onun var oluş amacı Stannis'i anlatmaktı ama bu vazifeden alındı ve başka göreve atandı; o zamandan beri Davos'un pek POV'u var görünmüyor, üç bölüm falan. Davos'a biraz cimri davranıp 2 POV vereceğim, gidiş-varış ve alıp-gelişi anlatır, ötesi olmaz.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Asha ve Theon</span></span>, Stannis için var (şimdilik). Theon  duvara zincirli bir halde ve Asha ise -nispeten- daha özgür gezebilmekte, yani doğrudan savaşı onun gözünden daha rahat okuyabiliriz. Elbette Theon, sittin sene duvarda zamk gibi durmayacaktır ama hangi aşamada çözerler, tam bilmiyorum. Ateş savaşı gibi buz savaşı da Martin'in hızlıca kitap başlarında bitirmeye niyetlendiği kısımlar, bu sebeple çok uzaması anlamsız olur. Elbette Stannis'in kuzeydeki savaşı konusunda iki farklı zıt görüş var, bu sebeple bazı şeyleri öngörmek güç; Kışyarını alacağını ve alamayacağını savunan görüşlere göre POV sayılarında değişiklik olur diye düşünüyorum. Ben kendi görüşüme göre ilerleyeceğim. Buz savaşı en fazla (Asha tarafından) 1 POV'da anlatılır, öncesinde olanlar Theon (1) tarafından anlatıldı zaten. Bundan sonraki 3. bölüm de muhtemelen bir hezimet sahnesi olacaktır ve Stannis'in kızını yakacağı Sur'a dönüşü gerçekleşir. Bu Theon ya da Asha gözüyle anlatılır, hangisi emin değilim. Yani toplamda Stannis'in savaşı 3-4 POV ile biter ve sonra Sur'daki yaşayacaklarına bakarız ama onu da muhtemelen Jon tarafından görmeye başlarız.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Melisandre </span></span>için 2 POV öngörüyorum. İlki Jon'un ölümü sonrası Sur'da yaşanacak iç çatışma ve 2. ise Jon'un dirilmesi ile sonuçlanacak olan cenaze vs. olaylar, ne ise. Yani 2 POV'u geçmez</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jon Snow</span></span> için 1 POV dirilişi ve bu konuda hissettiği, yaşadığı şoku anlatır, muhtemelen sahte Arya gelmiş olur ve buna tepkisini okuruz. 2. bölüm ise Stannis'in gelişi ve sonrasında (Çetinocak, Shrieen vb.) yaşanacaklar için iken 3. POV (muhtemelen[ belki daha erken de gelebilir])Arya'nın gelişi, Yabanılların desteği ve Sur'u terk edişi (ben Reed'in falan gelmesini de beklerim). Elbette Çetinocak'a kendisi gidecek ise Sur için bir bölüm daha eklemek gerekir en az. Sonrasında 2 POV ile Kışyarı Savaşını ve zaferini konu alır. Elbette Arya da gelecekse savaşın bir kısmı onun gözüyle de anlatılabilir 1 POV ile. Daha sonra Jon'un Kuzey Kral'ı ilan edilmesi, (muhtemelen) mahzen mezarlara inip kimliğini vs. öğrenmesi gibi başka şeyler de okuyacağız, yani savaş sonrası olacakları... Sonuç olarak Jon'a en az 10-11 POV veriyorum(Jon'un POV sayısı hiçbir zaman 8'in altına düşmedi). Daha fazla olması elbette muhtemeldir.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sur Ötesi, Şarkıcıların mağarasına gidelim... Oradaki tek POV karakteri <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bran Stark</span></span>. Bran'ın sakat olması gibi bazı etkenler, onun hareket alanını bir hayli kısıtlı tutuyor. Fantastik ögeler de eklenince ve yaşının küçüklüğü.... Martin için yazmayı en az sevdiği POV'a dönüşüyor, haliyle Bran'ın POVlarında ciddi bir düşüş var, zorlanıyor zira.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bran için en fazla 4-5 POV öngörüyorum. Ötekiler ile ilgili bir şeyler öğreniriz, bir ihtimal Lyanna konusu ile ilgili bazı şeyler... sonra ise wightların saldırısıyla Bloodraven'ın ölümü, Hodor'un ölümü ve (muhtemelen) Jojen'ın ölümünü okuyacağız. Arkasından da Bran'ın Sur'a yolculuğu ve oradan da Kışyarı'na gitmek için harekete geçmesi (elbette Jon orada değildir, haberleri alır vs). Bunlar için 4-5 POV yeterli. Kışyarı'na 6. kitapta ulaşır mı çok emin değilim, kafamda hep 7. kitap başında ulaşmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #b10dc9;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Braavos'a geçelim...</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arya Stark'ın hikayesi.</span></span> Elbette burada kalmayacak ve bir noktadan sonra Kuzey'e doğru yola çıkacak. Braavos'taki Yüzsüzler eğitiminin uzamasının manasını görmüyorum(Martin için genel olarak serideki tüm eğitim povları sıkıcı diye hatırlıyorum), zaten GRRM'in yaverleri Elio ve Linda, hatırladığım kadarıyla, Arya  ve Bran'ın hikayesinin artık 5 yıllık atlamanın sonrasındaki zaman dilimine denk geldiğinden bahsetmişti. Martin, atlamayı bilhassa bu ikisinin büyümesi ve eğitimlerinin tamamlanması için istiyordu. Arya'nın okuduğumuz Mercy POV'u da zaten 5 yıllık atlamaya göre yazılmıştı, sonra düzenlendi elbet. Bu sebeple bu iki kardeşin artık Kuzeye- Kışyarı'na dönmesi bekleniyor. Zaten Mercy gibi bazı POVları aslında 5. kitapta falan görecektik ama 6. kitaba kaydı. Braavos'ta sadece gördüğümüz Mercy POV'u ile eğitim olmayacak elbette, Deniz Lordu seçimlerimiz de kapıda, Arya'nın birkaç bölüm seçimler ve Yüzsüzlerin sırlı hikayesini anlatıp, Jon'un ölümünü duyup intikam için Sur'a hareketlenmesini bekliyorum. Burada da Jon-Arya karşılaşması, Kışyarı Savaşı ve savaş sonrası olacaklar var. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Muhtemelen en az 10-13 arası povu olur.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sanırım başka kimseyi unutmadım. Benim tahminlerim şimdilik bu kadar. Ya sizinkiler? </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Selam,</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Biz iyimser davranıp Kış Rüzgârlarının çıkış tarihinin yaklaştığına dair umut beslemeye devam edelim, bu sırada da eğlenceli olabilecek bazı tahminler üzerinden ilerleyelim. Önceden <a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=60" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">kimlerin öleceğine dair</a><a href="https://asoiaftr.boards.net/thread/85/ti-rlar-nda-kimler-lecek" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url"> </a>başlık açmıştım. Katılım göstermediyseniz muhakkak fikirlerinizi yazın.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İlk önce şu ana kadar ki -yaşayan/yaşamaya devam edecek- POV karakterlerin isimlerini hatırlatayım.</span><br />
<br />
<br />
<blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">1. Jon Snow<br />
2. Arya Stark<br />
3. Arianne Martell<br />
4. Sansa Stark<br />
5. Tyrion Lannister<br />
6. Sör Barristan Selmy<br />
7. Daenerys Targaryen<br />
8. Samwell Tarly<br />
9. Sör Jaime Lannister<br />
10. Cersei Lannister<br />
11. Tarth'lı Brienne<br />
12. Aero Hotah<br />
13. Asha Greyjoy<br />
14. Victorian Greyjoy<br />
15. Bran Stark<br />
16. Sör Davos Seaworth<br />
17. Leydi Melisandre<br />
18. Aeron Greyjoy<br />
19. Theon Greyjoy<br />
20. Jon Connington<br />
</span></blockquote>
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şimdi fark ettim de Euron ve Balon dışındaki tüm Greyjoyların POV'u var ve Stark sonrası en çok POV sahibi 2. hane, 3. ise Lannister elbette.  <img src="https://imgur.com/Xj4cmB1.png" alt="Melek" title="Melek" class="smilie smilie_10" /> </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Toplamda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20 POV karakteri var</span> ve Martin yeni bir tanesinin olmayacağını söylemiş ve üstüne mevcut sayıyı da 9'a indirmek istediğinden bahsetmişti, yani bu 20'nin en az 10-11'i ölecek veya hikayeden çıkacak ama o zamana kadar hikayede yer aldıklarına göre biz kaç tane POVları olacağını tahmin edelim.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="http://redirect.viglink.com/?key=71fe2139a887ad501313cd8cce3053c5&amp;subId=7226066&amp;u=https%3A//awoiaf.westeros.org/index.php/POV_character%23Statistics" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Burada</a> şu ana kadar ki karakter POV sayısını görebilirsiniz. S<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">ırasıyla en çok POV sahibi ilk üç kişi; Tyrion, Jon ve Arya'dır. </span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Genelde hemen hemen her kitapta baskın görünen başrol karakterler var;<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> ilk kitapta Ned, sonrakinde Tyrion gibi. Üçüncüde 13-12 ile Arya ve Jon; 4.de Cersei ve 5.de tekrar Jon ve Tyrion </span>diye gidiyor. Bir ihtimal Dany 6. kitapta baskın POV karakteri olabilir(10'u geçen POV sayısı yok) ama doğrusu ileride söyleyebileceğim sebeple pek sanmıyorum. Yine de genelde 5 kitap boyunca ağırlık karakter POVları çoğunlukla Jon, Arya ve Tyrion şeklinde sıralanmış vaziyette, genel anlamda 6. kitapta da çok büyük fark olmayabilir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite>1.kitapta ilk üç POV sıralaması; Ned, Cat ve Dany<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">2.kitapta Tyrion, Arya ve Jon</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">3.kitapta Arya, Jon, Tyrion</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">4.kitapta Cersei, Brienne ve Sam</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">5.kitapta Jon, Tyrion, Dany</blockquote>
</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Kendi tahminlerime başlayım. Bunlar aslında asgari seviyede tutulan POV tahminleridir, elbette ki sayıların çok daha fazla olma olasılığı yüksek.</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şimdi tahminlerde bulunurken bölgelerde anlatılan hikayelerdeki toplam pov karakter sayısına da bakıyorum çünkü aynı yerde bulunan birden fazla POV karakteri varsa, burada bulunan karakterlerin arasında adil bir dağıtım yapmak zorundayız. Örneğin Essos ile başlayalım.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Essos'ta</span> </span>şu an Meereen savaşında toplamda 4 POV karakteri var; <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dany, Tyrion, Victarion ve Selmy.</span></span></span> Son üçünün en az 1'er POV'u olduğunu gördük ve hepsi de Meereen savaşını anlatıyordu. Bu sebeple 4 karaktere bol keseden POV dağıtamayız, yazarın burayı 20 POV ile anlatmasını bekleyemeyiz. Elbette kimin kaç tane bölümü olacağını öngörmek yine de biraz zor. Dany'nin -ilk aşama- Dothrakileri arkasına alıp gelişini anlatacağını biliyoruz, ayrıca Martin'in kitabı savaş sahneleri ile açıp, bunları en kısa sürede sonuçlandıracağını da.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu sebeple <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Dany'nin </span></span>Dothrak hikayesinin -biraz cömert olacağım- en fazla 2 POV ile anlatılmasını öngörüyorum</span>(aslında bence 1 bölüm de yeter gibi ama dediğim gibi cömert davrandım, belki Martin'i kafasında tek bölüme sığdıramayacağı şeyler vardır).<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"> Daha sonra en az bir bölüm de Meereen'e ejderhaları ve khalasarı ile saldırmasını okuruz(3). Bir sonraki bölümde kocası Hizdarh ve diğer hainleri yargılayıp idam ettiği ve diğer karakterlerle tanıştığı-tartıştığı ve son kararların alındığı; savaş sonrası meclis gibi bir şey görürüz(4). Yani en fazla 4 POV.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"> </span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tyrion'un </span></span>savaşa girişini gördük, bir sonraki bölümünde Dany'nin gelişini okuruz diye düşünüyorum(2), Dany'nin ejderhası ile saldırışının onun gözüyle okumak güzel olabilir de aslında ama bence bu kısım Dany'nin gözüyle okunmalı çünkü Dany'nin, ekseriyeti kölelerden oluşan, bu orduya saldırması ve saldırı anındaki ilk duygu ve düşünceleri gibi şeyleri ilk elden okumamız elzem. Neticede onun ejderhası ile ilk savaşı olacak, başkasının gözüyle anlatılamayacak kadar kıymetli bir an. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">(Kitabın yarısına kadar buluşma olmayacağı için cücemiz, kendi maceralarına bir süre devam edecek ama neler yaşayacak hiç bilemiyorum.) Eninde sonunda Tyrion'un Dany ile özel görüşmeleri ve tavsiye vermeleri ile ilgili bir iki bölüm daha okuyabiliriz, bilhassa Meereen'i terk ediş ve Batıdiyar'a dönüşü onun gözüyle okumayı isterim. Yani Essos'ta iken toplamda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">- en fazla- 4 veya 5 bölüm görülür.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Westeros'a vardıklarında da bir iki bölüm eklenirse en az 6-7 bölüm olabilir.</span> Aslında Tyrion konusunda cömert olmak istiyorum çünkü Martin'in en sevdiği ve en kolay yazdığı karakter ama hikayesi muhtemelen ağırlıkta Essos kısmını kaplayacak ve o kadar POV karakteri varken ona bol keseden sallamak gerçekçi gelmiyor.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Victarion'un </span></span>gelişi, boruyu öttürüşünü gördük(1). Bu borunun işe yarayıp yaramadığını göreceğimiz bir başka sahne göreceğimizi düşünmek yanlış olmaz(2).</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sör Selmy'nin</span></span> savaşa girişini gördüğümüz 1 POV'u vardı, en fazla 1 POV daha görebiliriz ve bir daha görmeyiz. Yani ona da 2 POV veriyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Essos POVları en fazla 15 POV ile biter ki çok bile bence. Bir de buna Westeros'a ilk adım atışının anlatılmasını da eklemek gerekir; bunu da yüksek ihtimal Daenerys gözünden görürüz, böylece Dany'nin 5 POV'u olur ve onun tarafındaki POV sayısı -en fazla- 16'ya çıkar.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Dany tarafının kitap sonuna doğru Westeros'a ulaşacağını düşündüğüm için onun tarafının hikayesini bitirdim ve 7. kitaba bıraktım. Bana kalsa daha da anlatılır hikayesi 6'da ama sıkıntı şu ki çok fazla karakter ve çok fazla hikaye var; kitabın hacmi de belli, diğer 5 kitaptan daha fazla hacimli olmasını beklesek de maalesef 3000 sayfa olmasını bekleyemeyiz, belli hacim üstünde basmıyor yayınevleri (he belki 2'ye bölerler, o zaman başka).</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #fffa1e;" class="mycode_color">Kral Toprakları</span></span> hikayesinde Lannister+Tyrell ve Martell entrikalarını göreceğiz ama orayı anlatan yegane POV karakteri <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cersei Lannister.</span></span> <blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite>Tommen'ın ölümü, Myrcella'nın tahta çıkışı, Cersei'nin yargılanması ve gücü eline alması ve üç kraliçenin (Cerse, Marg ve Olenna) savaşı; Kum Yılanlarının olaya dahil olması ve muhtemelen Tommen'ı öldürmeleriyle sonuçlanan entrikaları, Myrcella'nın bir ihtimal Doran'ın oğlu ile evlendirilmesi ve de Yüce Rahip ayağı</blockquote>
 gibi bir sürü olay var. Bu kadar olayın iki üç tane bölümle anlatılması çok olası görünmüyor, bu sebeple Cersei'ye en az 5-6 bölüm veriyorum, belki daha fazla.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Fırtına Burnu -</span></span> Aegon Targaryen hikayesi için iki POV karakterimiz var; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jon Connington ve Arianne Martell.</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Martell'in </span>şimdiden 2 bölümü var, bu biliniyor. Prensesin amacı Aegon'un gerçek olup olmadığı gibi bir dizi keşif yapmak ama GRRM'i biliyorsak zaten hiçbir şey yolunda gitmeyecektir, Cersei tarafının rahat durmasını beklemek doğru değil; bu sebeple Fırtına Kalesinde bir savaşa yakalanması içten değil, zaten bu tehlike, POV'da da dillendirilmişti. Aegon'un Lannisterlar ile savaşması ve bir ihtimal daha sonra Ejderha Kayasını almak istemesi (çünkü stratejik olarak çok önemli bir yer ve Targaryen Hanesinin konutu orası, manevi bir anlamı da var) göz önünde tutulduğunda buraya da biraz cömert olmak durumundayız ama çok fazla öngörüde bulunamıyorum buranın hikayesi için, itiraf etmem gerekir bunu. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jon Conn'un</span> kaleyi alışlarını anlattığı en az 1 POV görmeyi beklemek gerekir, sonra Aegon'un sahnelerinin anlatılması için ona gene ihtiyacımız olduğundan, 2-3 POV verebiliriz ona. Arianne de kendi açısından anlatacağı için, ona da 3-4 POV verebiliriz sanırım(Dorne'e geri dönme ihtimali gibi şeyleri unutmamak gerekir). Yani toplamda en az 7 POV ile burayı uğurluyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #ffa339;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dorne'a </span></span>uğrayalım. Doran'ı çok fazla görme ihtiyacımız olacağını sanmam, burayı sadece <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hotah </span></span>anlatıyor. Dorne'da ilgimizi çekecek olan hikaye, Gerold Dayne'nin yakalanması için Hotah ve kum yılanının harekete geçmesi. Doğrusu bu kovalamaca ve gideceği yeri çok öngöremiyorum. Ben bir Kayan Yıldızı ve diğer Dayneleri görmeyi beklerim. Burada cimri davranacağım, en fazla 2-3 POV görürüz burada, daha fazla değil. Hotah'ın bölümleri zaten 1'i geçmiyor, Arienne varken bile Dorne bölümleri en fazla 3-4 bölümde anlatılıyordu. Elbette bu, böyle gelmiş böyle gidecek demek değil ama Dorne'da çok fazla hikaye yok Hotah gözüyle görebileceğimiz, bu sebeple cimriyim, gerçi 3 bölüm bile cömert bir hareket bence.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #2ecc40;" class="mycode_color">Menzil </span></span>hikayemizi unutmayalım. GRRM daha evvellerde Yüksek Bahçe'yi göreceğimizden bahsetmişti ama doğrusu orası için bir POV karakteri yok, yeni bir POV karakteri de olmayacağından bahsetmişti. Bir ihtimal halihazırda orada mevcut olan pov karakterlerden biri ya da ikisi oraya gidebilir.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sam Tarly,</span></span> Hisar hikayesini anlattığı kadar Eskişehir'e yapılan saldırıyı da anlatabilecek biri. Sam şu ana kadar 2 kitapta 5'er tane bölüm sahibi oldu. Buna istinaden ona 4 POV vereceğim.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Aeron </span></span>ise Euron'un tarafından saldırıları vb. şeyleri anlatacak, Euron'un sahnelerini bize gösterecek. Onun şimdiden 1 POV'u var. Euron'un da içinde bulunduğu -Asha ve Vic ile anlatılan- Demir Adalar sahneleri üç bölümü pek geçmemiştir. Bu sebeple Aeron'a da en fazla 3 POV veriyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #1e92f7;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vadi'ye </span></span>doğru bir uçalım. Burada bizi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sansa Stark</span></span> karşılıyor, en az 1 POV'unu okuduk zaten. Daha evvelden Kral Topraklarını bize anlatan Sansa, şimdi de Serçeparmak'ın kirli sırlarını bize döküyor. Onun Vadi sahneleri, şu ana kadar (iki kitapta) toplamda beş bölümü geçmedi ama bence Sansa'ya azıcık cömert davranabiliriz çünkü Serçeparmak'ın Vadi'den daha başka sorunları olması olası; nehir topraklar gibi. Jaime ve Brienne tarafından bulunup, evine dönüş yolculuğuna çıkmasını da eklemek gerekiyor. Bu sebeple Sansa'ya en az 6-7 POV veriyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><img src="https://pbs.twimg.com/media/Es0Rsk2XAAM8Vel?format=jpg&amp;name=medium" loading="lazy"  alt="[Resim: Es0Rsk2XAAM8Vel?format=jpg&amp;name=medium]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #68c4e8;" class="mycode_color">Nehir Toprakları...</span></span> Burada iki POV karakterimiz var. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jaime ve Brienne.</span></span> Leydi Taşkalp/Sancaksız yüzleşmesi, yüksekle ihtimal Freylerden intikam alınmasına yardım ve Sansa'nın bulunması ve geri getirilmesi gibi bir dizi olaya gebe... Doğrusu Jaime varken, Brienne gözünden bu bölümlerin anlatılmasını istemiyorum, sıkıcı olduğu da bir gerçek bu ablamızın POVlarının.<br />
</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Brienne</span>... 3. kitapta Jaime gözüyle anlatılmıştı ikisinin hikayesi ama yine de Brienne için de Martin en azından 1 POV verir diye düşünüyorum. Cimri davranacağım bu ablamız için.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jaime </span>için... ona da cömert davranıp en az 5 POV veriyorum. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Böylece Nehir Toprakları toplamda en az 6 POV ile tamamlanır.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #888888;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kuzeye </span></span>geçelim... ama burayı Sur, Savaş ve Ada olarak bölmek zorundayım. Sur; Melisandre ve Jon, Savaş; Asha ve Theon, Ada ise Davos ile anlatılıyor. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Davos'un </span></span>Rickon'u Skagos adasından alıp gelmesi gerekiyor. Onun var oluş amacı Stannis'i anlatmaktı ama bu vazifeden alındı ve başka göreve atandı; o zamandan beri Davos'un pek POV'u var görünmüyor, üç bölüm falan. Davos'a biraz cimri davranıp 2 POV vereceğim, gidiş-varış ve alıp-gelişi anlatır, ötesi olmaz.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Asha ve Theon</span></span>, Stannis için var (şimdilik). Theon  duvara zincirli bir halde ve Asha ise -nispeten- daha özgür gezebilmekte, yani doğrudan savaşı onun gözünden daha rahat okuyabiliriz. Elbette Theon, sittin sene duvarda zamk gibi durmayacaktır ama hangi aşamada çözerler, tam bilmiyorum. Ateş savaşı gibi buz savaşı da Martin'in hızlıca kitap başlarında bitirmeye niyetlendiği kısımlar, bu sebeple çok uzaması anlamsız olur. Elbette Stannis'in kuzeydeki savaşı konusunda iki farklı zıt görüş var, bu sebeple bazı şeyleri öngörmek güç; Kışyarını alacağını ve alamayacağını savunan görüşlere göre POV sayılarında değişiklik olur diye düşünüyorum. Ben kendi görüşüme göre ilerleyeceğim. Buz savaşı en fazla (Asha tarafından) 1 POV'da anlatılır, öncesinde olanlar Theon (1) tarafından anlatıldı zaten. Bundan sonraki 3. bölüm de muhtemelen bir hezimet sahnesi olacaktır ve Stannis'in kızını yakacağı Sur'a dönüşü gerçekleşir. Bu Theon ya da Asha gözüyle anlatılır, hangisi emin değilim. Yani toplamda Stannis'in savaşı 3-4 POV ile biter ve sonra Sur'daki yaşayacaklarına bakarız ama onu da muhtemelen Jon tarafından görmeye başlarız.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Melisandre </span></span>için 2 POV öngörüyorum. İlki Jon'un ölümü sonrası Sur'da yaşanacak iç çatışma ve 2. ise Jon'un dirilmesi ile sonuçlanacak olan cenaze vs. olaylar, ne ise. Yani 2 POV'u geçmez</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jon Snow</span></span> için 1 POV dirilişi ve bu konuda hissettiği, yaşadığı şoku anlatır, muhtemelen sahte Arya gelmiş olur ve buna tepkisini okuruz. 2. bölüm ise Stannis'in gelişi ve sonrasında (Çetinocak, Shrieen vb.) yaşanacaklar için iken 3. POV (muhtemelen[ belki daha erken de gelebilir])Arya'nın gelişi, Yabanılların desteği ve Sur'u terk edişi (ben Reed'in falan gelmesini de beklerim). Elbette Çetinocak'a kendisi gidecek ise Sur için bir bölüm daha eklemek gerekir en az. Sonrasında 2 POV ile Kışyarı Savaşını ve zaferini konu alır. Elbette Arya da gelecekse savaşın bir kısmı onun gözüyle de anlatılabilir 1 POV ile. Daha sonra Jon'un Kuzey Kral'ı ilan edilmesi, (muhtemelen) mahzen mezarlara inip kimliğini vs. öğrenmesi gibi başka şeyler de okuyacağız, yani savaş sonrası olacakları... Sonuç olarak Jon'a en az 10-11 POV veriyorum(Jon'un POV sayısı hiçbir zaman 8'in altına düşmedi). Daha fazla olması elbette muhtemeldir.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sur Ötesi, Şarkıcıların mağarasına gidelim... Oradaki tek POV karakteri <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bran Stark</span></span>. Bran'ın sakat olması gibi bazı etkenler, onun hareket alanını bir hayli kısıtlı tutuyor. Fantastik ögeler de eklenince ve yaşının küçüklüğü.... Martin için yazmayı en az sevdiği POV'a dönüşüyor, haliyle Bran'ın POVlarında ciddi bir düşüş var, zorlanıyor zira.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bran için en fazla 4-5 POV öngörüyorum. Ötekiler ile ilgili bir şeyler öğreniriz, bir ihtimal Lyanna konusu ile ilgili bazı şeyler... sonra ise wightların saldırısıyla Bloodraven'ın ölümü, Hodor'un ölümü ve (muhtemelen) Jojen'ın ölümünü okuyacağız. Arkasından da Bran'ın Sur'a yolculuğu ve oradan da Kışyarı'na gitmek için harekete geçmesi (elbette Jon orada değildir, haberleri alır vs). Bunlar için 4-5 POV yeterli. Kışyarı'na 6. kitapta ulaşır mı çok emin değilim, kafamda hep 7. kitap başında ulaşmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #b10dc9;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Braavos'a geçelim...</span></span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arya Stark'ın hikayesi.</span></span> Elbette burada kalmayacak ve bir noktadan sonra Kuzey'e doğru yola çıkacak. Braavos'taki Yüzsüzler eğitiminin uzamasının manasını görmüyorum(Martin için genel olarak serideki tüm eğitim povları sıkıcı diye hatırlıyorum), zaten GRRM'in yaverleri Elio ve Linda, hatırladığım kadarıyla, Arya  ve Bran'ın hikayesinin artık 5 yıllık atlamanın sonrasındaki zaman dilimine denk geldiğinden bahsetmişti. Martin, atlamayı bilhassa bu ikisinin büyümesi ve eğitimlerinin tamamlanması için istiyordu. Arya'nın okuduğumuz Mercy POV'u da zaten 5 yıllık atlamaya göre yazılmıştı, sonra düzenlendi elbet. Bu sebeple bu iki kardeşin artık Kuzeye- Kışyarı'na dönmesi bekleniyor. Zaten Mercy gibi bazı POVları aslında 5. kitapta falan görecektik ama 6. kitaba kaydı. Braavos'ta sadece gördüğümüz Mercy POV'u ile eğitim olmayacak elbette, Deniz Lordu seçimlerimiz de kapıda, Arya'nın birkaç bölüm seçimler ve Yüzsüzlerin sırlı hikayesini anlatıp, Jon'un ölümünü duyup intikam için Sur'a hareketlenmesini bekliyorum. Burada da Jon-Arya karşılaşması, Kışyarı Savaşı ve savaş sonrası olacaklar var. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Muhtemelen en az 10-13 arası povu olur.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sanırım başka kimseyi unutmadım. Benim tahminlerim şimdilik bu kadar. Ya sizinkiler? </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârlarında Kimler Ölecek? (POV Karakteri)]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=60</link>
			<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 18:26:22 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=60</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="color: #44b8ff;" class="mycode_color">Selamlar,</span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #1e92f7;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Martin'in yeni kitabın daha karanlık olacağı ve ölümler olacağını söylediğini biliyoruz. Bununla beraber geçmiş söyleşilerinde (5. kitabın yayımlanmasından önce) POV sayısı ile ilgili şöyle açıklamaları da var.</span></span></span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite>(Hikayeye) Farklı bir bir bakış açısı vermek istediğinde veya bir karakterin hikayesinin anlatılması gerektiğinde (Stannis gibi) GRRM, yeni bir POV karakteri yazıyor; POV karakterleri belli bir üst sınıra ulaştığında da odağı daraltmak için öldürebiliyor(Böylece yeni POV karakterleri için de yer açılmış oluyor). Çok fazla POV karakteri olduğu için onu 9’a düşürmesi gerektiğini söyledi. Bazılarını belki öldürmeden bırakabileceğini ama bu konudan emin olmadığı görülmüş. Gregor gibi karakterlerin asla POV’u olmayacak çünkü karakter, kınanması gereken şeyler yaparken bile okuyucunun sempati duyulabileceği tarafları olması gerekiyor.<br />
</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">...</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Ejderhaların Dansı’nda yeni bir POV karakteri göreceğimizi söylemiş ama kim olduğunu ifade etmemiş (Melisandre) ama bu eklenecek son yeni POV karakteriymiş ve bundan sonra da POV listesini azaltmaya niyetli ki önceki yıllarda da bir sürü POV karakterini öldüreceğini ifade etmişti.</blockquote>
</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">5. kitapta (Quentyn dışında) ölen POV karakteri var diyemeyiz. Dorne Prensi dışında kayda değer tek ölüm Kevan Lannister ama o da POV karakteri değil(Jon da var fakat o geri dönecek). Son kitapta da tüm büyük beşli bir araya toplanacak... </span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Yani Martin'in dört bir yana dağıttığı karakterleri bir araya topladığı kitap olacak 7. kitap. Bu sebeple -bence- 7. kitaba kadar bütün yükü azaltması ve 7. kitapta "atıl" vaziyete düşecek pov karakterlerinden <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">(öldürerek yahut hikaye dışına çıkartarak)</span></span> kurtulması gerekiyor. Sırf 6. kitapta Essos ayağında bile ayak üstü 4 POV karakteri var ve doğal olarak aynı mekanda ve aynı olayları 30 kişinin gözünden anlatmanın anlamı yoktur. Bu şekilde bir seri okudum geçmişte ve inanın bana gram zevk vermiyor, anlamsız geliyor POV olarak anlatılması hikayenin.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="color: #1e92f7;" class="mycode_color">Haliyle 6. kitapta bir sürü ölüm veya hikaye dışına çıkartılan ya da belki de POV sahnesi yazması bırakılan karakterlerimiz olacak. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Üstüne vurguluyorum, illa ölmesi gerekmiyor, Martin öldürmeden de bırakabileceğini söyledi...</span></span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu sebeple ölecek veya bırakılacak karakterler, sizce kimler olur? Gerekçe de yazarsanız iyi olabilir <img src="https://imgur.com/z0iKCq0.png" alt="Soru2" title="Soru2" class="smilie smilie_25" /> </span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kuzey tarafında Stannis sahnesini anlatan Theon ve Asha var. Jon tarafını anlatan Melisandre olacak. Davos, Rickon için kullanılacak. Stannis ve Rickon sahnesi ve de Jon'un dirilişi bittiği zaman bu karakterlerin hepsi "kuzey hikayesi" için fazlalık olacaktır. En önemlisi de daha yolda gelen Arya, Bran ve Sansa olacak. Yani 5 Stark çocuğunun POV'u varken bir de bunlar fazladır. Ben Martin'in hiçbir Stark POV'undan vazgeçeceğini sanmam, karakterleri öldürmeyecek de 7. kitaba kadar (bu onaylı en azından büyük beşliye dokunmayacağı; Jon, Arya, Bran, Dany, Tyrion).</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Bu sebeple çok emin olmamakla beraber</span></span> <span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Davos POVunu öldürerek ya da yazmayı bırakarak gönderir hikayeden. Çok fazla Greyjoy da var. Theon 6. kitapta ölmez ( 7. kitabı görür bence).</span> Sanırım Greyjoylar hala lazım olacak bir süre; en azından Asha ve Theon, Euron'u alt etmek için Kral Şurası meselesinde, 7. kitabı görürler. Euron tarafını anlatan kısım - bence Dany ile bir araya geleceği için- halihazırda iyi kötü olacak, bu sebeple Vicarion ve Aerion gidici olabilir. </span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Melisandre son savaşa kadar varlığını sürdürür, bu sebeple onu yazmayı bırakacaktır diye tahmin ediyorum (en az fazla 5. kitaptaki gibi 1 veya 2 tane yazar geçebilir, gerek duyarsa) Jon'un dirilmesinden sonra.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Dany tarafında ise Tyrion ve Dany güvende zaten. Selmy ve (öncesinde dediğim gibi) Victarion ise değil. İkisi de bir ihtimal Essos'tan sağ çıkamayabilir veya Selmy, sessizliğe gömülüp Victarion ölebilir. Vic'in kullanım amacının bir nevi Dany'e gemi getirmek olduğunu düşünüyorum ve Greyjoy ittifakını sağlamak olduğunu düşünüyorum. Özetle istemese bile Euron'un amacına hizmet edecek.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Vadi'de bir Sansa var, o olmadan orada olanları okuyamayız. Zaten dediğim gibi 7. kitaba kadar başka Stark'a dokunmaz GRRM kanımca.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kral Toprakları'nda ise Cersei dışında POV yok. Bu sebeple mevcudiyetini koruyacaktır. Elbette 6. kitapta ölüp, 7. kitapta yerini Aegon'un alacağını düşünenler var ama yazar 7. kitabı da göreceğini söylediği için o hala varlığını koruyor.</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu da bizi Sahte Prens'e götürüyor. Onun tarafını anlatan tek kişi Jon Conn idi ama yeni kitapta Arianne de geliyor, böylece 2 pov karakteri olacak. <a href="https://www.youtube.com/watch?v=JTXg5nTCqlA&amp;t=13s" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Eğer Arianne'nin sonu ile ilgili hazırladığım kuramı </a>hatırlıyor iseniz en geç 6. kitap sonunda ölmesi bekleniyor denebilir. Gri hastalık yüzünden Conn ölecek deniyor ama bu hastalık, birkaç ayda adam öldürmüyor, yıllar süren bir işkence... Aegon başarıya ulaşana kadar ölmeye niyetli olmayan birinden bahsediyoruz ve kimi okuyucunun sandığının aksine bu başarı asla gerçekleşmeyebilir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Dorne'da ise bir tek Hotah var. Yine de 6. kitabın sonunda ölme ihtimalini göz ardı etmiyorum ama o zaman Dorne kolunu bize kim anlatır?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Jaime ve Brienne de Nehirtopraklarını anlatıyor. Brienne için bir teminat veremem ama Jaime'nin son savaşa kadar yaşayacağını düşünüyorum.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu şekilde ilerleyince kafa karıştırıcı oluyor.  <img src="https://imgur.com/pG1M2PF.png" alt="Kafam Karıştı" title="Kafam Karıştı" class="smilie smilie_13" /> </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">POVlarını 6. kitapta %100 koruyacağından emin olduğum karakterleri yazayım, daha kolay olacak gibi.</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Jon, Arya, Bran, Sansa, Dany, Tyrion.</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">3 tane de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">"yüksekle ihtimal varlığını korur"</span></span> diyeceklerimiz gelsin; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jaime, Cersei, Hotah, Sam.</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Toplamda 9 oldu. Bu haliyle bile "Ama Aegon tarafı?" diye soruyorum. Sam? Sam'den vazgeçeceğini sanmıyorum. Belki Martin fikrini değiştirir ve 9 değil de 10-11 tane POV tutar.</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İlk 6 değiştirilemez ama son 3 kişi değiştirilebilir... Sizin tahminleriniz nedir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=61" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">( Bu konuya da bakmak isteyebilirsiniz.)</a></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="color: #44b8ff;" class="mycode_color">Selamlar,</span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #1e92f7;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Martin'in yeni kitabın daha karanlık olacağı ve ölümler olacağını söylediğini biliyoruz. Bununla beraber geçmiş söyleşilerinde (5. kitabın yayımlanmasından önce) POV sayısı ile ilgili şöyle açıklamaları da var.</span></span></span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><blockquote class="mycode_quote"><cite>Alıntı:</cite>(Hikayeye) Farklı bir bir bakış açısı vermek istediğinde veya bir karakterin hikayesinin anlatılması gerektiğinde (Stannis gibi) GRRM, yeni bir POV karakteri yazıyor; POV karakterleri belli bir üst sınıra ulaştığında da odağı daraltmak için öldürebiliyor(Böylece yeni POV karakterleri için de yer açılmış oluyor). Çok fazla POV karakteri olduğu için onu 9’a düşürmesi gerektiğini söyledi. Bazılarını belki öldürmeden bırakabileceğini ama bu konudan emin olmadığı görülmüş. Gregor gibi karakterlerin asla POV’u olmayacak çünkü karakter, kınanması gereken şeyler yaparken bile okuyucunun sempati duyulabileceği tarafları olması gerekiyor.<br />
</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">...</span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Ejderhaların Dansı’nda yeni bir POV karakteri göreceğimizi söylemiş ama kim olduğunu ifade etmemiş (Melisandre) ama bu eklenecek son yeni POV karakteriymiş ve bundan sonra da POV listesini azaltmaya niyetli ki önceki yıllarda da bir sürü POV karakterini öldüreceğini ifade etmişti.</blockquote>
</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">5. kitapta (Quentyn dışında) ölen POV karakteri var diyemeyiz. Dorne Prensi dışında kayda değer tek ölüm Kevan Lannister ama o da POV karakteri değil(Jon da var fakat o geri dönecek). Son kitapta da tüm büyük beşli bir araya toplanacak... </span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Yani Martin'in dört bir yana dağıttığı karakterleri bir araya topladığı kitap olacak 7. kitap. Bu sebeple -bence- 7. kitaba kadar bütün yükü azaltması ve 7. kitapta "atıl" vaziyete düşecek pov karakterlerinden <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">(öldürerek yahut hikaye dışına çıkartarak)</span></span> kurtulması gerekiyor. Sırf 6. kitapta Essos ayağında bile ayak üstü 4 POV karakteri var ve doğal olarak aynı mekanda ve aynı olayları 30 kişinin gözünden anlatmanın anlamı yoktur. Bu şekilde bir seri okudum geçmişte ve inanın bana gram zevk vermiyor, anlamsız geliyor POV olarak anlatılması hikayenin.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="color: #1e92f7;" class="mycode_color">Haliyle 6. kitapta bir sürü ölüm veya hikaye dışına çıkartılan ya da belki de POV sahnesi yazması bırakılan karakterlerimiz olacak. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Üstüne vurguluyorum, illa ölmesi gerekmiyor, Martin öldürmeden de bırakabileceğini söyledi...</span></span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu sebeple ölecek veya bırakılacak karakterler, sizce kimler olur? Gerekçe de yazarsanız iyi olabilir <img src="https://imgur.com/z0iKCq0.png" alt="Soru2" title="Soru2" class="smilie smilie_25" /> </span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kuzey tarafında Stannis sahnesini anlatan Theon ve Asha var. Jon tarafını anlatan Melisandre olacak. Davos, Rickon için kullanılacak. Stannis ve Rickon sahnesi ve de Jon'un dirilişi bittiği zaman bu karakterlerin hepsi "kuzey hikayesi" için fazlalık olacaktır. En önemlisi de daha yolda gelen Arya, Bran ve Sansa olacak. Yani 5 Stark çocuğunun POV'u varken bir de bunlar fazladır. Ben Martin'in hiçbir Stark POV'undan vazgeçeceğini sanmam, karakterleri öldürmeyecek de 7. kitaba kadar (bu onaylı en azından büyük beşliye dokunmayacağı; Jon, Arya, Bran, Dany, Tyrion).</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Bu sebeple çok emin olmamakla beraber</span></span> <span style="color: #c10300;" class="mycode_color">Davos POVunu öldürerek ya da yazmayı bırakarak gönderir hikayeden. Çok fazla Greyjoy da var. Theon 6. kitapta ölmez ( 7. kitabı görür bence).</span> Sanırım Greyjoylar hala lazım olacak bir süre; en azından Asha ve Theon, Euron'u alt etmek için Kral Şurası meselesinde, 7. kitabı görürler. Euron tarafını anlatan kısım - bence Dany ile bir araya geleceği için- halihazırda iyi kötü olacak, bu sebeple Vicarion ve Aerion gidici olabilir. </span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Melisandre son savaşa kadar varlığını sürdürür, bu sebeple onu yazmayı bırakacaktır diye tahmin ediyorum (en az fazla 5. kitaptaki gibi 1 veya 2 tane yazar geçebilir, gerek duyarsa) Jon'un dirilmesinden sonra.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Dany tarafında ise Tyrion ve Dany güvende zaten. Selmy ve (öncesinde dediğim gibi) Victarion ise değil. İkisi de bir ihtimal Essos'tan sağ çıkamayabilir veya Selmy, sessizliğe gömülüp Victarion ölebilir. Vic'in kullanım amacının bir nevi Dany'e gemi getirmek olduğunu düşünüyorum ve Greyjoy ittifakını sağlamak olduğunu düşünüyorum. Özetle istemese bile Euron'un amacına hizmet edecek.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Vadi'de bir Sansa var, o olmadan orada olanları okuyamayız. Zaten dediğim gibi 7. kitaba kadar başka Stark'a dokunmaz GRRM kanımca.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kral Toprakları'nda ise Cersei dışında POV yok. Bu sebeple mevcudiyetini koruyacaktır. Elbette 6. kitapta ölüp, 7. kitapta yerini Aegon'un alacağını düşünenler var ama yazar 7. kitabı da göreceğini söylediği için o hala varlığını koruyor.</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu da bizi Sahte Prens'e götürüyor. Onun tarafını anlatan tek kişi Jon Conn idi ama yeni kitapta Arianne de geliyor, böylece 2 pov karakteri olacak. <a href="https://www.youtube.com/watch?v=JTXg5nTCqlA&amp;t=13s" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Eğer Arianne'nin sonu ile ilgili hazırladığım kuramı </a>hatırlıyor iseniz en geç 6. kitap sonunda ölmesi bekleniyor denebilir. Gri hastalık yüzünden Conn ölecek deniyor ama bu hastalık, birkaç ayda adam öldürmüyor, yıllar süren bir işkence... Aegon başarıya ulaşana kadar ölmeye niyetli olmayan birinden bahsediyoruz ve kimi okuyucunun sandığının aksine bu başarı asla gerçekleşmeyebilir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Dorne'da ise bir tek Hotah var. Yine de 6. kitabın sonunda ölme ihtimalini göz ardı etmiyorum ama o zaman Dorne kolunu bize kim anlatır?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Jaime ve Brienne de Nehirtopraklarını anlatıyor. Brienne için bir teminat veremem ama Jaime'nin son savaşa kadar yaşayacağını düşünüyorum.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Bu şekilde ilerleyince kafa karıştırıcı oluyor.  <img src="https://imgur.com/pG1M2PF.png" alt="Kafam Karıştı" title="Kafam Karıştı" class="smilie smilie_13" /> </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">POVlarını 6. kitapta %100 koruyacağından emin olduğum karakterleri yazayım, daha kolay olacak gibi.</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Jon, Arya, Bran, Sansa, Dany, Tyrion.</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">3 tane de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c10300;" class="mycode_color">"yüksekle ihtimal varlığını korur"</span></span> diyeceklerimiz gelsin; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Jaime, Cersei, Hotah, Sam.</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Toplamda 9 oldu. Bu haliyle bile "Ama Aegon tarafı?" diye soruyorum. Sam? Sam'den vazgeçeceğini sanmıyorum. Belki Martin fikrini değiştirir ve 9 değil de 10-11 tane POV tutar.</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İlk 6 değiştirilemez ama son 3 kişi değiştirilebilir... Sizin tahminleriniz nedir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=61" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">( Bu konuya da bakmak isteyebilirsiniz.)</a></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârları Yayımlanan POVLAR]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=47</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:27:43 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=47</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu başlıkta, yayımlanmış povların bağlantı adresleri toplanacak. Bu şekilde başlıklar, forum içinde geriye düşse bile buradan rahatça bulabilir ve ulaşabilirsiniz.</span></span><br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><br />
<a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=38" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Mercy/ Merhamet (Arya) POV<br />
</a><a href="https://asoiaftr.boards.net/thread/65/rlar-mercy-merhamet" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url"><br />
</a><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=39" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Tyrion POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=40" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Alayne (Sansa) POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=41" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Theon POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=42" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Barristan Selmy POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=43" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Arianne I POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=44" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Arianne II POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=45" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Forsaken/Terkedilmiş (Aeron) POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=46" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Victarion POV</a></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu başlıkta, yayımlanmış povların bağlantı adresleri toplanacak. Bu şekilde başlıklar, forum içinde geriye düşse bile buradan rahatça bulabilir ve ulaşabilirsiniz.</span></span><br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><br />
<a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=38" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Mercy/ Merhamet (Arya) POV<br />
</a><a href="https://asoiaftr.boards.net/thread/65/rlar-mercy-merhamet" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url"><br />
</a><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=39" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Tyrion POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=40" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Alayne (Sansa) POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=41" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Theon POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=42" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Barristan Selmy POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=43" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Arianne I POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=44" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Arianne II POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=45" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Forsaken/Terkedilmiş (Aeron) POV</a></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><a href="https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=46" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Victarion POV</a></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârları "Victarion"]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=46</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:24:45 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=46</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantastiknesriyat.blogspot.com/2015/07/ks-ruzgarlar-yaynlanan-on-okuma.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTASTİK NEŞRİYAT</a> sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Asil Leydi, yeşil topraklardaki soylu leydiler gibi şişkin ve yuvarlak bir gemiydi. Ambarları epey büyüktü ve Victarion onları silahlı adamlarla doldurmuştu. Onun yanında, Demir Donanma’nın Köle Körfezi’ne yaptığı uzun yolculuk sırasında ele geçirdiği daha küçük ganimetler vardı. Çeşit çeşit gökeler, büyük gökeler, tekneler, ticaret gemileri buraya biriktirilmişti ve yanlarında da balıkçı tekneleri vardı. Hem karlı hem de zayıf bir donanmaydı. Yün, şarap ve diğer ticaret ürünleri için çok şey vadeden bir donanmaydı ancak tehlikeli işler için uygun değildi. Victarion komutayı Wulf One Ear’a vermişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Köle tacirleri sizin yelkenlerinizi gördüklerinde korkudan titreyecekler,” dedi. “Ancak sizi net olarak gördükten sonra korktukları için kendilerine gülecekler. Tacirler ve balıkçılar, o kadar. Herkes bunu görebilir. Size yaklaşmalarına müsaade edin ama siz hazır oluncaya kadar adamları alt güvertelerde saklı tutun. Daha sonra yaklaşın ve gemilerine binin. Köleleri serbest bırakıp köle tacirlerini denize atın ama gemileri alın. Bizi eve geri götürmek için her çeşit gemiye ihtiyacımız olacak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ev,” Wulf sırıttı. “ Bu adamların çok hoşuna gidecek Lord Kaptan. Önce gemiler- sonra da Yunkai’li adamları çiğneyeceğiz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Demir Zafer ile Asil Leydi yan yana bağlanmışlardı. İki gemi zincirlerle ve çengellerle sıkıca sarılmışlardı ve aralarına merdiven gerilmişti. Büyük göke, savaş gemisinden daha büyüktü ve suda daha yüksek duruyordu. Victarion, Wulf One-Ear’ı omzundan tutup onu merdivene tırmanması için gönderirken, demirdoğumlular küpeşteler boyunca onları izliyorlardı. Deniz düz ve durgundu. Gökyüzü yıldızlarla parlıyordu. Wulf merdivenin çekilmesini emretti, zincirler çıkarıldı. Savaş gemisi ve göke yollarını ayırdı. İleride Victarion’un meşhur donanmasının geri kalanı denize açılıyordu. Demir Zafer’in tayfasından düzensiz bir tezahürat yükseldi ve Asil Leydi de buna aynı tezahüratla karşılık verdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion en iyi savaşçılarını Wulf’a vermişti. Onlara gıpta etmişti. İlk darbeyi onlar indirecek ve düşmanlarının gözündeki korkuyu ilk onlar göreceklerdi. Demir Zafer’in pruvasında dikilip One-Ear’ın tacir gemilerinin gözden kaybolmasını izlerken, Victarion Greyjoy’un aklına öldürdüğü ilk düşmanlarının yüzleri geldi. İlk gemisini ve ilk kadınını düşündü. İçinde bir huzursuzluk vardı. Şafağın gelmesine özlem duyuyordu ve günün getireceklerine. Ölüm ya da ihtişam, bugün ikisinden de içeceğim. Deniztaşı Tahtı, Balon öldüğünde onun olmalıydı ama kardeşi Euron yıllar önce tıpkı karısını çaldığı gibi tahtı da çalmıştı. Onu çaldı, onu kirletti ama öldürmem için bana bıraktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gerçi bunların hepsi olmuş bitmiş şeylerdi. Victarion sonunda bunun karşılığını ödeyebilecekti. Boru benim, yakında kadın da benim olacak. Euron’un bana öldürttüğü karımdan daha güzel bir kadın.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kaptan.” Ses Longwater Pyke’a aitti. “Kürekçiler teşrifinizi bekliyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kürekçilerden üçü ve güçlü olanları. “Onları kamarama yolla. Rahibi de istiyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kürekçilerin hepsi iriydi. Biri delikanlıydı, biri vahşi bir adamdı, diğeri de bir piçin piçiydi. Delikanlı bir yıldan daha az süredir kürek çekiyordu, vahşi adam ise 20 yıldır kürek çekiyordu. İsimleri vardı ama Victarion isimlerini bilmiyordu. Biri Lamentation’dan, diğeri Sparrow Hawk’dan ve sonuncusu da Spider Kiss’den gelmişti. Victarion’dan Demir Donanma’da kürek çeken her esirin adını bilmesi zaten beklenemezdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onlara boruyu göster,” diye emretti, esirler kamaraya girerlerken.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Moqorro boruyu çıkarttı. Esmer kadın hepsinin bakabilmesi için feneri kaldırdı. Cehennem borusu fenerin sallanan ışığında kıvranıyormuş gibi göründü ve rahibin ellerinde savaşmak için kaçmaya çalışan bir yılana benzedi. Moqorro devasa bir adamdı- büyük göbekli, geniş omuzlu, uzun- ancak o tutarken bile boru kocaman görünüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion esirlere “Kardeşim bunu Valyria’da bulmuş,” dedi. “Kafasının üstünde bunlardan iki tanesini taşıyabilecek ejderhanın ne kadar büyük olması gerektiğini düşünsenize. Vhagar’dan ya da Meraxes’den daha büyük. Kara Dehşet Balerion’dan daha büyük.” Boruyu Moqorro’dan aldı ve avcunu borunun kıvrımlarında gezdirdi. “Eski Wyk’daki Kralşurası’nda Euron’un dilsizlerinden biri boruyu çaldı. Bazılarınız hatırlar. Duyan birinin bir daha unutamayacağı bir sesti.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öldüğünü söylediler,” dedi delikanlı, “Boruyu çalanın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet, daha sonra borudan dumanlar tüttü. Dilsizin dudaklarında kabarcıklar çıktı ve yanağındaki kuş dövmesi kanadı. Ertesi gün öldü. İçini açtıklarında ciğerleri simsiyahtı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Boru lanetli.” dedi Piçin piçi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Valyria’dan bir ejderha borusu,” dedi Victarion. “Evet lanetli. Aksini zaten söylemedim.” Elini borunun kırmızı ve altın rengi şeritlerine sürttü. Eski kabartmalar parmak uçlarının altında şarkı söylüyormuş gibi göründü. Yarım kalp atımı boyunca boruyu kendi çalmaktan başka bir şey istemedi. Euron bunu bana vermekle aptallık etti. Bu çok değerli bir şey. Bununla Deniztaşı Tahtı’nı ele geçireceğim, bununla dünyayı ele geçireceğim.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cleggorn boruyu üç defa çaldı ve öldü. Sizin kadar iri ve benim kadar güçlüydü. O kadar güçlüydü ki sadece çıplak elleriyle bir adamın kafasını omuzlarından büküp koparabilirdi. Ancak yine de boru onu öldürdü.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O halde boru bizi de öldürecek.” dedi delikanlı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion’un yerli yersiz konuşan esirleri affettiği pek görülmezdi, ama delikanlı daha gençti ve 20 yaşından fazla değildi. Üstelik yakında ölecekti. Bu seferlik onu affetti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dilsiz adam boruyu üç defa çaldı. Siz her biriniz bir defa çalacaksınız. Ölebilirsiniz de, ölmeyebilirsiniz de. Bütün insanlar ölür. Demir Donanma savaşa gidiyor. O gemilerdeki pek çok kişi gün batmadan ölmüş olacak- hançerlenmiş veya kırbaçlanmış, içi çıkarılmış, boğulmuş, diri diri yakılmış- Yarın olduğunda hangimizin yaşayacağını sadece tanrılar bilir. Boruyu çalın, yaşayın ve birinizi, ya da ikinizi, ya da üçünüzü birden özgür adamlar yapayım. Size eşler, toprak, yüzdürmeniz için bir gemi ve esirler vereyim. İnsanlar sizin isimlerinizi bilsin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Siz bile mi, Lord Kaptan?” dedi Piçin piçi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O zaman ben yapacağım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben de yapacağım.” dedi delikanlı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Vahşi adam kollarını bağladı ve onaylar şekilde kafasını salladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Eğer üçünün seçimleri olduğuna inanması onları daha cesaretli yapacaksa, bırak da bu düşünceye tutunsunlar. Victarion onların neye inandığını pek önemsemezdi. Sonuçta onlar sadece esirlerdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion onlara, “Demir Zafer ile birlikte benimle geleceksiniz,” dedi, “ama savaşa katılmayacaksınız. Delikanlı en gençleri sensin bu yüzden boruyu ilk sen çalacaksın. Zamanı geldiğinde boruyu uzunca bir süre üfleyecek ve yüksek sesle çalacaksın. Güçlü olduğunu söylüyorlar. Ayakta duracak halin kalmayıncaya kadar boruya üfle. Ta ki nefesinin son kırıntısı senden çıkıncaya ve ciğerlerin yanıncaya kadar. Bırak Meereen’deki özgür adamlar seni duysun, Yunkai’deki köle tacirleri duysun, Astapor’daki hayaletler duysun. Öyle bir çal ki Sedir Adaları’ndaki maymunlar sesi duyunca altlarına sıçsınlar. Sonra boruyu diğer adama ver. Beni duydun mu? Ne yapacağını anladın mı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Delikanlı ve Piçin piçi perçemlerini çektiler. Kel olmasaydı vahşi adam da çekebilirdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Boruya dokunabilirsiniz, sonra da gidin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Teker teker yanından ayrıldılar. Üç esir ve sonra Moqorro. Victarion cehennem borusunu onun almasına izin veremezdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Buna gerek duyuluncaya kadar bende kalacak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Emrettiğiniz gibi olsun. Sizin için kan akıtmamı ister misiniz?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion esmer kadını bileğinden yakalayıp Moqorro’ya doğru çekti. “O yapar. Gidip kırmızı tanrına dua et. Ateşini yak ve bana ne gördüğünü söyle.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Moqorro’nun siyah gözleri parlar gibi göründü. “Ejderhaları görüyorum.”</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantastiknesriyat.blogspot.com/2015/07/ks-ruzgarlar-yaynlanan-on-okuma.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTASTİK NEŞRİYAT</a> sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Asil Leydi, yeşil topraklardaki soylu leydiler gibi şişkin ve yuvarlak bir gemiydi. Ambarları epey büyüktü ve Victarion onları silahlı adamlarla doldurmuştu. Onun yanında, Demir Donanma’nın Köle Körfezi’ne yaptığı uzun yolculuk sırasında ele geçirdiği daha küçük ganimetler vardı. Çeşit çeşit gökeler, büyük gökeler, tekneler, ticaret gemileri buraya biriktirilmişti ve yanlarında da balıkçı tekneleri vardı. Hem karlı hem de zayıf bir donanmaydı. Yün, şarap ve diğer ticaret ürünleri için çok şey vadeden bir donanmaydı ancak tehlikeli işler için uygun değildi. Victarion komutayı Wulf One Ear’a vermişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Köle tacirleri sizin yelkenlerinizi gördüklerinde korkudan titreyecekler,” dedi. “Ancak sizi net olarak gördükten sonra korktukları için kendilerine gülecekler. Tacirler ve balıkçılar, o kadar. Herkes bunu görebilir. Size yaklaşmalarına müsaade edin ama siz hazır oluncaya kadar adamları alt güvertelerde saklı tutun. Daha sonra yaklaşın ve gemilerine binin. Köleleri serbest bırakıp köle tacirlerini denize atın ama gemileri alın. Bizi eve geri götürmek için her çeşit gemiye ihtiyacımız olacak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ev,” Wulf sırıttı. “ Bu adamların çok hoşuna gidecek Lord Kaptan. Önce gemiler- sonra da Yunkai’li adamları çiğneyeceğiz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Demir Zafer ile Asil Leydi yan yana bağlanmışlardı. İki gemi zincirlerle ve çengellerle sıkıca sarılmışlardı ve aralarına merdiven gerilmişti. Büyük göke, savaş gemisinden daha büyüktü ve suda daha yüksek duruyordu. Victarion, Wulf One-Ear’ı omzundan tutup onu merdivene tırmanması için gönderirken, demirdoğumlular küpeşteler boyunca onları izliyorlardı. Deniz düz ve durgundu. Gökyüzü yıldızlarla parlıyordu. Wulf merdivenin çekilmesini emretti, zincirler çıkarıldı. Savaş gemisi ve göke yollarını ayırdı. İleride Victarion’un meşhur donanmasının geri kalanı denize açılıyordu. Demir Zafer’in tayfasından düzensiz bir tezahürat yükseldi ve Asil Leydi de buna aynı tezahüratla karşılık verdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion en iyi savaşçılarını Wulf’a vermişti. Onlara gıpta etmişti. İlk darbeyi onlar indirecek ve düşmanlarının gözündeki korkuyu ilk onlar göreceklerdi. Demir Zafer’in pruvasında dikilip One-Ear’ın tacir gemilerinin gözden kaybolmasını izlerken, Victarion Greyjoy’un aklına öldürdüğü ilk düşmanlarının yüzleri geldi. İlk gemisini ve ilk kadınını düşündü. İçinde bir huzursuzluk vardı. Şafağın gelmesine özlem duyuyordu ve günün getireceklerine. Ölüm ya da ihtişam, bugün ikisinden de içeceğim. Deniztaşı Tahtı, Balon öldüğünde onun olmalıydı ama kardeşi Euron yıllar önce tıpkı karısını çaldığı gibi tahtı da çalmıştı. Onu çaldı, onu kirletti ama öldürmem için bana bıraktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gerçi bunların hepsi olmuş bitmiş şeylerdi. Victarion sonunda bunun karşılığını ödeyebilecekti. Boru benim, yakında kadın da benim olacak. Euron’un bana öldürttüğü karımdan daha güzel bir kadın.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kaptan.” Ses Longwater Pyke’a aitti. “Kürekçiler teşrifinizi bekliyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kürekçilerden üçü ve güçlü olanları. “Onları kamarama yolla. Rahibi de istiyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kürekçilerin hepsi iriydi. Biri delikanlıydı, biri vahşi bir adamdı, diğeri de bir piçin piçiydi. Delikanlı bir yıldan daha az süredir kürek çekiyordu, vahşi adam ise 20 yıldır kürek çekiyordu. İsimleri vardı ama Victarion isimlerini bilmiyordu. Biri Lamentation’dan, diğeri Sparrow Hawk’dan ve sonuncusu da Spider Kiss’den gelmişti. Victarion’dan Demir Donanma’da kürek çeken her esirin adını bilmesi zaten beklenemezdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onlara boruyu göster,” diye emretti, esirler kamaraya girerlerken.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Moqorro boruyu çıkarttı. Esmer kadın hepsinin bakabilmesi için feneri kaldırdı. Cehennem borusu fenerin sallanan ışığında kıvranıyormuş gibi göründü ve rahibin ellerinde savaşmak için kaçmaya çalışan bir yılana benzedi. Moqorro devasa bir adamdı- büyük göbekli, geniş omuzlu, uzun- ancak o tutarken bile boru kocaman görünüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion esirlere “Kardeşim bunu Valyria’da bulmuş,” dedi. “Kafasının üstünde bunlardan iki tanesini taşıyabilecek ejderhanın ne kadar büyük olması gerektiğini düşünsenize. Vhagar’dan ya da Meraxes’den daha büyük. Kara Dehşet Balerion’dan daha büyük.” Boruyu Moqorro’dan aldı ve avcunu borunun kıvrımlarında gezdirdi. “Eski Wyk’daki Kralşurası’nda Euron’un dilsizlerinden biri boruyu çaldı. Bazılarınız hatırlar. Duyan birinin bir daha unutamayacağı bir sesti.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öldüğünü söylediler,” dedi delikanlı, “Boruyu çalanın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet, daha sonra borudan dumanlar tüttü. Dilsizin dudaklarında kabarcıklar çıktı ve yanağındaki kuş dövmesi kanadı. Ertesi gün öldü. İçini açtıklarında ciğerleri simsiyahtı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Boru lanetli.” dedi Piçin piçi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Valyria’dan bir ejderha borusu,” dedi Victarion. “Evet lanetli. Aksini zaten söylemedim.” Elini borunun kırmızı ve altın rengi şeritlerine sürttü. Eski kabartmalar parmak uçlarının altında şarkı söylüyormuş gibi göründü. Yarım kalp atımı boyunca boruyu kendi çalmaktan başka bir şey istemedi. Euron bunu bana vermekle aptallık etti. Bu çok değerli bir şey. Bununla Deniztaşı Tahtı’nı ele geçireceğim, bununla dünyayı ele geçireceğim.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cleggorn boruyu üç defa çaldı ve öldü. Sizin kadar iri ve benim kadar güçlüydü. O kadar güçlüydü ki sadece çıplak elleriyle bir adamın kafasını omuzlarından büküp koparabilirdi. Ancak yine de boru onu öldürdü.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O halde boru bizi de öldürecek.” dedi delikanlı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion’un yerli yersiz konuşan esirleri affettiği pek görülmezdi, ama delikanlı daha gençti ve 20 yaşından fazla değildi. Üstelik yakında ölecekti. Bu seferlik onu affetti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dilsiz adam boruyu üç defa çaldı. Siz her biriniz bir defa çalacaksınız. Ölebilirsiniz de, ölmeyebilirsiniz de. Bütün insanlar ölür. Demir Donanma savaşa gidiyor. O gemilerdeki pek çok kişi gün batmadan ölmüş olacak- hançerlenmiş veya kırbaçlanmış, içi çıkarılmış, boğulmuş, diri diri yakılmış- Yarın olduğunda hangimizin yaşayacağını sadece tanrılar bilir. Boruyu çalın, yaşayın ve birinizi, ya da ikinizi, ya da üçünüzü birden özgür adamlar yapayım. Size eşler, toprak, yüzdürmeniz için bir gemi ve esirler vereyim. İnsanlar sizin isimlerinizi bilsin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Siz bile mi, Lord Kaptan?” dedi Piçin piçi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O zaman ben yapacağım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben de yapacağım.” dedi delikanlı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Vahşi adam kollarını bağladı ve onaylar şekilde kafasını salladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Eğer üçünün seçimleri olduğuna inanması onları daha cesaretli yapacaksa, bırak da bu düşünceye tutunsunlar. Victarion onların neye inandığını pek önemsemezdi. Sonuçta onlar sadece esirlerdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion onlara, “Demir Zafer ile birlikte benimle geleceksiniz,” dedi, “ama savaşa katılmayacaksınız. Delikanlı en gençleri sensin bu yüzden boruyu ilk sen çalacaksın. Zamanı geldiğinde boruyu uzunca bir süre üfleyecek ve yüksek sesle çalacaksın. Güçlü olduğunu söylüyorlar. Ayakta duracak halin kalmayıncaya kadar boruya üfle. Ta ki nefesinin son kırıntısı senden çıkıncaya ve ciğerlerin yanıncaya kadar. Bırak Meereen’deki özgür adamlar seni duysun, Yunkai’deki köle tacirleri duysun, Astapor’daki hayaletler duysun. Öyle bir çal ki Sedir Adaları’ndaki maymunlar sesi duyunca altlarına sıçsınlar. Sonra boruyu diğer adama ver. Beni duydun mu? Ne yapacağını anladın mı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Delikanlı ve Piçin piçi perçemlerini çektiler. Kel olmasaydı vahşi adam da çekebilirdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Boruya dokunabilirsiniz, sonra da gidin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Teker teker yanından ayrıldılar. Üç esir ve sonra Moqorro. Victarion cehennem borusunu onun almasına izin veremezdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Buna gerek duyuluncaya kadar bende kalacak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Emrettiğiniz gibi olsun. Sizin için kan akıtmamı ister misiniz?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion esmer kadını bileğinden yakalayıp Moqorro’ya doğru çekti. “O yapar. Gidip kırmızı tanrına dua et. Ateşini yak ve bana ne gördüğünü söyle.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Moqorro’nun siyah gözleri parlar gibi göründü. “Ejderhaları görüyorum.”</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârları "Forsaken (Terkedilmiş)"]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=45</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:23:56 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=45</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantazya.org/kis-ruzgarlarindan-yeni-aeron-bolumu/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTAZYA</a> sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Canavarın midesinde her zaman gece yarısıydı. Dilsizler onun cüppesini ve pelerinini almışlardı. Saç, zincirler ve yara kabuklarından başka bir şey giymiyordu. Tuzlu su, dalgalar geldikçe bacaklarının yanında hareketlendi ve cinsel organına kadar yükseldi ve dalgalar gittikçe çekildi. Ayakları dev gibi olmuş ve şişmişti, devasa bir jambon gibi büyük ve şekilsizdi. Bir çeşit zindanda olduğunu biliyordu ama nerede veya ne kadar zamandır orada olduğundan habersizdi. Bundan önce başka bir zindandaydı ve arasında bir gemi, Sükunet duruyordu. Onu götürdükleri gece, siyah şaraba benzeyen denizde yüzen Ay’ı görebiliyordu, kötü ve arzulu bakışları ona Euron’u hatırlatıyordu. Karanlıkta sıçanlar, suyun içinden yüzüp gelerek Aeron’u uyurken ısırıyorlar ve onun bağırıp dövünmesine neden oluyorlardı. Sakalı bit ve solucanlarla dolmuştu. Onların saçında hareket ettiğini ve ısırıklarının onu tahammülün dışında kaşındırdığını hissedebiliyordu. Zincirleri o kadar kısaydı ki, kaşınmak için uzanamıyordu. Onu duvara bağlı tutan prangalar eski ve paslıydı, ayaklarını ve bileklerini kesmişti. Dalga köpürerek bir öpücük için yaklaşırken, tuz yaralarının içine girdi ve nefesinin kesilmesine sebep oldu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uyuduğu zaman, karanlık yükselip onu yutuyordu ve sonra rüyalarla birlikte Urri geliyordu ve paslı bir menteşenin gıcırtıları. Onun nemli dünyasındaki tek ışık ziyaretçilerin beraberlerinde getirdikleri fenerler oluyordu. O kadar nadir geliyorlardı ki ışık gözlerini acıtıyordu. İsimsiz, ekşi suratlı bir adam yemeğini getiriyordu. Çakıl taşı kadar sert sığır eti, bitlerle kaynayan bir ekmek ve iğrenç, kokuşmuş bir balık. Aeron getirilinleri silip süpürüyor ve daha fazlası için umut ediyordu, oysa çoğu zaman yemekten sonra kusmamak için zor duruyordu. Yemeklerini getiren adam karanlık, suratsız ve sessizdi. Dilinin olmadığına, Aeron’un şüphesi yoktu. Bu Euron’un yoluydu. Işık, dilsiz adamla birlikte gidiyordu ve dünyası tekrardan tuzlu su, küf ve dışkı kokan, nemli karanlığa bürünüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bazen Euron’un bizzat kendi gelirdi. Aeron kendini bir rüyadan uyanmış ve kardeşini elinde bir fenerle başında beklerken bulurdu. Bir keresinde, Sükunet’te, lambayı bir yere astı ve kadehlere şarap doldurdu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benimle iç, kardeşim.” dedi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece demir işlemeli bir gömlek ve kan kırmızısı bir pelerin giymişti. Gözbandı kızıl deriydi ve dudakları maviydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden buradayım?” diye kurbağamsı bir ses çıkardı Aeron. Dudakları yara kabuklarıyla sertleşmişti, sesi de sertti. “Nereye yelken açtık?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Güneye. Fetih için. Ganimet. Ejderhalar. İnsanlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benim yerim adalar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Senin yerin ben nereyi istersem orası. Kralın benim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benden ne istiyorsun?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Önceden sahip olmadığım ne önerebilirsin ki?” Euron gülümsedi. “Adalar’ın yönetimine yaşlı Erik Demiryapan’ı bıraktım ve sadakatini tatlı Asha’mızın ellerine bıraktım. Hakimiyetimin aksine vaaz vermen işim gelmez, o yüzden seni de yanımızda götürüyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bırak beni. Tanrı emrediyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benimle iç. Kral emrediyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron, rahibin karışmış siyah saçından birazını tuttu ve başını arkaya yatırdı, dudaklarına şarap kadehini tuttu ama ağzına dökülen şey şarap değildi. Koyu ve yapışkan bir sıvıydı. Her yudumda değişen bir tadı vardı. Şimdi acı, sonra ekşi, sonra tatlı. Aeron tükürmeye kalktığında, kardeşi elini daha da sıkıyor ve daha çok sıvının boğazından aşağı gitmesini sağlıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu kadar rahip. Devam et. İç. Büyücülerin şarabı. Senin deniz suyundan daha tatlı ve içinde dünyadaki tüm tanrılardan daha fazla gerçek var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lanet olsun sana!” dedi Aeron kadeh boşaldığında. Sıvı çenesinden aşağı, uzun siyah sakallarına doğru dökülüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer bana lanet eden her adamın dilini koparsaydım, kendime bir palto yapabilirdim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron boğazını temizleyip tükürdü. Tükürük kardeşinin yanağına isabet etti ve orada siyah-mavi parladı. Euron bir parmağıyla temizledi ve sonra parmağını yaladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tanrın bu gece seni ziyaret edecek. En azından bir tanrı edecek.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sonrasında Buharsaçlı uyudu, zincirlerine sarınarak. Paslı bir menteşenin gıcırtısını duydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Urri.” diye seslendi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Orada ne bir menteşe, ne bir kapı ne de Urri vardı. Kardeşi Urrigon uzun zaman önce ölmüştü, yine de orada duruyordu. Bir kolu morarıp şişmişti ve kurtçuklerle doluydu ama yine de Urri’ydi. Hala bir çocuktu. Öldüğü günden yaşlı gözükmüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Denizin altında ne bekliyor biliyor musun, kardeşim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Boğulmuş Tanrı.” dedi Aeron. “Islak salonlarda.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Urri başını salladı. “Solucanlar. Solucanlar bekliyor seni, Aeron.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kahkaha attığında yüzü değişti ve rahip onun Urri olmadığını gördü, Euron’un gülümseyen, saklı gözleriydi. Dünyaya şimdi kanlı gözünü gösteriyordu. Karanlık ve korkutucu. Baştan topuğa örtülüydü ve karanlık bir onikse benziyordu. Kararmış kafataslarından oluşan tepenin üstünde oturuyordu ve cüceler ayaklarının etrafında hoplayıp zıplarken arkasında bir orman yanıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kanayan yıldızın ateşi büyüyor.” dedi Aeron’a. “Bunlar son günler, dünya parçalanıp yeniden yapıldığında, yeni bir tanrı mezarlar ve ceset çukurlarından doğacak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron dudaklarına büyük bir boru yaklaştırıp üfledi ve ejderhalar, krakenler, sfenksler emrine girip önüne eğildi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Diz çök kardeşim.” diye emretti Kargagöz. “Kralın benim. Tanrın benim. Bana tap ve seni rahibim olarak ayağa kaldırayım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Asla. Tanrısız bir adam Deniztaşı Tahtı’nda oturamaz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden o sert, kara kayayı isteyeyim ki? Kardeşim, tekrar bak ve nereye oturduğumu gör.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Buharsaçlı Aeron baktı. Kafatası tepesi gitmişti. Kargagöz’ün altındaki artık metaldi. Büyük, uzun bir tahttı. Kırılmış kılıçlar, ucu keskin demirler vardı ve hepsinin ucundan kan damlıyordu. Uzun mızrakların üstünde tanrıların cesetleri duruyordu. Bakire oradaydı ve Baba, Anne, Savaşçı, Yaşlı Bilge, Demirci, hatta Yabancı bile oradaydı. Pek çok tuhaf ve yabancı tanrıyla yan yana asılmışlardı, Büyük Çoban, Kara Keçi, Üç Başlı Trios ve Bakkalon’un Soluk Çocuğu, Işık Tanrısı, Naath’ın Kelebek Tanrısı ve daha niceleri. Ve ileride şişmiş ve yeşil yengeçler tarafından yiyip bitirilmiş Boğulmuş Tanrı, Kızıl Deniz Atı’yla beraber çürüyordu, hala saçlarından su damlıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sonra Kargagöz tekrar güldü ve Rahip Sükunet’in içinde çığlık atarak uyandı. Bacaklarından aşağı sidik aktı. Sadece bir rüyaydı, iğrenç siyah şarabın görüleriydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral Şurası Buharsaçlı’nın net olarak hatırlayabildiği en son şeydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kaptanlar Euron’u omuzlarına kaldırıp onu kralları ilan ettiğinde, rahip abisi Victarion’u bulmak için sıvışmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Euron’un küfürleri Boğulmuş Tanrı’nın gazabını hepimizin üzerine yağdıracak.” diye uyardı. Ama Victarion inatla tanrının kardeşlerini seçtiğini ve sadece tanrıların onu indirebileceğini söylüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Harekete geçmeyecek, diye fark etti rahip. Harekete geçecek kişi ben olmalıyım.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral Şurası Euron Kargagöz’ü seçmişti ve Kral Şurası insanlardan oluşuyordu ve insanlar kolaylıkla altın ve yalanların etkisi altına girebilecek zayıf ve aptaldılar.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onları buraya çağırdım, Nagga’nın Kemiklerine, Gri Kral’ın Salonu’na. Hepsini doğru bir kral seçmeleri için çağırdım ama onlar sarhoş çılgınlıklarında günah işlediler.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Onların yaptıklarına düzeltmek Aeron’a kalıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kaptanlar ve krallar Euron’u yükseltmişti ama sıradan halk onu yerle bir edecektir.” diye söz verdi Victarion’a. “Büyük Wyk’e, Harlaw’a, Oakmont’a, Pyke’ın kendisine gideceğim. Her kasaba ve köyde sözlerim duyulacak. Tanrısız bir adam Deniztaşı Tahtı’na oturamaz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kardeşinden ayrıldıktan sonra denizde teselli aradı. Boğulmuş adamlarından bazıları onu takip etmeye yeltendiler ama Aeron onları birkaç keskin sözle gönderdi. Tanrıdan başka yoldaş istemiyordu. Dargemilerin sahile yanaştığı taşlı kumullarda, beyaz köpüklerin içinde kara, tuzlu dalgalar buldu. Dalgalar kumun içine yarı batmış bir kayanın etrafında hırlıyorlardı. Su, içine girdikçe buz gibi soğuk geliyordu, yine de Aeron kılını bile kıpırdatmadı tanrısının okşamalarının karşısında. Dalgalar bir bir göğsüne çarptılar, onu şaşırtarak, ama o daha da derine zorladı ve su başının üstüne gelene dek devam etti. Dudaklarına gelen tuzun tadı her şaraptan daha tatlıydı. Hareket ettikçe sahildeki kutlama şarkılarının kükremesi duyuluyordu. Kıyıda duran dargemilerin hafif gıcırtısını duydu. Sözlerinde rüzgarın ağıdını ve dalgaların darbesini duydu. Ve onu savaşa çağıran tanrısının çekicini işitti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve orada Boğulmuş Tanrı onu bir kez daha çağırdı, sesi denizin derinlerinden yükseliyordu. “Aeron, benim iyi ve inançlı hizmetkarım, Demirdoğumlulara Kargagöz’ün gerçek olmadığını söyle. Deniztaşı Tahtı’nın haklı sahibi… sahibi…”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion değil. Victarion kendini önerdi ve reddedildi. Asha da değil. Kalbinde, Aeron Balon’un çocukları arasında en çok onu sevmişti. Boğulmuş Tanrı onu savaşçı bir ruhla kutsamıştı ama bir kadının bedeniyle lanetlemişti. Hiçbir kadın Demir Adalar’ı yönetmemişti. Asla tahtta hak iddia etmemeli ve Victarion’un lehine konuşmalıydı, kendi gücünü ona katmalıydı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hala çok geç değildi, Aeron denizde buruş buruş olurken kararını vermişti. Eğer Victarion Asha’yı karısı olarak alırsa beraber yönetebilirlerdi, kral ve kraliçe. Eski günlerde her hada kendi tuz kralı ve kaya kralına sahipti. Eski usul geri dönebilirdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron Buharsaçlı verdiği keskin kararla kıyıya dönmek için mücadele etti. Euron’u indirecekti, kılıç veya baltayla değil, inancının gücüyle. Hafif adımlarla taşların üzerinde yürürken saçları nemli bir şekilde yüzünün önüne geliyordu. Saçlarını geri ittirdi, işte o an onu kaçırdıkları andı. Onu izleyen, bekleyen dilsizler onu kıyı ve filizler boyunca takip etmişlerdi. Bir el ağzını kapatmıştı ve sert bir şey kafatasının arkasında çatırdamıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gözlerini açtığında Buharsaçlı kendini karanlıkta zincire vurulmuş bir halde buldu. Sonra ateşlendi ve Sükunet’in içinde zincirlerini hareket ettirdikçe kan tadı ağzına geldi. Zayıf bir adam olsa ağlardı, ama Aeron Buharsaçlı dua etti. Uyanıkken, uyurken, hatta ateşli halde gördüğü rüyalar sırasında bile, dua etti. ‘Tanrım beni sınıyor. Güçlü olmalıyım. Doğru olmalıyım.’</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir keresinde, önceki zindanında, Euron’un dilsiz adamı yerine bir kadın yemeğini getirmişti. Gençti, dolgun ve güzeldi. Yeşil toprakların bir leydisinin şıklığında giyinmişti. Fenerin ışığında, Aeron’un gördüğü en sevimli şeydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kadın.” dedi. “Ben tanrının adamıyım. Sana emrediyorum. Beni serbest bırak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, bunu yapamam.” dedi kadın. “Ama sizin için yemeğim var. Yulaf lapası ve bal.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir taburenin üzerine, dediklerini çıkardı ve bir kaşıkla ağzına doğru uzattı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Burası neresi?” diye sordu lokmalarının arasında.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord babamın Meşe Kalkan’daki kalesi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kalkan Adaları. Evden bin fersah uzakta.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya sen kimsin çocuğum?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Falia Çiçek.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öz kızı mısın?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kral Euron’un tuz karısı olacağım. Siz ve ben akraba olacağız.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron Buharsaçlı gözlerini ona doğru yükseltti. Kabuk bağlamış dudakları, ıslak lapayla çıtırdadı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kadın.” Hareket ettiğinde zincirleri şıngırdadı. “Kaç. Sana zarar verecek. Seni öldürecek.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kadın güldü. “Saçma. Öyle bir şey yapmaz. Onun aşkıyım, leydisiyim. Bana hediyeler veriyor. Çok fazla hediye. İpekler, kürkler ve mücevherler. Paçavra ve kaya parçaları diyor onlara.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargagöz öyle şeylere değer vermezdi. Pek çok adamın onun hizmetine girmesini sağlayan şeylerden biri buydu. Kaptanların çoğu ganimetten aslan payı alırken Euron kendisine çok az şeyi alırdı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bana istediğim elbiseleri veriyor.” dedi kız mutlu bir sesle. “Kız kardeşlerim beni masada onlara hizmet etmeye zorlardı ama Euron onları tüm salona çıplak servis yaptırmak zorunda bıraktı. Beni sevmiyor olsa niye bunlar yapsın?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Elini karnına koydu ve kıyafetindeki kumaşı düzeltti. “Ona oğullar vereceğim. Pek çok oğul.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Oğulları var. "</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Piç ve melez olduklarını söylüyor Euron. Benim oğullarım daha önde gelecek, Boğulmuş Tanrı’nızın önünde yemin etti.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron onun için gözyaşı döktü. Kan gözyaşları, diye düşündü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşime bir mesaj iletmelisin. Euron’a değil, Victarion’a. Demir Donanma’nın Lord Kaptanı. Bahsettiğim adamı tanıyor musun?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Falia adamdan geriye doğru adım attı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet.” dedi. “Ama ona herhangi bir mesaj götüremem, o gitti.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gitti. Bu en zalim darbeydi. “Nereye gitti?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Doğuya.” dedi. “Bütün gemileriyle. Ejderhaları Westeros’a getirecek. Ben Euron’un tuz karısı olacağım ama sevgilimin bir kaya karısı da olmalı, tüm Westeros’u onun yanında yönetecek bir kraliçe. Onun dünyadaki en güzel kadın olduğunu söylüyorlar ve ejderhaları var. İkimiz, kız kardeşler kadar yakın olacağız.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron Buharsaçlı, kadının dediklerini hayal meyal duydu. Victarion gitmişti, yarım dünya uzaktaydı ya da ölmüştü. Kesinlikle Boğulmuş Tanrı onu sınıyordu. Bu onun için bir dersti. Kimseye tam olarak güvenemem ancak inancım beni kurtarabilir.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece dalgalar zindan hücresine gelirken, dalgaların işkencesini bitirecek kadar yükselmesi için dua etti. ‘Senin gerçek ve sadık bir hizmetkarın oldum, dua ettim.’ diye sıraladı zincirlerin arasında. ‘Şimdi beni kardeşimin ellerinden kurtar ve dalgaların altında, yanındaki yerimi almamı sağla.’</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ama kurtuluş gelmedi, Sükunet soğuk, siyah denizde ilerlerken onu sadece zincirlerini çözüp onu uzun ve taş merdivenlerden sürüklemek için gelen dilsizler vardı. Birkaç gün sonra, bir fırtınanın pençesinde taylar ürperirken, Kargagöz tekrar aşağı geldi, elinde bir fener vardı. Bu defa öbür elinde bir hançer tutuyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hala dua mı ediyorsun rahip? Tanrın seni terk etti.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yanılıyorsun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sana dua etmeyi öğreten bendim küçük kardeşim, unuttun mu yoksa? İçkiyi fazla kaçırdığımda odana gelir seni ziyaret ederdim. Denizkulesi’nin tepesinde Urrigon’la bir oda paylaşıyordun. Odanın dışından dua ettiğinizi duyabiliyordum. Hep merak etmişimdir, seni seçmem için mi yoksa seni geçmem için mi dua ediyordun?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron, bıçağı Aeron’un boğazına dayadı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bana dua et. Bana dua et ve acını bitireyim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cüret dahi etme.” dedi Buharsaçlı. “Ben senin kardeşinim. Hiçbir adam bir akraba katili kadar lanetlenmemiştir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve yine de bir taç takıyorum ve sen zincirlerde çürüyorsun. Nasıl oluyor da Boğulmuş Tanrı’n buna izin veriyor, üç erkek kardeş öldürdüğüm halde.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron sadece ağzı açık kalarak ona bakabildi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üç?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eh, eğer üvey kardeşleri de sayarsak. Küçük Robin’i hatırlıyor musun? Sefil yaratık. Büyük kafasını hatırlıyor musun, ne kadar yumuşak olduğunu? Tek yaptığı ağlayıp, altını pislemekti. O ikinciydi, ilki Harlon’du. Tek yapmam gereken şey burnunu kapatmaktı. Gri hastalık onun ağzını taşa çevirmişti, böylece ağlayamıyordu. Ölürken gözleri çılgına dönmüştü. Beni isimlendirdiler. Yaşam onu terk ettiğinde dışarı çıktım ve denize işedim ve tanrıya beni öldürmesi için dua ettim. Hiçbir şey olmadı. Ah, Balon da üçüncüydü ama onu zaten biliyorsun. İşi tamamen kendim yapamadım ama onu köprüden atan benim ellerimdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargagöz hançeri biraz daha derine batırdı ve Aeron boynundan aşağı süzülen kanı hissetti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer Boğulmuş Tanrı’n üç erkek kardeş öldürdüğüm halde beni parçalamıyorsa neden dördüncüsü için zahmet etsin ki? Onun rahibi olduğun için mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Geriye adım attı ve hançerini kınına koydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır. Bu gece seni öldürmeyeceğim, kutsal bir adamın kutsal bir kanı vardır. O kana daha sonra ihtiyacım olabilir. Şu anlık yaşamakla lanetlendin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kutsal kanlı kutsal adam, diye düşündü Aeron, kardeşi güverteye tırmanırken. ‘Benimle ve tanrımla alay ediyor. Akraba katili. Kafir. İnsan derisine bürünmüş şeytan. O gece kardeşinin ölümü için dua etti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Başka kutsal adamların acısını paylaşmak için gelmesi ikinci zindanda olmuştu. Üçü yeşik toprakların septonlarına ait cüppelerini giyiyordu, biri ise R’hllor’un rahibi olduğunu belli eden kızıl renklere bürünmüştü. Sonuncusuna bir adam demek pek mümkün değildi. İki eli de kemiklerine kadar yanmıştı ve yüzü yanmış ve kararmış bir dehşeti yansıtıyordu. İki kör gözü yavaşça, çatlamış yanakları ve asık yüzünün üstünde hareket ediyordu. Duvara bağlanmasından birkaç saat sonra ölmüştü. Ama dilsizler onu çürüsün diye orada bırakmışlardı. Sonuncuları doğunun büyücüleriydi. Mantar kadar beyaz tenleri ve dövülmüş gibi görünen morumsu mavi dudakları vardı. İkisi de o kadar sıskaydı ve açlıktan kıvranmış olmalıydılar ki sadece deri ve kemikleri kalmıştı. Biri bacağını kaybetmişti. Dilsizler onu bir kirişten asmışlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Pree.” diye bağırdı ileri geri sallanırken. “Pree, pree.” Belki de bu taptığı şeytanın adıydı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘Boğulmuş Tanrı beni koruyor.’ dedi kendine rahip. ‘O, taptıkları tanrılardan daha güçlü, kara büyülerinden daha kuvvetli. Boğulmuş Tanrı beni özgür kılacak.’ Daha aklı başında olduğu vakitlerde, Aeron Kargagöz’ün neden rahipleri topladığını sorguladı, ama cevabı beğenmeyeceğini biliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion gitmişti ve onunla birlikte umut da. Aeron’un boğulmuş adamları büyük ihtimalle Buharsaçlı’nın Eski Wyk’te, Büyük Wyk’te ya da Pyke’ta saklandığını düşünüyorlardı ve ne zaman tanrısız kral hakkında konuşacağını merak ediyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Urrigon ateşler içinde gördüğü rüyalara musallat oldu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ölüsün Urri, diye düşündü Aeron. Uyu şimdi, çocuk ve beni daha fazla rahatsız etme. Yakında sana katılacağım. Aeron ne zaman dua etse, bacaksız büyücü tuhaf sesler çıkarıyordu ve arkadaşı vahşiçe, kendi tuhaf doğulu dilinde konuşuyordu. Küfür mü dua mı ettikleri belli değildi. Rahipler de bazen yumuşak sesler çıkarıyorlardı ama anlayabileceği sözlerle değildi. Aeron dillerinin kesildiğinden şüphe ediyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron tekrar geldiğinde saçları tam kaşlarının üstünde bitiyordu ve dudakları o kadar maviydi ki neredeyse siyah denebilirdi. Yosunlu Tahta Tacı’nı takmamıştı. Onun yerine uçları köpekbalığı dişinden yapılmış demir bir taç vardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ölü olan ölemez.” dedi Aeron sertçe. “Daha önce ölümü tatmıştır ve ondan bir daha korkmaz. Boğulmuştur ama çelik ve ateşle yeniden yükselir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Aynısını yapar mısın kardeşim?” diye sordu Euron. “Sanmıyorum. Bence, eğer seni boğarsam, boğulmuş kalırsın. Tüm tanrılar yalan ama seninki komik. Soluk, beyaz bir şey, bir insana benziyor ve organları kabarık ve şişmiş, balık yüzünü kemirirken saçları suda yüzüyor – hangi aptal böyle bir tanrıya tapar ki?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O senin de tanrın.” diye ısrar etti Buharsaçlı. “Öldüğünde seni sertçe yargılayacak Kargagöz. Sonsuzluğu bir sümüklüböcek olarak geçireceksin, kendi karnında büzülüp kendi bokunu yiyeceksin. Eğer kendi kanını öldürmekten korkmuyorsan, boğazımı kes ve işimi bitir. Senin çılgın övünmelerinden bıktım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kendi kardeşimi öldürmek mi? Kanımın kanını? Quellon Greyjoy’un testislerinden doğan kardeşimi? O zaman zaferlerimi kim paylaşacak? Zafer yanında sevdiklerin olduğunda daha tatlıdır.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zaferlerin boş. Kalkanlar’ı elinde tutamazsın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden onları elimde tutmak isteyeyim ki?” Kardeşinin gülümseyen gözleri fener ışığında parladı, mavi ve cesurdu, ayrıca kötülükle doluydu. “Kalkanlar amacıma hizmet etti. Onu bir elimde aldım ve diğeriyle geri verdim. Büyük bir kral cömerttir kardeşim. Onları tutmak artık yeni lordlarının işi. Bu kayaları ele geçirmenin şanı sonsuza kadar benim olacak. Adalar düştüğünde ise hediyelerimi büyük bir hevesle kabul eden dört aptalın hatası olacak.” Daha da yaklaştı. “Dargemilerimiz Mander kıyılarında yağma yapıyor, hatta Arbor’a ve Redwyne Boğazı’na kadar ilerliyorlar. Eski usul kardeşim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Delilik. Serbest bırak beni.” diye emretti Aeron Buharsaçlu sert bir sesle. “Ya da tanrının öfkesini üzerine çek.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Islanmış deri ve bir şarap kadehi çıkardı. “Yüzünde susamış bir ifade var.” dedi kadehi doldururken. “Bir içkiye ihtiyacın var. Bir tadım akşam gölgesine.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır.” Aeron yüzünü döndürdü. “Hayır dedim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben de evet dedim.” Euron kafasını, saçından tutarak çekti ve içkiyi zorlayarak ağzından aşağı boşalttı. Aeron kafasını sallayarak ağzını kenetli tutmaya çalışsa da, sonunda boğulmak veya yutmak zorundaydı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Rüyalar bu kez daha kötüydü. Dargemileri kaynayan, kan kırmızısı bir denizde başıboş ve yanarken gördü. Kardeşini yine Demir Taht’ta görüyordu, ama Euron artık insan değildi. Daha çok bir kalamara benziyordu, babası derinlerdeki kraken olan bir canavar gibiydi. Yüzünde burulmuş dokunaçlar vardı. Arkasında bir kadın silüeti görünüyordu, uzun ve korkutucuydu, elleri soluk alevle yanıyordu. Cüceler eğlenceleri için hoplayıp zıplıyorlardı, dişi ve erkek, cinsel bir şölene hapsedilmiş, birbirlerini ısırıp parçalaıyorlardı ve Euron’la eşi gülüyor, gülüyor ve gülüyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron boğulduğunu da gördü. Boğulmuş Tanrı’nın ıslak salonlarına gitmek bir lütuf olsa da en inançlılar bile ağızları, burunları ve ciğerleri suyla dolup nefes alamadıklarında dehşete kapılıyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üç defa uyandı Buharsaçlı ama üçünde de gerçekten uyanmamıştı. Sadece rüyanın başka bir bölümünü görüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ama en sonunda odanın kapısı açıldı ve elinde yemek yerine bir tomar anahtarla giren dilsiz elinde bir fener tutuyordu. Işık fazla parlak olsa da Aeron ne anlama geldiği konusunda endişe ediyordu. Parlak ve korkunç. Bir şey değişmişti. Bir şey olmuştu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Getirin onları.” dedi yarı tanıdık bir ses karanlık bir kasvet içerisinde. “Çabuk olun, onun nasıl olduğunu biliyorsunuz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘Ah, biliyorum. Onu çocukluğumdan beri tanıyorum.’</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir septon zincirleri çözülürken korktuğunu belirten bir ses çıkardı. Yarı boğulmuş, konuşma teşebbüsüne benzeyen bir ses. Bacaksız büyücü kara suya bakarken dudakları dua ediyor gibi görünüyordu. Dilsiz adam Aeron için geldiğinde, mücadele etmeye çalıştı ama organlarında hiç gücü kalmamıştı. Onu susturmaya bir yumruk yetti. Zincirleri çözüldü ve adım atmaya çalıştığında eski bacakları kıvrıldı. Hiçbir mahkumun durumu yürümeye uygun değildi. En sonunda dilsiz adamlar daha fazla dilsiz çağırmak zorunda kaldılar. İkisi Aeron’ı kollarından kavradı ve onu spiral merdivenden sürükledi. Çıktıkça bacakları, bıçaklanmış gibi acı veriyordu. Bağırmamak için dudaklarını ısırdı. Rahip, arkasındaki büyücülerin konuştuğunu duydu. Septon arkada aksırıp tıksırırarak yürüyordu. Merdivenin her dönüşünde etraf daha da aydınlandı ve en sonunda sol duvarda bir pencere göründü. Taştaki bir delikten başka bir değildi ve bir el bile zorlukla sığardı ama gün ışığının girebilmesi için yeterliydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Altın gibi, diye düşündü Buharsaçlı. Çok güzel.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Onu basamaklardan gün ışığına çektiklerinde yüzünde bir ılıklık hissetti ve yanaklarından yaşlar süzüldü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Deniz. Denizi koklayabiliyorum. Boğulmuş Tanrı beni terk etmedi. Deniz beni tekrar bir bütün yapacak. Ölen bir daha ölemez, ancak yeniden doğar, daha güçlü, daha zorlu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Beni suya götürün.” diye emretti, sanki hala Demir Adalar’da ve boğulmuş adamlarıyla sarılıymış gibi ama dilsizler ağebeyinin yaratıklarıydı ve ona dikkat etmediler.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Onu kirişlerinden cesetler sarkan, meşalelerle aydınlanan basamaklı bir yoldan geçirdiler, dönerek ve sallanarak. Euron’un tutsaklarından bir düzinesi salonda toplanmıştı, cesetlerin altında şarap içiyorlardı. Sol-elli Lucas Codd onur koltuğunda oturuyordu, ipek bir gobleni sırtına pelerin niyetine geçirmişti. Yanında Kızıl Kürekçi vardı ve daha ileride de Ziftsuratlı John Meyer, Taşkafa ve Ruggin Tuzsakal duruyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu ölüler kim?” diye sordu Aeron talepkar bir şekilde. Dili o kadar şişmişti ki sözcükler paslı bir fısıltı gibi çıkmıştı, bir farenin rüzgarda çıkardığı ses kadar zayıftı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu kaleyi savunmaya çalışan lorda yardım edenler, onun akrabaları.” dedi Torwald Bozdiş, ağabeyinin başka bir kaptanına ait olan ses, en az Kargagöz kadar kötü bir yaratıktı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Domuzlar.” dedi başka kötücül bir yaratık olan, Kızıl Kürekçi dedikleri. “Burası onların adasıydı. Bir kaya, Arbor’a yakın. Bizi tehdit etmeye kalktılar homurdanarak[1]. Redwyne homurdandı, Hightower homurdandı, Tyrell homurdandı, homurdandı, homurdandı. Biz de onları ciyaklayarak cehenneme yolladık.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arbor. Boğulmuş Tanrı Aeron Buharsaçlı’yı ikinci bir hayatla ödüllendirene kadar Demir Adalar’dan o kadar uzağa gitmemişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Burası benim yerim değil. Ben buraya ait değilim. Boğulmuş adamlarımın arasında olmalıyım, Kargagöz’e karşı vaaz vermeliyim.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tanrılarınız aşağıda size iyi davrandı mı?” diye soru Sol-elli Lucas Codd.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Büyücülerden biri çirkin doğulu diliyle bir cevap verdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hepinize lanet olsun.” dedi Aeron.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lanetlerin burada bir işe yaramaz rahip.” dedi Sol-elli Lucas Codd. “Kargagöz senin Boğulmuş Tanrı’nı güzel besledi ve kurbanlarla şişmanlattı. Sözcükler rüzgardır ama kan güçtür. Denize binlercesini verdik ve o da bize zafer verdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kendini kutsanmış say Buharsaçlı.” dedi Taşkafa. “Denize dönüyoruz. Redwyne Filosu yaklaştıkça yaklaşıyor. Rüzgar, Dorne’u geçerken onlardan yana değildi ama sonunda Eski Şehir’deki yaşlı kadını teşvik edecek kadar yaklaştılar. Yani artık Leyton Hightower’ın oğulları Fısıldayan Şarkı’ya doğru indiler, bizi arkadan yakalayabilme umutlarıyla.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Arkadan yakalanmak ne demek biliyorsun, değil mi?” dedi Kızıl Kürekçi gülerek.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onları gemilere götürün.” diye emretti Torwald Bozdiş.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve böylece Aeron Buharsaçlı tuzlu denize geri döndü. Onlarca dargemi kalenin aşağısındaki iskelede toplanmıştı, çoğu da kıyıda demirlemişti. Pek çok tanıdık sancak direklerinden sallanıyordu, Greyjoy’un krakeni, Winch’in kanlı ayı, Goodbrothers’un savaş borusu. Ama gemilerin kıç tarafında rahibin daha önce hiç görmediği sancaklar vardı. İki karganın eşlik ettiği bir demir tacın altında siyah gözbebekli kırmızı bir göz. Onların ötesinde pek çok ticaret gemisi sakin turkuaz denizde yüzüyordu. Coglar, carracklar, balıkçı tekneleri, hatta devasa bir cog da vardı, şişmiş bir ekmek ve devasa bir su canavarı gibiydi. Buharsaçlı onların savaş ganimeti olduğunu biliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron Kargagöz Sükunet’in gövdesinde, siyah işlemeli ve Aeron’un hayatı boyunca görmediği bir zırhla örtülü duruyordu. Duman kadar siyahtı ama Euron onu en ince ipek kadar rahat giyiyordu. İşlemeler kırmızı altınla sivrilmişti ve hareket ettikçe parıldıyor ve ışık saçıyordu. Metaldeki kalıp seçilebiliyordu. Kıvrımları, kabartmalar ve gizemli semboller çeliğe işlenmişti. Valyria çeliği olduğunu biliyordu Buharsaçlı. Zırhı Valyria çeliğiydi. Bu tarz şeyler yüzyıllar önce, Kıyamet’in öncesinde biliniyordu ama o zamanlar bile bir krallığa bedeldi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron yalan söylememişti. Valyria’ya gitmişti. Delirdiğine saşmamak gerekirdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri.” dedi Torwald Bozdiş. “Rahipleri getirdim. Onlarla ne yapılmasını istiyorsunuz?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Pruva’ya bağlayın onları.” diye emretti Euron. “Kardeşimi Sükunet’e. Birini kendine al. Diğerleri için zar atın. Herbiri bir gemiye. Bırakalım da dalgaları hissetsinler, Boğulmuş Tanrı’nın ıslak ve tuzlu öpücüğünü.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu defa dilsizler onu beraberinde sürüklemedi, onun yerine Sükunet’te, pruvadaki figürün altına bağladılar. Çıplak bir bakireydi figür, ince ama güçlü, uzanmış kolları ve rüzgarın dağıttığı saçları vardı ama burnunun altında bir ağız yoktu. Aeron Buharsaçlı’yı ıslandığı zaman çekecek deri şeritlerle bağladılar. Sadece sakalı ve kumaştan kıyafetiyle örtülüydü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargagöz bir emir verdi. Siyah yelkenler yükseltildi. İpler kesildi ve Sükunet kürekçibaşının yavaş davul sesleriyle yavaşça kıyıdan uzaklaştı. Kürekler suyu çalkalayarak yükseldi, daldı ve tekrar yükseldi. Üstlerinde bir kale yanıyordu. Alevler açık pencerelerden taşıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hepsi denizde açıldıklarında Euron ona döndü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşim.” dedi. “Perişan görünüyorsun. Sana bir hediyem var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İki piç oğluna işaret etti ve oğulları bir kadını sürükleyerek pruvadaki figürün diğer yanına bağladılar. Ağızsız bakire kadar çıplaktı, pürüzsüz karnı taşıdığı çocukla birlikte daha yeni büyümeye başlamıştı, yanakları ağlamaktan kızarmıştı. Kız, çocuklar bağları güçlendirirken mücadele etmedi. Saçları yüzüne kadar iniyordu ama Aeron onu zaten tanıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Falia Çiçek.” diye seslendi. “Cesur ol kızım. Hepsi yakında bitecek. Ve birlikte Boğulmuş Tanrı’nın ıslak salonlarında ziyafet çekeceğiz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kız başını kaldırdı ama cevap vermedi. Cevap verecek bir dili olmadığını biliyordu Buharsaçlı. Dudaklarını yaladı ve tuzun tadını aldı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">[1] Orijinal metinde domuz sesi olan “oink” kullanılmıştır. Domuz sesi dilimizde homurdanmak olduğundan, o şekilde çevirdim.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantazya.org/kis-ruzgarlarindan-yeni-aeron-bolumu/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTAZYA</a> sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Canavarın midesinde her zaman gece yarısıydı. Dilsizler onun cüppesini ve pelerinini almışlardı. Saç, zincirler ve yara kabuklarından başka bir şey giymiyordu. Tuzlu su, dalgalar geldikçe bacaklarının yanında hareketlendi ve cinsel organına kadar yükseldi ve dalgalar gittikçe çekildi. Ayakları dev gibi olmuş ve şişmişti, devasa bir jambon gibi büyük ve şekilsizdi. Bir çeşit zindanda olduğunu biliyordu ama nerede veya ne kadar zamandır orada olduğundan habersizdi. Bundan önce başka bir zindandaydı ve arasında bir gemi, Sükunet duruyordu. Onu götürdükleri gece, siyah şaraba benzeyen denizde yüzen Ay’ı görebiliyordu, kötü ve arzulu bakışları ona Euron’u hatırlatıyordu. Karanlıkta sıçanlar, suyun içinden yüzüp gelerek Aeron’u uyurken ısırıyorlar ve onun bağırıp dövünmesine neden oluyorlardı. Sakalı bit ve solucanlarla dolmuştu. Onların saçında hareket ettiğini ve ısırıklarının onu tahammülün dışında kaşındırdığını hissedebiliyordu. Zincirleri o kadar kısaydı ki, kaşınmak için uzanamıyordu. Onu duvara bağlı tutan prangalar eski ve paslıydı, ayaklarını ve bileklerini kesmişti. Dalga köpürerek bir öpücük için yaklaşırken, tuz yaralarının içine girdi ve nefesinin kesilmesine sebep oldu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uyuduğu zaman, karanlık yükselip onu yutuyordu ve sonra rüyalarla birlikte Urri geliyordu ve paslı bir menteşenin gıcırtıları. Onun nemli dünyasındaki tek ışık ziyaretçilerin beraberlerinde getirdikleri fenerler oluyordu. O kadar nadir geliyorlardı ki ışık gözlerini acıtıyordu. İsimsiz, ekşi suratlı bir adam yemeğini getiriyordu. Çakıl taşı kadar sert sığır eti, bitlerle kaynayan bir ekmek ve iğrenç, kokuşmuş bir balık. Aeron getirilinleri silip süpürüyor ve daha fazlası için umut ediyordu, oysa çoğu zaman yemekten sonra kusmamak için zor duruyordu. Yemeklerini getiren adam karanlık, suratsız ve sessizdi. Dilinin olmadığına, Aeron’un şüphesi yoktu. Bu Euron’un yoluydu. Işık, dilsiz adamla birlikte gidiyordu ve dünyası tekrardan tuzlu su, küf ve dışkı kokan, nemli karanlığa bürünüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bazen Euron’un bizzat kendi gelirdi. Aeron kendini bir rüyadan uyanmış ve kardeşini elinde bir fenerle başında beklerken bulurdu. Bir keresinde, Sükunet’te, lambayı bir yere astı ve kadehlere şarap doldurdu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benimle iç, kardeşim.” dedi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece demir işlemeli bir gömlek ve kan kırmızısı bir pelerin giymişti. Gözbandı kızıl deriydi ve dudakları maviydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden buradayım?” diye kurbağamsı bir ses çıkardı Aeron. Dudakları yara kabuklarıyla sertleşmişti, sesi de sertti. “Nereye yelken açtık?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Güneye. Fetih için. Ganimet. Ejderhalar. İnsanlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benim yerim adalar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Senin yerin ben nereyi istersem orası. Kralın benim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benden ne istiyorsun?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Önceden sahip olmadığım ne önerebilirsin ki?” Euron gülümsedi. “Adalar’ın yönetimine yaşlı Erik Demiryapan’ı bıraktım ve sadakatini tatlı Asha’mızın ellerine bıraktım. Hakimiyetimin aksine vaaz vermen işim gelmez, o yüzden seni de yanımızda götürüyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bırak beni. Tanrı emrediyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benimle iç. Kral emrediyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron, rahibin karışmış siyah saçından birazını tuttu ve başını arkaya yatırdı, dudaklarına şarap kadehini tuttu ama ağzına dökülen şey şarap değildi. Koyu ve yapışkan bir sıvıydı. Her yudumda değişen bir tadı vardı. Şimdi acı, sonra ekşi, sonra tatlı. Aeron tükürmeye kalktığında, kardeşi elini daha da sıkıyor ve daha çok sıvının boğazından aşağı gitmesini sağlıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu kadar rahip. Devam et. İç. Büyücülerin şarabı. Senin deniz suyundan daha tatlı ve içinde dünyadaki tüm tanrılardan daha fazla gerçek var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lanet olsun sana!” dedi Aeron kadeh boşaldığında. Sıvı çenesinden aşağı, uzun siyah sakallarına doğru dökülüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer bana lanet eden her adamın dilini koparsaydım, kendime bir palto yapabilirdim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron boğazını temizleyip tükürdü. Tükürük kardeşinin yanağına isabet etti ve orada siyah-mavi parladı. Euron bir parmağıyla temizledi ve sonra parmağını yaladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tanrın bu gece seni ziyaret edecek. En azından bir tanrı edecek.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sonrasında Buharsaçlı uyudu, zincirlerine sarınarak. Paslı bir menteşenin gıcırtısını duydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Urri.” diye seslendi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Orada ne bir menteşe, ne bir kapı ne de Urri vardı. Kardeşi Urrigon uzun zaman önce ölmüştü, yine de orada duruyordu. Bir kolu morarıp şişmişti ve kurtçuklerle doluydu ama yine de Urri’ydi. Hala bir çocuktu. Öldüğü günden yaşlı gözükmüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Denizin altında ne bekliyor biliyor musun, kardeşim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Boğulmuş Tanrı.” dedi Aeron. “Islak salonlarda.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Urri başını salladı. “Solucanlar. Solucanlar bekliyor seni, Aeron.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kahkaha attığında yüzü değişti ve rahip onun Urri olmadığını gördü, Euron’un gülümseyen, saklı gözleriydi. Dünyaya şimdi kanlı gözünü gösteriyordu. Karanlık ve korkutucu. Baştan topuğa örtülüydü ve karanlık bir onikse benziyordu. Kararmış kafataslarından oluşan tepenin üstünde oturuyordu ve cüceler ayaklarının etrafında hoplayıp zıplarken arkasında bir orman yanıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kanayan yıldızın ateşi büyüyor.” dedi Aeron’a. “Bunlar son günler, dünya parçalanıp yeniden yapıldığında, yeni bir tanrı mezarlar ve ceset çukurlarından doğacak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron dudaklarına büyük bir boru yaklaştırıp üfledi ve ejderhalar, krakenler, sfenksler emrine girip önüne eğildi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Diz çök kardeşim.” diye emretti Kargagöz. “Kralın benim. Tanrın benim. Bana tap ve seni rahibim olarak ayağa kaldırayım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Asla. Tanrısız bir adam Deniztaşı Tahtı’nda oturamaz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden o sert, kara kayayı isteyeyim ki? Kardeşim, tekrar bak ve nereye oturduğumu gör.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Buharsaçlı Aeron baktı. Kafatası tepesi gitmişti. Kargagöz’ün altındaki artık metaldi. Büyük, uzun bir tahttı. Kırılmış kılıçlar, ucu keskin demirler vardı ve hepsinin ucundan kan damlıyordu. Uzun mızrakların üstünde tanrıların cesetleri duruyordu. Bakire oradaydı ve Baba, Anne, Savaşçı, Yaşlı Bilge, Demirci, hatta Yabancı bile oradaydı. Pek çok tuhaf ve yabancı tanrıyla yan yana asılmışlardı, Büyük Çoban, Kara Keçi, Üç Başlı Trios ve Bakkalon’un Soluk Çocuğu, Işık Tanrısı, Naath’ın Kelebek Tanrısı ve daha niceleri. Ve ileride şişmiş ve yeşil yengeçler tarafından yiyip bitirilmiş Boğulmuş Tanrı, Kızıl Deniz Atı’yla beraber çürüyordu, hala saçlarından su damlıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sonra Kargagöz tekrar güldü ve Rahip Sükunet’in içinde çığlık atarak uyandı. Bacaklarından aşağı sidik aktı. Sadece bir rüyaydı, iğrenç siyah şarabın görüleriydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral Şurası Buharsaçlı’nın net olarak hatırlayabildiği en son şeydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kaptanlar Euron’u omuzlarına kaldırıp onu kralları ilan ettiğinde, rahip abisi Victarion’u bulmak için sıvışmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Euron’un küfürleri Boğulmuş Tanrı’nın gazabını hepimizin üzerine yağdıracak.” diye uyardı. Ama Victarion inatla tanrının kardeşlerini seçtiğini ve sadece tanrıların onu indirebileceğini söylüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Harekete geçmeyecek, diye fark etti rahip. Harekete geçecek kişi ben olmalıyım.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral Şurası Euron Kargagöz’ü seçmişti ve Kral Şurası insanlardan oluşuyordu ve insanlar kolaylıkla altın ve yalanların etkisi altına girebilecek zayıf ve aptaldılar.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onları buraya çağırdım, Nagga’nın Kemiklerine, Gri Kral’ın Salonu’na. Hepsini doğru bir kral seçmeleri için çağırdım ama onlar sarhoş çılgınlıklarında günah işlediler.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Onların yaptıklarına düzeltmek Aeron’a kalıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kaptanlar ve krallar Euron’u yükseltmişti ama sıradan halk onu yerle bir edecektir.” diye söz verdi Victarion’a. “Büyük Wyk’e, Harlaw’a, Oakmont’a, Pyke’ın kendisine gideceğim. Her kasaba ve köyde sözlerim duyulacak. Tanrısız bir adam Deniztaşı Tahtı’na oturamaz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kardeşinden ayrıldıktan sonra denizde teselli aradı. Boğulmuş adamlarından bazıları onu takip etmeye yeltendiler ama Aeron onları birkaç keskin sözle gönderdi. Tanrıdan başka yoldaş istemiyordu. Dargemilerin sahile yanaştığı taşlı kumullarda, beyaz köpüklerin içinde kara, tuzlu dalgalar buldu. Dalgalar kumun içine yarı batmış bir kayanın etrafında hırlıyorlardı. Su, içine girdikçe buz gibi soğuk geliyordu, yine de Aeron kılını bile kıpırdatmadı tanrısının okşamalarının karşısında. Dalgalar bir bir göğsüne çarptılar, onu şaşırtarak, ama o daha da derine zorladı ve su başının üstüne gelene dek devam etti. Dudaklarına gelen tuzun tadı her şaraptan daha tatlıydı. Hareket ettikçe sahildeki kutlama şarkılarının kükremesi duyuluyordu. Kıyıda duran dargemilerin hafif gıcırtısını duydu. Sözlerinde rüzgarın ağıdını ve dalgaların darbesini duydu. Ve onu savaşa çağıran tanrısının çekicini işitti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve orada Boğulmuş Tanrı onu bir kez daha çağırdı, sesi denizin derinlerinden yükseliyordu. “Aeron, benim iyi ve inançlı hizmetkarım, Demirdoğumlulara Kargagöz’ün gerçek olmadığını söyle. Deniztaşı Tahtı’nın haklı sahibi… sahibi…”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion değil. Victarion kendini önerdi ve reddedildi. Asha da değil. Kalbinde, Aeron Balon’un çocukları arasında en çok onu sevmişti. Boğulmuş Tanrı onu savaşçı bir ruhla kutsamıştı ama bir kadının bedeniyle lanetlemişti. Hiçbir kadın Demir Adalar’ı yönetmemişti. Asla tahtta hak iddia etmemeli ve Victarion’un lehine konuşmalıydı, kendi gücünü ona katmalıydı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hala çok geç değildi, Aeron denizde buruş buruş olurken kararını vermişti. Eğer Victarion Asha’yı karısı olarak alırsa beraber yönetebilirlerdi, kral ve kraliçe. Eski günlerde her hada kendi tuz kralı ve kaya kralına sahipti. Eski usul geri dönebilirdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron Buharsaçlı verdiği keskin kararla kıyıya dönmek için mücadele etti. Euron’u indirecekti, kılıç veya baltayla değil, inancının gücüyle. Hafif adımlarla taşların üzerinde yürürken saçları nemli bir şekilde yüzünün önüne geliyordu. Saçlarını geri ittirdi, işte o an onu kaçırdıkları andı. Onu izleyen, bekleyen dilsizler onu kıyı ve filizler boyunca takip etmişlerdi. Bir el ağzını kapatmıştı ve sert bir şey kafatasının arkasında çatırdamıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gözlerini açtığında Buharsaçlı kendini karanlıkta zincire vurulmuş bir halde buldu. Sonra ateşlendi ve Sükunet’in içinde zincirlerini hareket ettirdikçe kan tadı ağzına geldi. Zayıf bir adam olsa ağlardı, ama Aeron Buharsaçlı dua etti. Uyanıkken, uyurken, hatta ateşli halde gördüğü rüyalar sırasında bile, dua etti. ‘Tanrım beni sınıyor. Güçlü olmalıyım. Doğru olmalıyım.’</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir keresinde, önceki zindanında, Euron’un dilsiz adamı yerine bir kadın yemeğini getirmişti. Gençti, dolgun ve güzeldi. Yeşil toprakların bir leydisinin şıklığında giyinmişti. Fenerin ışığında, Aeron’un gördüğü en sevimli şeydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kadın.” dedi. “Ben tanrının adamıyım. Sana emrediyorum. Beni serbest bırak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, bunu yapamam.” dedi kadın. “Ama sizin için yemeğim var. Yulaf lapası ve bal.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir taburenin üzerine, dediklerini çıkardı ve bir kaşıkla ağzına doğru uzattı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Burası neresi?” diye sordu lokmalarının arasında.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord babamın Meşe Kalkan’daki kalesi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kalkan Adaları. Evden bin fersah uzakta.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya sen kimsin çocuğum?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Falia Çiçek.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öz kızı mısın?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kral Euron’un tuz karısı olacağım. Siz ve ben akraba olacağız.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron Buharsaçlı gözlerini ona doğru yükseltti. Kabuk bağlamış dudakları, ıslak lapayla çıtırdadı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kadın.” Hareket ettiğinde zincirleri şıngırdadı. “Kaç. Sana zarar verecek. Seni öldürecek.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kadın güldü. “Saçma. Öyle bir şey yapmaz. Onun aşkıyım, leydisiyim. Bana hediyeler veriyor. Çok fazla hediye. İpekler, kürkler ve mücevherler. Paçavra ve kaya parçaları diyor onlara.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargagöz öyle şeylere değer vermezdi. Pek çok adamın onun hizmetine girmesini sağlayan şeylerden biri buydu. Kaptanların çoğu ganimetten aslan payı alırken Euron kendisine çok az şeyi alırdı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bana istediğim elbiseleri veriyor.” dedi kız mutlu bir sesle. “Kız kardeşlerim beni masada onlara hizmet etmeye zorlardı ama Euron onları tüm salona çıplak servis yaptırmak zorunda bıraktı. Beni sevmiyor olsa niye bunlar yapsın?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Elini karnına koydu ve kıyafetindeki kumaşı düzeltti. “Ona oğullar vereceğim. Pek çok oğul.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Oğulları var. "</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Piç ve melez olduklarını söylüyor Euron. Benim oğullarım daha önde gelecek, Boğulmuş Tanrı’nızın önünde yemin etti.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron onun için gözyaşı döktü. Kan gözyaşları, diye düşündü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşime bir mesaj iletmelisin. Euron’a değil, Victarion’a. Demir Donanma’nın Lord Kaptanı. Bahsettiğim adamı tanıyor musun?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Falia adamdan geriye doğru adım attı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet.” dedi. “Ama ona herhangi bir mesaj götüremem, o gitti.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gitti. Bu en zalim darbeydi. “Nereye gitti?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Doğuya.” dedi. “Bütün gemileriyle. Ejderhaları Westeros’a getirecek. Ben Euron’un tuz karısı olacağım ama sevgilimin bir kaya karısı da olmalı, tüm Westeros’u onun yanında yönetecek bir kraliçe. Onun dünyadaki en güzel kadın olduğunu söylüyorlar ve ejderhaları var. İkimiz, kız kardeşler kadar yakın olacağız.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron Buharsaçlı, kadının dediklerini hayal meyal duydu. Victarion gitmişti, yarım dünya uzaktaydı ya da ölmüştü. Kesinlikle Boğulmuş Tanrı onu sınıyordu. Bu onun için bir dersti. Kimseye tam olarak güvenemem ancak inancım beni kurtarabilir.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece dalgalar zindan hücresine gelirken, dalgaların işkencesini bitirecek kadar yükselmesi için dua etti. ‘Senin gerçek ve sadık bir hizmetkarın oldum, dua ettim.’ diye sıraladı zincirlerin arasında. ‘Şimdi beni kardeşimin ellerinden kurtar ve dalgaların altında, yanındaki yerimi almamı sağla.’</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ama kurtuluş gelmedi, Sükunet soğuk, siyah denizde ilerlerken onu sadece zincirlerini çözüp onu uzun ve taş merdivenlerden sürüklemek için gelen dilsizler vardı. Birkaç gün sonra, bir fırtınanın pençesinde taylar ürperirken, Kargagöz tekrar aşağı geldi, elinde bir fener vardı. Bu defa öbür elinde bir hançer tutuyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hala dua mı ediyorsun rahip? Tanrın seni terk etti.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yanılıyorsun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sana dua etmeyi öğreten bendim küçük kardeşim, unuttun mu yoksa? İçkiyi fazla kaçırdığımda odana gelir seni ziyaret ederdim. Denizkulesi’nin tepesinde Urrigon’la bir oda paylaşıyordun. Odanın dışından dua ettiğinizi duyabiliyordum. Hep merak etmişimdir, seni seçmem için mi yoksa seni geçmem için mi dua ediyordun?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron, bıçağı Aeron’un boğazına dayadı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bana dua et. Bana dua et ve acını bitireyim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cüret dahi etme.” dedi Buharsaçlı. “Ben senin kardeşinim. Hiçbir adam bir akraba katili kadar lanetlenmemiştir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve yine de bir taç takıyorum ve sen zincirlerde çürüyorsun. Nasıl oluyor da Boğulmuş Tanrı’n buna izin veriyor, üç erkek kardeş öldürdüğüm halde.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron sadece ağzı açık kalarak ona bakabildi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üç?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eh, eğer üvey kardeşleri de sayarsak. Küçük Robin’i hatırlıyor musun? Sefil yaratık. Büyük kafasını hatırlıyor musun, ne kadar yumuşak olduğunu? Tek yaptığı ağlayıp, altını pislemekti. O ikinciydi, ilki Harlon’du. Tek yapmam gereken şey burnunu kapatmaktı. Gri hastalık onun ağzını taşa çevirmişti, böylece ağlayamıyordu. Ölürken gözleri çılgına dönmüştü. Beni isimlendirdiler. Yaşam onu terk ettiğinde dışarı çıktım ve denize işedim ve tanrıya beni öldürmesi için dua ettim. Hiçbir şey olmadı. Ah, Balon da üçüncüydü ama onu zaten biliyorsun. İşi tamamen kendim yapamadım ama onu köprüden atan benim ellerimdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargagöz hançeri biraz daha derine batırdı ve Aeron boynundan aşağı süzülen kanı hissetti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer Boğulmuş Tanrı’n üç erkek kardeş öldürdüğüm halde beni parçalamıyorsa neden dördüncüsü için zahmet etsin ki? Onun rahibi olduğun için mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Geriye adım attı ve hançerini kınına koydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır. Bu gece seni öldürmeyeceğim, kutsal bir adamın kutsal bir kanı vardır. O kana daha sonra ihtiyacım olabilir. Şu anlık yaşamakla lanetlendin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kutsal kanlı kutsal adam, diye düşündü Aeron, kardeşi güverteye tırmanırken. ‘Benimle ve tanrımla alay ediyor. Akraba katili. Kafir. İnsan derisine bürünmüş şeytan. O gece kardeşinin ölümü için dua etti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Başka kutsal adamların acısını paylaşmak için gelmesi ikinci zindanda olmuştu. Üçü yeşik toprakların septonlarına ait cüppelerini giyiyordu, biri ise R’hllor’un rahibi olduğunu belli eden kızıl renklere bürünmüştü. Sonuncusuna bir adam demek pek mümkün değildi. İki eli de kemiklerine kadar yanmıştı ve yüzü yanmış ve kararmış bir dehşeti yansıtıyordu. İki kör gözü yavaşça, çatlamış yanakları ve asık yüzünün üstünde hareket ediyordu. Duvara bağlanmasından birkaç saat sonra ölmüştü. Ama dilsizler onu çürüsün diye orada bırakmışlardı. Sonuncuları doğunun büyücüleriydi. Mantar kadar beyaz tenleri ve dövülmüş gibi görünen morumsu mavi dudakları vardı. İkisi de o kadar sıskaydı ve açlıktan kıvranmış olmalıydılar ki sadece deri ve kemikleri kalmıştı. Biri bacağını kaybetmişti. Dilsizler onu bir kirişten asmışlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Pree.” diye bağırdı ileri geri sallanırken. “Pree, pree.” Belki de bu taptığı şeytanın adıydı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘Boğulmuş Tanrı beni koruyor.’ dedi kendine rahip. ‘O, taptıkları tanrılardan daha güçlü, kara büyülerinden daha kuvvetli. Boğulmuş Tanrı beni özgür kılacak.’ Daha aklı başında olduğu vakitlerde, Aeron Kargagöz’ün neden rahipleri topladığını sorguladı, ama cevabı beğenmeyeceğini biliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Victarion gitmişti ve onunla birlikte umut da. Aeron’un boğulmuş adamları büyük ihtimalle Buharsaçlı’nın Eski Wyk’te, Büyük Wyk’te ya da Pyke’ta saklandığını düşünüyorlardı ve ne zaman tanrısız kral hakkında konuşacağını merak ediyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Urrigon ateşler içinde gördüğü rüyalara musallat oldu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ölüsün Urri, diye düşündü Aeron. Uyu şimdi, çocuk ve beni daha fazla rahatsız etme. Yakında sana katılacağım. Aeron ne zaman dua etse, bacaksız büyücü tuhaf sesler çıkarıyordu ve arkadaşı vahşiçe, kendi tuhaf doğulu dilinde konuşuyordu. Küfür mü dua mı ettikleri belli değildi. Rahipler de bazen yumuşak sesler çıkarıyorlardı ama anlayabileceği sözlerle değildi. Aeron dillerinin kesildiğinden şüphe ediyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron tekrar geldiğinde saçları tam kaşlarının üstünde bitiyordu ve dudakları o kadar maviydi ki neredeyse siyah denebilirdi. Yosunlu Tahta Tacı’nı takmamıştı. Onun yerine uçları köpekbalığı dişinden yapılmış demir bir taç vardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ölü olan ölemez.” dedi Aeron sertçe. “Daha önce ölümü tatmıştır ve ondan bir daha korkmaz. Boğulmuştur ama çelik ve ateşle yeniden yükselir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Aynısını yapar mısın kardeşim?” diye sordu Euron. “Sanmıyorum. Bence, eğer seni boğarsam, boğulmuş kalırsın. Tüm tanrılar yalan ama seninki komik. Soluk, beyaz bir şey, bir insana benziyor ve organları kabarık ve şişmiş, balık yüzünü kemirirken saçları suda yüzüyor – hangi aptal böyle bir tanrıya tapar ki?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O senin de tanrın.” diye ısrar etti Buharsaçlı. “Öldüğünde seni sertçe yargılayacak Kargagöz. Sonsuzluğu bir sümüklüböcek olarak geçireceksin, kendi karnında büzülüp kendi bokunu yiyeceksin. Eğer kendi kanını öldürmekten korkmuyorsan, boğazımı kes ve işimi bitir. Senin çılgın övünmelerinden bıktım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kendi kardeşimi öldürmek mi? Kanımın kanını? Quellon Greyjoy’un testislerinden doğan kardeşimi? O zaman zaferlerimi kim paylaşacak? Zafer yanında sevdiklerin olduğunda daha tatlıdır.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zaferlerin boş. Kalkanlar’ı elinde tutamazsın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden onları elimde tutmak isteyeyim ki?” Kardeşinin gülümseyen gözleri fener ışığında parladı, mavi ve cesurdu, ayrıca kötülükle doluydu. “Kalkanlar amacıma hizmet etti. Onu bir elimde aldım ve diğeriyle geri verdim. Büyük bir kral cömerttir kardeşim. Onları tutmak artık yeni lordlarının işi. Bu kayaları ele geçirmenin şanı sonsuza kadar benim olacak. Adalar düştüğünde ise hediyelerimi büyük bir hevesle kabul eden dört aptalın hatası olacak.” Daha da yaklaştı. “Dargemilerimiz Mander kıyılarında yağma yapıyor, hatta Arbor’a ve Redwyne Boğazı’na kadar ilerliyorlar. Eski usul kardeşim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Delilik. Serbest bırak beni.” diye emretti Aeron Buharsaçlu sert bir sesle. “Ya da tanrının öfkesini üzerine çek.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Islanmış deri ve bir şarap kadehi çıkardı. “Yüzünde susamış bir ifade var.” dedi kadehi doldururken. “Bir içkiye ihtiyacın var. Bir tadım akşam gölgesine.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır.” Aeron yüzünü döndürdü. “Hayır dedim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben de evet dedim.” Euron kafasını, saçından tutarak çekti ve içkiyi zorlayarak ağzından aşağı boşalttı. Aeron kafasını sallayarak ağzını kenetli tutmaya çalışsa da, sonunda boğulmak veya yutmak zorundaydı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Rüyalar bu kez daha kötüydü. Dargemileri kaynayan, kan kırmızısı bir denizde başıboş ve yanarken gördü. Kardeşini yine Demir Taht’ta görüyordu, ama Euron artık insan değildi. Daha çok bir kalamara benziyordu, babası derinlerdeki kraken olan bir canavar gibiydi. Yüzünde burulmuş dokunaçlar vardı. Arkasında bir kadın silüeti görünüyordu, uzun ve korkutucuydu, elleri soluk alevle yanıyordu. Cüceler eğlenceleri için hoplayıp zıplıyorlardı, dişi ve erkek, cinsel bir şölene hapsedilmiş, birbirlerini ısırıp parçalaıyorlardı ve Euron’la eşi gülüyor, gülüyor ve gülüyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aeron boğulduğunu da gördü. Boğulmuş Tanrı’nın ıslak salonlarına gitmek bir lütuf olsa da en inançlılar bile ağızları, burunları ve ciğerleri suyla dolup nefes alamadıklarında dehşete kapılıyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üç defa uyandı Buharsaçlı ama üçünde de gerçekten uyanmamıştı. Sadece rüyanın başka bir bölümünü görüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ama en sonunda odanın kapısı açıldı ve elinde yemek yerine bir tomar anahtarla giren dilsiz elinde bir fener tutuyordu. Işık fazla parlak olsa da Aeron ne anlama geldiği konusunda endişe ediyordu. Parlak ve korkunç. Bir şey değişmişti. Bir şey olmuştu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Getirin onları.” dedi yarı tanıdık bir ses karanlık bir kasvet içerisinde. “Çabuk olun, onun nasıl olduğunu biliyorsunuz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘Ah, biliyorum. Onu çocukluğumdan beri tanıyorum.’</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir septon zincirleri çözülürken korktuğunu belirten bir ses çıkardı. Yarı boğulmuş, konuşma teşebbüsüne benzeyen bir ses. Bacaksız büyücü kara suya bakarken dudakları dua ediyor gibi görünüyordu. Dilsiz adam Aeron için geldiğinde, mücadele etmeye çalıştı ama organlarında hiç gücü kalmamıştı. Onu susturmaya bir yumruk yetti. Zincirleri çözüldü ve adım atmaya çalıştığında eski bacakları kıvrıldı. Hiçbir mahkumun durumu yürümeye uygun değildi. En sonunda dilsiz adamlar daha fazla dilsiz çağırmak zorunda kaldılar. İkisi Aeron’ı kollarından kavradı ve onu spiral merdivenden sürükledi. Çıktıkça bacakları, bıçaklanmış gibi acı veriyordu. Bağırmamak için dudaklarını ısırdı. Rahip, arkasındaki büyücülerin konuştuğunu duydu. Septon arkada aksırıp tıksırırarak yürüyordu. Merdivenin her dönüşünde etraf daha da aydınlandı ve en sonunda sol duvarda bir pencere göründü. Taştaki bir delikten başka bir değildi ve bir el bile zorlukla sığardı ama gün ışığının girebilmesi için yeterliydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Altın gibi, diye düşündü Buharsaçlı. Çok güzel.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Onu basamaklardan gün ışığına çektiklerinde yüzünde bir ılıklık hissetti ve yanaklarından yaşlar süzüldü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Deniz. Denizi koklayabiliyorum. Boğulmuş Tanrı beni terk etmedi. Deniz beni tekrar bir bütün yapacak. Ölen bir daha ölemez, ancak yeniden doğar, daha güçlü, daha zorlu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Beni suya götürün.” diye emretti, sanki hala Demir Adalar’da ve boğulmuş adamlarıyla sarılıymış gibi ama dilsizler ağebeyinin yaratıklarıydı ve ona dikkat etmediler.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Onu kirişlerinden cesetler sarkan, meşalelerle aydınlanan basamaklı bir yoldan geçirdiler, dönerek ve sallanarak. Euron’un tutsaklarından bir düzinesi salonda toplanmıştı, cesetlerin altında şarap içiyorlardı. Sol-elli Lucas Codd onur koltuğunda oturuyordu, ipek bir gobleni sırtına pelerin niyetine geçirmişti. Yanında Kızıl Kürekçi vardı ve daha ileride de Ziftsuratlı John Meyer, Taşkafa ve Ruggin Tuzsakal duruyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu ölüler kim?” diye sordu Aeron talepkar bir şekilde. Dili o kadar şişmişti ki sözcükler paslı bir fısıltı gibi çıkmıştı, bir farenin rüzgarda çıkardığı ses kadar zayıftı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu kaleyi savunmaya çalışan lorda yardım edenler, onun akrabaları.” dedi Torwald Bozdiş, ağabeyinin başka bir kaptanına ait olan ses, en az Kargagöz kadar kötü bir yaratıktı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Domuzlar.” dedi başka kötücül bir yaratık olan, Kızıl Kürekçi dedikleri. “Burası onların adasıydı. Bir kaya, Arbor’a yakın. Bizi tehdit etmeye kalktılar homurdanarak[1]. Redwyne homurdandı, Hightower homurdandı, Tyrell homurdandı, homurdandı, homurdandı. Biz de onları ciyaklayarak cehenneme yolladık.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arbor. Boğulmuş Tanrı Aeron Buharsaçlı’yı ikinci bir hayatla ödüllendirene kadar Demir Adalar’dan o kadar uzağa gitmemişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Burası benim yerim değil. Ben buraya ait değilim. Boğulmuş adamlarımın arasında olmalıyım, Kargagöz’e karşı vaaz vermeliyim.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tanrılarınız aşağıda size iyi davrandı mı?” diye soru Sol-elli Lucas Codd.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Büyücülerden biri çirkin doğulu diliyle bir cevap verdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hepinize lanet olsun.” dedi Aeron.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lanetlerin burada bir işe yaramaz rahip.” dedi Sol-elli Lucas Codd. “Kargagöz senin Boğulmuş Tanrı’nı güzel besledi ve kurbanlarla şişmanlattı. Sözcükler rüzgardır ama kan güçtür. Denize binlercesini verdik ve o da bize zafer verdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kendini kutsanmış say Buharsaçlı.” dedi Taşkafa. “Denize dönüyoruz. Redwyne Filosu yaklaştıkça yaklaşıyor. Rüzgar, Dorne’u geçerken onlardan yana değildi ama sonunda Eski Şehir’deki yaşlı kadını teşvik edecek kadar yaklaştılar. Yani artık Leyton Hightower’ın oğulları Fısıldayan Şarkı’ya doğru indiler, bizi arkadan yakalayabilme umutlarıyla.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Arkadan yakalanmak ne demek biliyorsun, değil mi?” dedi Kızıl Kürekçi gülerek.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onları gemilere götürün.” diye emretti Torwald Bozdiş.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve böylece Aeron Buharsaçlı tuzlu denize geri döndü. Onlarca dargemi kalenin aşağısındaki iskelede toplanmıştı, çoğu da kıyıda demirlemişti. Pek çok tanıdık sancak direklerinden sallanıyordu, Greyjoy’un krakeni, Winch’in kanlı ayı, Goodbrothers’un savaş borusu. Ama gemilerin kıç tarafında rahibin daha önce hiç görmediği sancaklar vardı. İki karganın eşlik ettiği bir demir tacın altında siyah gözbebekli kırmızı bir göz. Onların ötesinde pek çok ticaret gemisi sakin turkuaz denizde yüzüyordu. Coglar, carracklar, balıkçı tekneleri, hatta devasa bir cog da vardı, şişmiş bir ekmek ve devasa bir su canavarı gibiydi. Buharsaçlı onların savaş ganimeti olduğunu biliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron Kargagöz Sükunet’in gövdesinde, siyah işlemeli ve Aeron’un hayatı boyunca görmediği bir zırhla örtülü duruyordu. Duman kadar siyahtı ama Euron onu en ince ipek kadar rahat giyiyordu. İşlemeler kırmızı altınla sivrilmişti ve hareket ettikçe parıldıyor ve ışık saçıyordu. Metaldeki kalıp seçilebiliyordu. Kıvrımları, kabartmalar ve gizemli semboller çeliğe işlenmişti. Valyria çeliği olduğunu biliyordu Buharsaçlı. Zırhı Valyria çeliğiydi. Bu tarz şeyler yüzyıllar önce, Kıyamet’in öncesinde biliniyordu ama o zamanlar bile bir krallığa bedeldi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Euron yalan söylememişti. Valyria’ya gitmişti. Delirdiğine saşmamak gerekirdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri.” dedi Torwald Bozdiş. “Rahipleri getirdim. Onlarla ne yapılmasını istiyorsunuz?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Pruva’ya bağlayın onları.” diye emretti Euron. “Kardeşimi Sükunet’e. Birini kendine al. Diğerleri için zar atın. Herbiri bir gemiye. Bırakalım da dalgaları hissetsinler, Boğulmuş Tanrı’nın ıslak ve tuzlu öpücüğünü.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu defa dilsizler onu beraberinde sürüklemedi, onun yerine Sükunet’te, pruvadaki figürün altına bağladılar. Çıplak bir bakireydi figür, ince ama güçlü, uzanmış kolları ve rüzgarın dağıttığı saçları vardı ama burnunun altında bir ağız yoktu. Aeron Buharsaçlı’yı ıslandığı zaman çekecek deri şeritlerle bağladılar. Sadece sakalı ve kumaştan kıyafetiyle örtülüydü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargagöz bir emir verdi. Siyah yelkenler yükseltildi. İpler kesildi ve Sükunet kürekçibaşının yavaş davul sesleriyle yavaşça kıyıdan uzaklaştı. Kürekler suyu çalkalayarak yükseldi, daldı ve tekrar yükseldi. Üstlerinde bir kale yanıyordu. Alevler açık pencerelerden taşıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hepsi denizde açıldıklarında Euron ona döndü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşim.” dedi. “Perişan görünüyorsun. Sana bir hediyem var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İki piç oğluna işaret etti ve oğulları bir kadını sürükleyerek pruvadaki figürün diğer yanına bağladılar. Ağızsız bakire kadar çıplaktı, pürüzsüz karnı taşıdığı çocukla birlikte daha yeni büyümeye başlamıştı, yanakları ağlamaktan kızarmıştı. Kız, çocuklar bağları güçlendirirken mücadele etmedi. Saçları yüzüne kadar iniyordu ama Aeron onu zaten tanıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Falia Çiçek.” diye seslendi. “Cesur ol kızım. Hepsi yakında bitecek. Ve birlikte Boğulmuş Tanrı’nın ıslak salonlarında ziyafet çekeceğiz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kız başını kaldırdı ama cevap vermedi. Cevap verecek bir dili olmadığını biliyordu Buharsaçlı. Dudaklarını yaladı ve tuzun tadını aldı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">[1] Orijinal metinde domuz sesi olan “oink” kullanılmıştır. Domuz sesi dilimizde homurdanmak olduğundan, o şekilde çevirdim.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzârları "Arianne POV II]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=44</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:23:10 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=44</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantazya.org/the-winds-of-winterdan-yeni-on-okuma-arianne/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTAZYA </a>sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gazap Burnu’nun güney kıyısında, denizde hırsızlık yapan Dornelu yağmacıları uyarmak amacıyla kadim günlerde inşa edilen taştan gözcü kuleleri yükseliyordu. Kulelerin etrafına köyler kurulmuştu. Bunlardan çok azı şehirlere dönüşmüştü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gökdoğan, Ağlayan Şehir’de, bir zamanlar Genç Ejder’in cesedinin Dorne’dan eve dönerken üç gün boyunca kaldığı yerde demir atmıştı. Şehrin güçlü, tahtadan yapılma duvarlarında dalgalanan bayraklar hala Kral Tommen’ın geyik ve aslanını gösteriyor, burada en azından Demir Taht’ın hükmünün geçtiğini belirtiyordu. Gemiden inerken, “Konuştuklarınıza dikkat edin.” diye uyardı refakatçilerini Arienne. “Kral’ın Şehri’nin bu yoldan geçtiğimizi öğrenmemesi en iyisi olur.” Eğer Lord Connington’un isyanı bastırılırsa, Dorne’un Arienne’i ona ve hak iddiasında bulunan adamla görüşmeye gönderdiğinin bilinmesi onlar için iyi olmazdı. Babasının ona öğretmede zorluk yaşadığı başka bir ders de buydu; tarafını dikkatlice, ve yalnızca kazanacak olurlarsa seçmelisin.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Her ne kadar fiyatları geçen senekinden beş kat daha pahalı olsa da, at satın almakta zorlukla karşılaşmamışlardı. “Yaşlı ama sapasağlamlar” diye iddia etti seyis. “Fırtına Burnu’nun bu kısmında bunlardan daha iyilerini bulamazsınız. Akbaba’nın adamları karşılarına çıkan her atı ve katırı ele geçiriyor. Öküzleri de öyle. Ödeme istediğinde bazıları bir kağıdı damgalayacaktır, ama bazıları da karnını deşip sana bir avuç dolusu kendi bağırsağınla ödeme yapacaktır. Eğer onlara rastlarsanız, laflarınıza dikkat edip atlarınızı teslim edin.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şehir üç hanı kapsayacak kadar büyüktü ve hepsinin ortak odaları söylentilerle dolup taşıyordu. Arianne, duyabilecekleri şeylerden ötürü, hanların her birine adamlarını yolladı. Kırık Kalkan’da, Daemon Kum’a Holf of Men’deki büyük septin, denizden gelen yağmacılar tarafından yakılıp yağmalandığı, ve Maiden Isle’daki Anne’nin tapınağındaki yüz rahibe adayının köleleştirildiği söylendi. Loon’da, Joss Hood genç Ser Addarn, yaşlı Lord Whitehead’in oğlu ve varisinin de içlerinde bulunduğu elli adam ve çocuğun Ağlayan Şehir’den Akbaba Tüneği’ndeki Jon Connington’a katılmak için kuzeye yola çıktıklarını öğrendi. Ama haklı bir biçimde isim verilmiş Sarhoş Dornelu’da, Feathers adamların Akbaba’nın Kızıl Ronnet’in kardeşini öldürdüğünü ve bakire kız kardeşine tecavüz ettiğini konuştuklarını duydu. Kız kardeşinin onuruna leke sürülmesinin ve kardeşinin ölümünün intikamını almak için Ronnet’in bizzat kendisinin güneye doğru hızla yola çıktığı söyleniyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece Arianne duyduğu ve gördüğü her şeyi babasına anlatmak için kuzgunlarından ilkini Dorne’a gönderdi. Refakatçileriyle birlikte, ertesi sabah güneşin ilk ışıkları Ağlayan Şehir’in kıvrak yolları ve siperli çatılarına düşerken Sisli Orman’a doğru yola çıktı. Kuşluk vaktinde, küçük köyler ve yeşil arazilerden kuzeye doğru giderlerken hafif bir yağmur yağmaya başladı. O zamana kadar, siçbir savaş izi görmemişlerdi, ama tekerlik izleri düşmüş yoldaki diğer bütün yolcular diğer yöne gidiyor gibi duruyor ve geçtikleri köylerdeki kadınlar onlara ürkek gözlerle bakıp çocuklarını yakınlarında tutuyorlardı. Daha da kuzeyde, arazilerin yolu eğimli tepelere ve eski ormanın kalın korularına açılıyor, yollar küçülüyor ve köylere daha az rastlanılıyordu..</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şafak, onları ıslak yeşil bir diyarda, derelerin ve nehirlerin karanlık ormanların içlerinden aktığı ve yerin çamur ile çürüyen yapraklardan oluştuğu yağmur ormanının kenarında buldu. Devasa söğüt ağaçları su yolları boyunca büyümüştü, Arieanne’ın daha önce gördüğünden çok daha büyüktüler, koca gövdeleri yaşlı bir adamın yüzü gibi çarpık ve budaklanmış ve gümüşi yosunlarla süslenmişti. Ağaçlar her tarafı kapatıp, güneşi engelliyordu; katran ağaçları ve kızıl sedirler, beyaz meşe ağaçları, kuleler ve devasa heykeller kadar dik ve uzun çam ağaçları, geniş yapraklı kızıl ağaçlar, kurtçuk ağaçları, ve hatta sağda solda yaban yürek ağaçları bile vardı. Dolaşık dallarının altında büyük miktarda eğrelti otu ve çiçekler bitmişti; sivripulunçlar, dişi eğrelti otları, çan çiçekleri ve and dantel bitkileri, eşekotu ve zehir öpücüğü bitkileri, kızılyaprak, ciğer otu, boynuz otları vardı. Mantarlar hem ağaç köklerinde hem de ağaçları gövdelerinde bitmişti ve yağmura yakalanan benekli ellere benziyordu. Diğer ağaçlar da yeşil, gri ya da kırmızı ve bazen de parlak mor renkli yosunlarla kaplıydı. Likenler her bir taşı ve kayayı kaplamıştı.Şapkalı mantarlar çürüyen kütüklerin yanında çoğalmıştı. Havaya yeşillik hakimdi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne bir keresinde babası ile Üstat Caleottenin bir septonla Dorne Denizi’nin güney ve kuzey yakasının neden bu kadar farklı olduğunu tartıştıklarını duymuştu. Septon bunun denizin tanrısı ve rüzgarın tanrıçasının kızını çalıp, onların sonsuz düşmanlığını kazanan ilk Fırtına Kralı, Durran Tanrıkederi’nin yüzünden olduğunu düşünüyordu. Prens Doran ve üstat daha çok rüzgar ve denizden dolayı olduğunu düşünüyor ve Yaz Denizi’nde oluşan büyük fırtınaların Gazap Burnu’na vurmadan önce kuzeye giden nemi nasıl topladığıdan bahsediyorlardı. Arianne babasının, fırtınaların tuhaf bir sebepten dolayı hiçbir zaman Dorne’a vurmadığını söylediğini hatırladı. “Neden öyle olduğunu biliyorum.” diye cevap verdi septon. “Bir Dornelu asla iki tanrının kızını çalmamıştır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yolculuk burada Dorne’da olduğundan çok daha yavaştı. Düzgün yollar yerine, oraya buraya kıvrılan, yosun kaplı kayalarla dolu yarıklardan ve böğürtlen çalılarıyla tıkanmış derin dağ geçitlerinden geçen patikalarda yolculuk ediyorlardı. Bazen yol tamamen yitip gidiyor, ya bataklığa batıyor ya da otların arasında kaybolarak Arianne ve refakatçilerini suskun ağaçlar arasından kendi yollarını bulmaya zorluyordu. Yağmur hala kararlı ve yavaş bir biçimde yağıyordu. Yapraklardan damlayan suların sesi her taraflarını kuşatıyor ve bazen de her bir mil civarında diğer bir şelalenin müziği onlara sesleniyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Orman aynı zamanda mağaralarla da doluydu. İlk gecelerinde, ıslanmaktan korunmak için onlardan birine sığındılar. Dorne’da sıklıkla karanlık çöküp, mehtap kumları gümüş rengine çevirdiğinde yolcululuk ederlerdi ama yağmur ormanı çok fazla sis, yarık ve obruklarla kaplıydı ve etraf ağaçların altındaki zift gibi, ayın yalnızca bir anı olarak kalacağı kadar karanlıktı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Feathers bir ateş yakıp Ser Garibald’ın yolda bulduğu biraz mantar ve yaban soğanlarının yanında getirdiği bir çift tavşanı pişirdi. Yemeklerini yedikten sonra Elia Kum bir dal ile biraz yosunu meşaleye çevirip mağaranın derinliklerini keşfetmeye gitti. “Çok uzağa gitmediğinden emin ol.” dedi ona Arianne. “Bu mağaralardan bazıları oldukça derin, kaybolması da çok kolaydır.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prenses, Daemon Kum’a bir oyun daha kaybedip, Joss Hood’a karşı bir tane kazandıktanve ikisi Jayne Ladybright’a kuralları öğretmeye başladığında oynamayı bıraktı. Bu tarz oyunlardan bıkmıştı artık.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Nym ve Tyene çoktan Kral’ın şehrine varmış olmalılar, diye düşündü mağaranın ağıza bağdaş kurup yağan yağmuru izlemeye başlarken. Eğer varmamışlarsa bile, yakında orada olacaklardır. Deneyimli üç yüz mızrakçı da onların yanında Kemik Yolu üzerinden Summerhall harabelerini geçip kral yoluna gitmişti. Eğer Lannisterlar küçük tuzaklarını kral ormanında kurmayı denerlerse, Leydi Nym bunun bir felaketle sonuçlanmasını sağlayacaktır. Ve tabii avcıların avını yakalamamasını da. Prens Trystane, Prenses Myrcella’dan göyaşlarıyla dolu bir ayrılıktan sonra güvenli bir biçimde Güneş Mızrağı’nda kalmıştı. Bu bir kardeş sayılır, diye düşündü Arienne, ama peki eğer akbabayla değilse Quentyn neredeydi? Ejder gelini ile evlenmiş miydi? Kral Quentyn. Kulağa hala aptalca geliyordu. Bu yeni Daenerys Targaryen, Arieanne’den onlarca yaş küçüktü. Onun gibi bir hizmetçi sıkıcı, kitabi kardeşinden ne isteyebilirdi? Genç kızlar şeytani gülümsemeleri olan cesur şövalyeleri hayal ederdi, görevlerini her zaman yerine getiren ağırbaşlı çocukları değil. Yine de, Dorne’u isteyecektir.Eğer Demir Taht’a oturmayı umuyorsa, Güneş Mızrağı’nı alması gerekiyordu. Eğer bunun bedeli Quentyn olacaksa, ejder kraliçe bunu ödeyecekti. Ya o Connington’la birlikte Akbaba Tüneği’nde olsa, ve diğer Targaryen hakkındaki bütün bu şeyler kurnaz bir tezgah olsaydı? Kardeşi onun gayet de onun yanında olabilirdi. Kral Quentyn. Ona diz çökmem gerekecek mi?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bunu düşünmenin hiçbir faydası yoktu. Quentyn, ya kral olacak ya da olmayacaktı. Dua ederim ki, Dany ona kendi kardeşine davrandığından daha nazik davransın.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uyku vakti gelmişti. Ertesi gün kat edecekleri uzun yollar vardı. Anca yerleştiklerinde Arianne, Elia Kum’un keşfinden geri dönmediğinin farkına vardı. Kız kardeşleri eğer ona bir şey olursa beni yedi farklı yoldan öldürür. Jayne Ladybright kızın mağaradan çıkmadığına dair yemin etti, bu da hala orada bir yerlerde, karanlıkta gezindiği anlamına geliyordu. Seslenişleri onu ortaya çıkartmayınca, meşaleleri yapıp onu aramaktan başka yapılacak bir şey kalmamıştı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mağara, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar derin çıkmıştı. Refakatçilerinin kamp kurduğu ve atlarını bağladıkları taşlı girişin ötesinde, bir dizi kıvrak geçit daha da aşağıya gidiyor ve her taraflarında kara delikler bulunuyordu. Daha da içe doğru, duvarlar yine genişliyor ve arayanlar kendilerini bir kalenin büyük salonundan daha büyük olan uçsuz bucaksız kireçtaşı mağaralarda buluyordu. Bağırışları üstlerinden gürültülü bir biçimde uçan yarasaların yuvasını rahatsız etti, ama yalnızca belirsiz yankılar buna cevap verdi. Salonun kısa bir turu daha da ileriye giden üç geçidi ortaya çıkardı, bunlardan biri o kadar küçüktü ki el ve ayaklarının üstünde devam etmelerini gerektiriyordu. “Önce diğerlerini deneyeceğiz.” dedi prenses. “Daemon, sen benimle gel. Garibald, Joss, siz de diğerini deneyin.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne’in kendisi için seçtiği geçidin sarp ve yüz adım boyunca ıslak olduğu ortaya çıktı. Zemin sağlam değildi. Ayağı bir kez kaydığında, kaymasını önlemek için tutunması gerekiyordu. Geri dönmeyi birçok sefer düşünse de, ileride Sör Daemon’un meşalesini görüp onun Elia’yı çağırdığını duydu, bu yüzden de devam etti. Ve aniden kendini geçen seferkinden beş kat daha büyük, etrafı taş sütünlarla çevrilmiş bir mağarada buldu. Daemon Kum yanına gelip meşalesini kaldırdı. “Taşa nasıl şekil verildiğine bak.” dedi. “Şu sütünlar, ve oradaki duvar. Onları görüyor musun?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yüzler,” dedi Arianne. Onlara bakan o kadar çok hüzünlü göz vardı ki.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Burası Orman’ın Çocukları’na aitti.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bin yıl önce.” dedi Arianne kafasını çevirerek. “Şunu dinle. Bu Joss mu?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Öyleydi. O ve Daemon kaygan yamaçtan son az önceki hole giderken, diğer arayacıların Elia’yı bulduğunu gördü. Onların geçitleri kara bir havuzdan aşağıya iniyordu, orada beline kadar suya batmış olan kızı, kör beyaz balığı çıplak elleriyle yakalarken bulmuşlardı ve diktiği yerdeki meşalesi kızıl ve sisli bir şekilde yanıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ölebilirdin,” dedi Arianne ona, anlattığı hikayeyi duyunca. Elia’yı kolundan tutup salladı. “Eğer o meşale sönseydi karanlıkta yapayalnız, tıpkı bir kör gibi kalacaktın. Ne yaptığını sanıyordun sen?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İki balık tuttum,” dedi Elia Kum.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ölebilirdin,” dedi Arianne tekrar. Sözleri mağara duvarlarında yankılandı “…ölebilirdin… ölebilirdin … ölebilirdin…”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha sonra, yüzeye ulaşıp öfkesi yatıştığında prenses kızı yanına alıp oturttu. “Elia, bu son bulmalı.” dedi ona. “Artık Dorne’da değiliz. Kardeşlerinin yanında değilsin ve bu da bir oyun değil.” Güneş Mızrağı’na dönünceye dek hizmetçi rolünü oynayacağına dair söz vermeni istiyorum. Uysal, ağırbaşlı ve itaatkar olmanı istiyorum. Diline hakim olmalısın. Leydi Lance veya turnuvalar hakkında konuşmanı duymayacağım, babandan ya da kardeşlerinden bahsetmeyeceksin. Uğraşmam gereken adamlar paralı askerler. Bugün kendine Jon Connington ismini veren adama hizmet ediyorlar, ama ertesi gün gelince kolaylıkla Lannisterlara hizmet edebilirler. Bir paralı askerin gönlünü kazanmak için gereken tek şey altındır ve Casterly Kayası bundan mahrum değil. Eğer yanlış birisi kim olduğunu öğrenirse, rehin alınıp fidye için tutulabilirsin–“</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır,” dedi Elia sözünü keserek. “Karşılığında fidye isteyecekleri kişi sensin. Dorne’un varisi sensin, ben yalnızca kız bir piçim. Baban senin için sandıklarca altın verir. Benim babam öldü.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öldü ama unutulmadı,” dedi ömrünün yarısını babasının Prens Oberyn olmasını dileyen Arianne. “Sen bir Kum Yılanı’sın ve Prens Doran seni ve kardeşlerini zarardan uzak tutmak için her türlü bedeli öder.” Bu sonunda çocuğun yüzünü güldürmüştü. “Söz veriyor musun? Yoksa seni geri mi göndermeliyim?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yemin ediyorum.” Elia’nın sesi hiç de mutlu gibi gelmiyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Babanın kemikleri üzerine.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Babamın kemikleri üzerine.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu yemini tutacaktır, diye karar verdi Arianne. Kuzenini yanağından öpüp onu uykuya yolladı. Belki de onun maceralarından iyi bir şeyler gelirdi. “Şu ana kadar ne kadar vahşi olduğunu bilmiyordum.” diye yakındı Daemon Kum’a sonradan. “Neden babam onun sorumluluğunu bana yükledi? “İntikam?” diye sordu şövalye, bir gülümsemeyle.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üçüncü günün geç saatlerinde Sisli Orman’a ulaştılar. Ser Daemon, Joss Hood’u keşif yapması ve şu anda kalenin kimin elinde olduğunu öğrenmesi için önden gönderdi. Geri döndüğünde “Duvarların üstünde yirmi adam dolaşıyor, belki de daha fazla” diye rapor verdi. “Bir sürü araba ve vagon var. Ağr yükler içeri girip, dışarıya boş bir şekilde çıkıyor. Her kapıda muhafız var.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sancaklar?” diye sordu Arianne.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Altın. Hem kapıda hem de kalede.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hangi armayı taşıyorlardı?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Görebildiğim kadarıyla hiçbirini, ama rüzgar esmiyordu. Bayraklar sopalarından gevşek bir şekilde asılmıştı.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu endişelendirici bir durumdu. Altın Birlik’in sancakları altın renkli kumaştan yapılma ve arma ile süslemelerden yoksundu… ama Baratheon Hanesi’nin sancakları da aynı zamanda altındandı, gerçi onlarınki Fırtına Burnu’nun taçlı geyiğinin simgesini taşıyordu. Asılan altın sancaklar ikisi de olabilirdi. “Başka sancak var mıydı? Gümüş-gri?</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gördüklerimin hepsi altındı, prenses.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Başını salladı. Mistwood, Mertyns Hanesi’nin yerleşkesiydi, armaları büyük gri zemin üstünde büyük boynuzlu beyaz bir kuşu gösteriyordu. Eğer dalgalanan sancaklar onların değilse, söylentiler büyük ihtimalle doğruydu ve kale Jon Connington ve onun paralı askerlerinin eline geçmişti. “Riski almalıyız,” diye söyledi ekibine. Babasının temkinli davranması Dorne’un işine gelmişti, bunu kabul ediyordu, ama bu amcasının cüretkarlılığının zamanıydı. “Kaleye yürüyün.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sancağınızı açalım mı?” diye sordu Joss Hood.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Henüz değil.” dedi Arianne. Çoğu yerde, prensesi oynamak onun yararına olmuştu, ama olmadığı bazı yerler de vardı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kale kapılarının yarım mil uzağında, deri yelek ile çelik miğfer giyen üç adam ağaçların arasından ortaya çıkarak yollarını kesti. İçlerinden ikisi arbalet ve yara izleri taşıyordu. Üçüncüsü yalnızca nahoş bir gülümsemeyi kuşanmıştı. “Peki ya sizler nereye gidiyorsunuz, güzellerim?” diye.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sisli Orman’a, efendini görmeye.” diye cevap verdi Daemon Kum.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Güzel cevap” dedi gülümseyen. “Bizimle gelin.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sisli Orman’ın yeni paralı asker efendileri kendilerine Genç John Mudd ve Chain adını veriyordu. Söylediklerine göre, ikisi de şövalyeydi. Hiçbiri Arianne’nin daha önce gördüğü bir şövalye gibi davranmıyordu. Mudd tepeden tırnağa kahverengi giyinmişti, ten rengi ile aynıydı ama bir çift altın küpe kulaklarından sallanıyordu. Muddların bin yıl önce Üç Dişli Mızrak’ta kral olduğunu biliyordu, ama bu adamda soylu olan hiçbir şey yoktu. Bilhassa da genç değildi, ama görünüşe bakılırsa babası da aynı zamanda Yaşlı John Mudd olarak bilindiği Altın Birlik’te hizmet etmişti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Chain’in boyu Mudd’ın yarısı kadardı, geniş gövdesinde belinden omuzuna kadar giden bir çift zincir vardı. Mudd kılıç ve hançer kullanırken, Chain göğsünden geçen zincirlerden iki kat kalın ve ağır olan bir buçuk metrelik demir zincilerlerden başka bir silah taşımıyordu. Onları bir kırbaç gibi tutuyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Adamlar sert, kaba saba ve konuşması düzgün olmayan insanlardı, serbest birliklerde uzun yıllar hizmet verdiklerini gösteren yaralara ve kırışmış yüzlere sahiptiler. “Askerler.” diye fısıldadı Ser Daemon onları gördüğünde. “Onlar gibilerini daha önceden de tanıdım.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne bir kez ismini ve amaçlarını onlara açıkladığında, askerlerden ikisi yeterince misafirperver davrandı. “Bu gece kalacksınız.” dedi Mudd. “Hepinize yetecek kadar yatak var. Sabah olduğunda size yeni atlar ve ne kadar erzağa ihtiyacınız varsa verilecek. Leydimin üstadı geldiğinizi onlara bildirmek için Akbaba Tüneği’ne bir kuzgun gönderebilir.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onlar kim oluyor peki?” diye sordu Arianne. “Lord Connington mu?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Paralı askerler birbirlerine baktılar. “Yarı-üstat” dedi John Mudd. “Tünek’te bulacağınız kişi o.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Griffin’in ve ordusu ilerliyor.” dedi Chain.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nereye?” diye sordu Ser Daemon.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Söylemek bize düşmez.” dedi Mudd. “Chain, diline hakim ol.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Chain homurdandı. “O Dorne’dan. Neden bilmesin ki? Bize katılmaya geldi, öyle değil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Buna henüz karar verilmedi, diye düşündü Arianne Martell, ama konuyu daha fazla uzatmamanın en iyis olduğu hissine kapıldı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Akşam olduğunda onlara Baykuşlar Kulesi’nin en tepesindeki odada güzel bir yemek sunuldu ve o yemeğe Leydi Mertyns ve üstadı da katıldı. Kendi kalesinde bir tutsak olmasına rağmen, yaşlı kadın dinç ve neşeli görünüyordu. “Oğullarım ve torunlarım, Lord Renly sancaktarlarını çağırdığında gitti.” diye söyledi prensese ve onun yanındakilere. “O zamandan beri onlarla görüşmüyorum, yine de zaman zaman bana bir kuzgun gönderiyorlar. Torunlarımdan birisi Karasu’da bir yara almış, ama şimdiye dek iyileşmiştir. Yakın zamanda buraya dönüp bu haydut sürüsünü asmalarını bekliyorum.” dedi masanın karşısındaki Mudd ve Chain’e ördek budu sallayarak.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bizler hırsız değiliz.” dedi Mudd. “Avcıyız.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Avludaki bütün o yiyecekleri satın mı aldınız?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ormandan topladık.” dedi Mudd. “Sıradan halk her zaman büyüyebilir. Biz, senin haklı kralına hizmet ediyoruz, ihtiyar kocakarı.” Bundan hoşlanıyormuş gibi gözüküyordu. “Şövalyelerine karşı daha nazik konuşmayı öğrenmelisin.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer ikiniz şövalyeyseniz, ben de hala bakireyim demektir.” dedi Leydi Mertyns. “Ve istediğim gibi konuşurum. Ne yapacaksınız, öldürecek misiniz beni? Zaten çok uzun bir hayat sürdüm.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Princess Arianne, “Size iyi davranıldı mı, leydim?” diye sordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Henüz tecavüze uğramadım, eğer sorduğun şey bu ise.” dedi yaşlı kadın. “Hizmetçi kızların bazıları daha şanssızdı. Evli veya değil, bu adamlar ayrım yapmaz.“</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kimse tecavüz etmiyor.” diye dayattı Genç John Mudd. “Connington buna izin vermiyor. Emirlere uyuyoruz.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Chain başını salladı.. “Bazı kızlar ikna edilmiş olabilir, belki de. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tıpkı sıradan halkımızın size bütün ekinlerini vermeye ikna edilmesi gibi. Kavunlar ya da bekaretler, sizin için hepsi aynı sayılır. Eğer isterseniz, onu alırsınız.” Leydi Mertyns, Arianne’e döndü. “Eğer şu Lord Connington’u görmeye gideceksen, ona annesini tanıdığımı ve kadının utanç içinde olacağını söyle.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Belki de söylerim, diye düşündü prenses. O gece babasına ikinci kuzgununu yolladı. Arianne, bitişiğindeki odadan boğuk bir gülüş sesini duyduğunda odasına gitmek üzereydi. Duraklayıp, bir anlığına dinledi, ve kapıyı açıp içeri girdiğinde Elia Kum’u pencere önüne kıvranmış ve Feathers’ı öperken buldu. Feathers, prensesin orada durduğunu gördüğünde zıplayıp ayağa kalktı ve kekelemeye başladı. Her ikisinin de kıyafetleri hala üstündeydi. Arianne, Feathers’ı keskin bir bakış ve “Git” sözüyle gönderirken bu sebepten birazcık rahatladı. Daha sonra Elia’ya döndü. “Senden iki kat daha yaşlı. Bir hizmetçi. Üstatlar için kuşların boklarını temizliyor. Elia, ne aklından ne geçiyordu?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yalnızca öpüşüyorduk. Onunla evlenmeyeceğim.” Elia kollarını küstah bir biçimde göğüslerinin altında birleştirdi. “Daha önce bir çocuğu öpmediğimi mi sanıyorsun?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Feathers bir adam. Hizmetçi bir adam, ama yine de bir adam. "Kendi bekaretini Daemon Sand’e verdiğinde Elia ile aynı yaşta olduğu gerçeği prensesin gözünden kaçmadı. “Ben senin anne değilim. Dorne’a döndüğümüzde dilediğin kadar çocuğu öpebilirsin ama şu an burası… öpüşmelerin yeri ve zamanı değil, Elia. Uysal, ağırbaşlı ve itaatkar dedin. Buna namusluyu da eklemem gerekiyor mu? Babanın kemikleri üzerine yemin etmiştin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hatırlıyorum.” dedi Elia, sesi azarlanmış biri gibi çıkıyordu. “Uysal, ağırbaşlı ve itaatkar. Onu bir daha öpmeyeceğim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sisli Orman’dan Akbaba Tüneği’ne giden en kısa yol yağmur ormanın yeşil, en iyi zamanlarda yavaş yağan yağmurlu kalbinden geçiyordu Arianne ve refakatçileri için yol en iyi şekilde sekiz gün sürmüştü. Ağaçların tepesine kırbaçlarcasına ve kararlı bir biçimde yağan yağmurun müziğinde yolculuk ettiler, yine de büyük yaprakların sancaklarında o ve atlıları şaşırtıcı bir biçimde kuru kalmayı başardı. Chain onlara kuzeye yaptıkları yolculuğun ilk dört gününde bir vagon dizisi ve on adamıyla beraber eşlik etti. Mudd’tan uzak kalınca daha açık sözlü davranmaya başladı ve Arianne onu hayat hikayesini anlatması için cezbedebildi. En büyük övünç kaynağı Kara Ejderha ile Kızıl Çimen Alanı’nda savaşan ve dar denizi Acıçelik ile birlikte geçen büyük büyükbabasıydı. Chain’in kendisi ise birlikte doğmuş ve paralı asker olan babasının bir takipçisi tarafından büyütülmüştü. Ortak Dil’i konuşmak için yetiştirilmiş ve kendisini bir Batıdiyarlı olarak görse de, şu ana dek Yedi Krallık’ın hiçbir noktasına ayak basmamıştı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üzücü ve tanıdık gelen bir hikaye, diye düşündü Arianne. Adamın hayatı aynı geçmişti, savaştığı yerlerin, karşılaştığı ve yendiği düşmanların ve aldığı yaraların uzun bir listesi. Prenses konuşmasına izin verdi, zaman zaman sözünü bir kahkaha veya bir dokunuş ya da etkilendiğini belirten bir soruyla kesti. Mudd’ın zarlarla olan yeteneğinden, İki Kılıç ve kızıllara karşı olan düşkünlüğü, bir keresinde birinin nasıl da Harry Strickland’ın en sevdiği filiyle kaçtığını, Küçük Kedicik ve şanslı kedisini ve Altın Birlik’teki insanlarla görevlilerinin marifetleri ve kusurları hakkında ihtiyaç duyduğundan çok daha fazlasını öğrendi. Ama dördüncü günde, ihtiyatsız konuştuğu bir anda, Chain ağzından “…Fırtına Burnu’nu bir kez aldık mı…” sözünü kaçırdı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prenses buna yorum yapmadan konuyu savuşturdu, yine de hatırı sayılır bir süre duraklamasına yol açmıştı. Fırtına Burnu. Bu akbaba denen herif cesur birisi gibi gözüküyor. Ya da bir aptal. Baratheon Hanesi’nin üç asırdır, ondan binlerce yıl önce de kadim Fırtına Kralları’nın meskeni olan Fırtına Burnu’nun aşılamaz olduğu söylenirdi. Arianne adamların diyardaki en güçlü kalenin hangisi olduğu konusunda tartıştığını duymuştu. Bazısı Casterly Kayası, bazısı Arryn’in Eyrie’sini, bazısı donmuş kuzeydeki Kışyarı olduğunu söylerdi ama Fırtına Burnu’ndan da hep bahsedilirdi. Efsanelere göre kalenin, intikam arayışı içinde olan tanrının gazabına dayanmak için Mimar Brandon tarafından inşa edildiği söylenirdi. Duvarları Yedi Krallık’takilerin en yükseği ve en güçlüsüydü, kalınlık bakımından on iki ila yirmi dört metreyi bulurdu. Görkemli penceresiz kulesi, Eski Şehir’in Yüksek Kulesi’nin yarı boyundan daha kısaydı, ama basıldığı yerde dimdik yükselirdi, duvarları da Eski Şehir’de bulunanlardan üç kat daha kalındı. Hiçbir kuşatma kulesi Fırtına Burnu’nun mazgallarına erişecek kadar yüksek değildi; ister katapult isterse de mancınık olsun, hiçbiri devasa duvarlarında gedik açmayı umamazdı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Connington kuşatma yapmayı mı düşünüyordu? diye düşündü. Ne kadar adamı olabilirdi ki? Kale düşmeden çok önce, Lannisterlar o tür bir kuşatmayı kıracak bir ordu gönderirdi. O da umutsuz bir durum.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece Ser Daemon’a Chain’inin söylediklerini anlatınca İnayet Piçi’nin aklı onunki kadar karışmış gözüküyordu. “En son duyduğumda Fırtına Burnu’nu hala Lord Stannis’e sadık olan adamlar tutuyordu. Connington’un ona da savaş açmak yerine, başka bir isyancıyla dava arkadaşlığı yapacağını düşünmen gerekir.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Stannis ona yardım etmekten çok uzak” diye düşündü Arianne. “Lordu ve garnizonu uzak diyarlardaki savaştayken ufak birkaç kaleyi ele geçirmek bir şeydir, ama eğer Lord Connington ve kukla ejderhası bir şekilde diyardaki en güçlü kalelerden birini ele geçirmeyi başarırsa…“</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“…diyarın onu ciddiye alması gerekir.” diyerek tamamladı Ser Daemon. “Ve Lannisterlardan hazzetmeyen bazıları onun sancağı altına üşüşebilir.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece Arianne babasına başka bir not daha yazdı ve onu Feathers’a vererek üçüncü kuzgunuyla yolladı. Genç John Mudd da görünüşe bakılırsa kuzgunlarını gönderiyordu. Dördüncü günün akşamında, Chain ve vagonlarının onlardan ayrılmasının üstünden uzun bir süre geçmeden Arianne ve refakatçileri Akbaba Tüneği’nden gelen bir paralı asker birliği ile karşılaşmıştı, birlik Arianne’in daha önce görmediği en garip canlı tarafından yönetiliyor, parmakları boyanmış ve kulaklarındaki mücevherler parlıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Lysono Maar Ortak Dili oldukça iyi konuşuyordu. “Altın Birlik’in gözü ve kulağı olma şerefine sahibim, prenses.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Şey gibi görünüyorsun…” tereddüt etti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“…bir kadın gibi mi?” Güldü. “Ama öyle değilim.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“ …bir Targaryen gibi.” diye diretti Arianne Gözleri solgun leylak renginde, saçları ise altın ve beyaz rengindeki bir şelale gibiydi. Yine de onda tüylerini diken diken edecek bir şey vardı. Viserys böyle mi görünüyordu? diye merak ederken buldu kendini. Eğer öyleyse belki de ölmesi iyi olmuştur.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gururum okşandı. Targaryen Hanesi’ndeki kadınların dünyada eşi benzerinin bulunmadığı söyleniyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Peki ya Targaryen Hanesi erkeklerinin?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, daha da güzeller. Gerçi, doğruyu söylemek gerekirse, onlardan yalnızca birini gördüm.” Maar onun elini kendi elinin üstüne koydu ve bileğini hafifçe öptü. “Sisli Orman buraya geleceğinize dair haber verdi, tatlı prenses. Sizi Tünek’e eşlik etmekten onur duyarız, ama korkarım ki Lord Connington ile genç prensimizi kaçırdınız.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Savaşa mı gittiler?” Fırtına Burnu’na mı?</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Doğrudur.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Lysli, Chain’den oldukça farklı bir adamdı. Bu adamın ağızından hiçbir şeyi kaçırmayacağını fark etti Arianne, onun eşlik ettiği sürede geçen yetersiz bir kaç saatte. Maar yeterince konuşkandı, ama konuşurken hiçbir şey söylememe sanatında oldukça ustalamıştı. Onunla gelen süvarilere gelince, kendi adamlarının onlardan edinebilecekleri bilgiler için oldukça suskun davranacaklar gibiydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne onunla açıkça karşılaşmaya karar verdi. Sisli Orman’dan çıkmalarının beşinci gününün akşamında, asmalar ve bataklıklarla çevrili eski yıkılmış bir kalenin kalıntılarının yanında kamp yaptıklarında, onun yanına kuruldu ve, “Yanınızda filler olduğu doğru mu?” diye sordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Birkaç tane.” dedi Lysono Maar, yüzünde bir gülümsemeyle omuz silkerek.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya ejderhalar? Kaç tane ejderhanız var?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yani çocuğu kastediyorsunuz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Prens Aegon yetişkin bir adam, prenses.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Uçabiliyor mu? Ya ateş soluyabiliyor mu?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Lysli kahkaha attı ama leylak gözleri hala soğuktu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cyvasse oynar mısınız, lordum?” diye sordu Arianne. “Babam bana öğretiyordu. Oynamakta çok yetenekli değilim, itiraf etmem gerekirse, ama ejderhanın filden daha güçlü olduğunu biliyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Altın Birlik bir ejderha tarafından kuruldu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Acıçelik yarı-ejderhaydı ve tamamen piçti. Bir üstat değilim ama biraz tarih bilirim. Siz hala paralı askerlersiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer sizi memnun edecekse, prenses,” dedi, tatlı bir nezaketle. “Biz kendimize sürgünlerin özgür kardeşliği demeyi tercih ediyoruz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nasıl isterseniz. Diğer özgür kardeşlerin yanında sizin grubunuz diğerlerinin üstünde durur, bunu size garanti ederim. Yine de Altın Grup her Westeros’a geçişinde yenildi. Onları Acıçelik komuta ederken de kaybettiler, Blackfyre Sahterkarları’yla da aynısı oldu ve onları Canavar Maelys komuta ederken de hezimete uğradılar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu adamı eğlendirmişe benziyordu. “En azından inatçıyız, kabul edin. Ve o kayıplardan bazıları yakın yenilgilerdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bazıları değildi. O yakın şeylerde ölenler, şu an köklerin içinde çürüyenlerden daha az ölü değil. Babam Prens Doran bilge bir adamdır ve sadece kazanacağı savaşlara girer. Eğer savaşın dengeleri ejderhanızın tersine dönerse Altın Birlik’in Dar Deniz’in karşısına kaçacağına şüphe yok, daha önce yaptıkları gibi. Lord Connington’ın bizzat kendisinin, Robert onu Çanlar Savaşı’nda yendikten sonra yaptığı gibi. Dorne’un öyle bir sığınağı yok. Neden sizin kesin olmayan davanıza kılıç ve mızraklarımızı verelim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Prens Aegon sizin kendi kanınızdan, prenses. Prens Rhaegar Targaryen ve Dorne’lu Elia’nın kızı, babanızın kız kardeşi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Daenerys Targaryen da bizim kanımızdan. Kral Aerys’ın kızı ve Rhaegar’ın kardeşi. Ve onun ejderhaları var, ya da bize gelen hikayelere inanırsak öyle.” Ateş ve kan. “O nerede?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yarım dünya uzağımızda, Köle Körfezi’nde.” dedi Lysono Maar. “Şu sözde ejderhalar geince, onları görmedim. Cyvesse’de ejderhanın filden üstün olduğu doğru. Savaş alanında, beni görebildiğim ve dokunabildiğim fillerle düşmana karşı yollayın, kelimeler ve dileklerden yapılmış ejderhalarla değil.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prenses düşünceli bir sessizliğe büründü. Ve o gece babasına dördüncü kuzgunu gönderdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve en sonunda; gri, ıslak bir günde, ince yağmurlar soğuk havada yağarken, Akbağa Tüneği denizdeki sislerin arasından göründü. Lysono Maar bir elini kaldırdı, bir trampet sesi kayalıkların arasından yankılandı ve kalenin kapıları adeta esneyerek açıldı önlerinde. Prenses, kale kapılarının üzerine asılmış, yağmurla ıslanan bayrakların kırmızı ve beyaz olduğunu gördü, Connington Hanesi’nin renkleriydi bunlar, ama Altın Grup’un altın sancakları da görünürdeydi. Akbabanın boğazı olarak bilinen çift sütunlu sırtın üzerinden sürdüler atlarını, bir yandan da Gemikıran Koyu kayaların herbir tarafından kükrüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kale içinde toplanıldığında, Altın Grup’un pek çok subayı Dornelu prensesi karşılamak için bir araya gelmişlerdi. Lysono Maar takdimi yaparken, birer birer prensesin önünde diz çöktüler ve elini öptüler. Pek çoğunun adını daha duyar duymaz unuttu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Subayların lideri yaşlıca bir adamdı. İnce, biçimli ve tıraşlı bir yüzü vardı ve saçlarını arkasında toplamıştı. Bu adam savaşçı değil, diye düşündü Arianne. Lysli adamı Haldon Yarıüstat olarak tanıttığında Arianne şüphelerini doğruladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Siz ve adamlarınız için odalar hazırladık, prenses.” dedi Halden, sonunda takdim kısmı bittiğinde. “Uygun olacaklarını düşünüyorum. Lord Connington’ı aradığınızı biliyorum, o da sizinle görüşmek istiyor, acil olarak. Eğer sizi memnun edecekse, şafakta sizi ona götürecek bir gemi hazırlanacak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nereye?” diye sordu Arianne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Size kimse söylemedi mi?” Haldon Yarıüstat ona bir hançer gibi ince ve sert bir gülümseme bahşetti. “Fırtına Burnu bizim. El sizi orada bekliyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daemon Kum prensesin önüne doğru adım attı. “Gemikıran Koyu sıcak bir yaz gününde bile tehlikeli olabilir. Fırtına Burnu’na en güvenli yol karadandır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu yağmurlar yolları çamura çevirdi. Yolculuk iki gün sürer, en fazla üç.” dedi Haldon Yarıüstat. “Bir gemi prensesi yarım gün ya da daha kısa sürede götürür. Fırtına Burnu’na Kral Toprakları’ndan gelen bir ordu var. Savaştan önce surların ardında güvende olmak istersiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Olacak mıyız, diye merak etti Arianne. “Savaş mı? Yoksa kuşatma mı?” Kendini Fırtına Burnu’nda bir tuzağın içinde hapsetmeye niyeti yoktu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Savaş.” dedi Haldon kesin bir şekilde. “Prens Aegon onları savaş alanında ezmeyi düşünüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne Daemon Kum’la bakıştı bir an için. “Bize odalarımızı gösterebilir misiniz? Biraz dinlenmek ve kuru kıyafetler giymek istiyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Haldon eğildi. “Derhal.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Refakatçileri doğu kulesine yerleşmişti, sivri pencerelerin Gemikıran Koyu’na baktığı yere.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşiniz Fırtına Burnu’nda değil, bunu artık biliyoruz.” dedi Ser Daemon, kapalı kapılar ardına geçer geçmez. “Eğer Daenerys Targaryen’ın ejderhaları varsa, yarım dünya uzaktalar, Dorne’un işine yaramaz. Bizim için Fırtına Burnu’nda hiçbir şey yok, prenses. Eğer Prens Doran sizi bir savaşın ortasına yollasaydı size üç yüz şövalye verirdi, üç değil.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bundan o kadar emin olmayın, ser. Kardeşimi Köle Körfezi’ne beş şövalye ve bir üstatla gönderdi. “Connington’la konuşmalıyım.” Arianne pelerinini bir arada tutan güneş ve mızrağı bozdu ve ıslanmış pelerini omzundan aşağı kayıp yere düştü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve onun ejderha prensini görmek istiyorum. Eğer gerçekten Elia’nın oğluysa…”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kimin oğlu olursa olsun eğer Connington Mace Tyrell’le açık bir savaşa girerse, yakında esir olacaktır ya da ölü.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tyrell korkulacak bir adam değil. Amcam Oberyn-“</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“-öldü, prenses. Ve Altın Grup’un tüm gücü on bin adamdan oluşuyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord Connington eminim kendi gücünü biliyordur. Eğer savaş riskini alıyorsa, kazanacağına inanıyordur.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Peki ya kaç adam kazanacaklarına inandıkları savaşlarda öldü?” diye sordu Ser Daemon ona.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onları reddedin prenses. Paralı askerlere güvenmiyorum. Fırtına Burnu’na gitmeyin.“</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O seçeneği verecekleri ne malum? İçinde Haldon Yarıüstat ve Lysono Maar’ın, prensesin rızası olsa olmasa da onu o gemiye koyacaklarına dair, rahatsız eden bir his vardı. Onları sınamamak daha iyi olurdu. “Ser Daemon, amcam Oberyn’in yaverliğini yaptınız.” dedi. “Eğer şimdi onla olsaydınız ona da reddetmesini mi söylerdiniz?” Cevap vermesini beklemedi. “Cevabı biliyorum. Eğer bana Kızıl Yılan olmadığımı hatırlatacaksınız, onu da biliyorum. Ama Prens Oberyn öldü, Prens Doran hasta ve yaşlı ve ben Dorne’un varisiyim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İşte bu yüzden kendinizi riske atmamalısınız.” Daemon Kum bir dizi üzerine çöktü. “Fırtına Burnu’na beni yollayın kendi yerinize. Eğer akbabanın planı tutmaz da Mace Tyrell kaleyi geri alırsa, ben sadece bu sahtekara kılıcını sunarak kazanç ve şan elde etmeyi düşünen yurtsuz başka bir şövalye olurum.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Oysa bu ben ele geçirilmiş gibi olur ve Demir Taht bunu Dorne’un onlara karşı bu paralı askerle birlikte komplo kurduklarına dair bir kanıt olarak algılar. “Beni korumayı düşünmeniz cesurca, ser. Size bunun için teşekkür ederim.” Onun elinden tuttu ve tekrar ayağa kaldırdı. “Ancak babam bu görevi bana verdi, size değil. Şakafta gelin, ejderhayı ininde görmek için yelken açacağım.”</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantazya.org/the-winds-of-winterdan-yeni-on-okuma-arianne/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTAZYA </a>sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gazap Burnu’nun güney kıyısında, denizde hırsızlık yapan Dornelu yağmacıları uyarmak amacıyla kadim günlerde inşa edilen taştan gözcü kuleleri yükseliyordu. Kulelerin etrafına köyler kurulmuştu. Bunlardan çok azı şehirlere dönüşmüştü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gökdoğan, Ağlayan Şehir’de, bir zamanlar Genç Ejder’in cesedinin Dorne’dan eve dönerken üç gün boyunca kaldığı yerde demir atmıştı. Şehrin güçlü, tahtadan yapılma duvarlarında dalgalanan bayraklar hala Kral Tommen’ın geyik ve aslanını gösteriyor, burada en azından Demir Taht’ın hükmünün geçtiğini belirtiyordu. Gemiden inerken, “Konuştuklarınıza dikkat edin.” diye uyardı refakatçilerini Arienne. “Kral’ın Şehri’nin bu yoldan geçtiğimizi öğrenmemesi en iyisi olur.” Eğer Lord Connington’un isyanı bastırılırsa, Dorne’un Arienne’i ona ve hak iddiasında bulunan adamla görüşmeye gönderdiğinin bilinmesi onlar için iyi olmazdı. Babasının ona öğretmede zorluk yaşadığı başka bir ders de buydu; tarafını dikkatlice, ve yalnızca kazanacak olurlarsa seçmelisin.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Her ne kadar fiyatları geçen senekinden beş kat daha pahalı olsa da, at satın almakta zorlukla karşılaşmamışlardı. “Yaşlı ama sapasağlamlar” diye iddia etti seyis. “Fırtına Burnu’nun bu kısmında bunlardan daha iyilerini bulamazsınız. Akbaba’nın adamları karşılarına çıkan her atı ve katırı ele geçiriyor. Öküzleri de öyle. Ödeme istediğinde bazıları bir kağıdı damgalayacaktır, ama bazıları da karnını deşip sana bir avuç dolusu kendi bağırsağınla ödeme yapacaktır. Eğer onlara rastlarsanız, laflarınıza dikkat edip atlarınızı teslim edin.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şehir üç hanı kapsayacak kadar büyüktü ve hepsinin ortak odaları söylentilerle dolup taşıyordu. Arianne, duyabilecekleri şeylerden ötürü, hanların her birine adamlarını yolladı. Kırık Kalkan’da, Daemon Kum’a Holf of Men’deki büyük septin, denizden gelen yağmacılar tarafından yakılıp yağmalandığı, ve Maiden Isle’daki Anne’nin tapınağındaki yüz rahibe adayının köleleştirildiği söylendi. Loon’da, Joss Hood genç Ser Addarn, yaşlı Lord Whitehead’in oğlu ve varisinin de içlerinde bulunduğu elli adam ve çocuğun Ağlayan Şehir’den Akbaba Tüneği’ndeki Jon Connington’a katılmak için kuzeye yola çıktıklarını öğrendi. Ama haklı bir biçimde isim verilmiş Sarhoş Dornelu’da, Feathers adamların Akbaba’nın Kızıl Ronnet’in kardeşini öldürdüğünü ve bakire kız kardeşine tecavüz ettiğini konuştuklarını duydu. Kız kardeşinin onuruna leke sürülmesinin ve kardeşinin ölümünün intikamını almak için Ronnet’in bizzat kendisinin güneye doğru hızla yola çıktığı söyleniyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece Arianne duyduğu ve gördüğü her şeyi babasına anlatmak için kuzgunlarından ilkini Dorne’a gönderdi. Refakatçileriyle birlikte, ertesi sabah güneşin ilk ışıkları Ağlayan Şehir’in kıvrak yolları ve siperli çatılarına düşerken Sisli Orman’a doğru yola çıktı. Kuşluk vaktinde, küçük köyler ve yeşil arazilerden kuzeye doğru giderlerken hafif bir yağmur yağmaya başladı. O zamana kadar, siçbir savaş izi görmemişlerdi, ama tekerlik izleri düşmüş yoldaki diğer bütün yolcular diğer yöne gidiyor gibi duruyor ve geçtikleri köylerdeki kadınlar onlara ürkek gözlerle bakıp çocuklarını yakınlarında tutuyorlardı. Daha da kuzeyde, arazilerin yolu eğimli tepelere ve eski ormanın kalın korularına açılıyor, yollar küçülüyor ve köylere daha az rastlanılıyordu..</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şafak, onları ıslak yeşil bir diyarda, derelerin ve nehirlerin karanlık ormanların içlerinden aktığı ve yerin çamur ile çürüyen yapraklardan oluştuğu yağmur ormanının kenarında buldu. Devasa söğüt ağaçları su yolları boyunca büyümüştü, Arieanne’ın daha önce gördüğünden çok daha büyüktüler, koca gövdeleri yaşlı bir adamın yüzü gibi çarpık ve budaklanmış ve gümüşi yosunlarla süslenmişti. Ağaçlar her tarafı kapatıp, güneşi engelliyordu; katran ağaçları ve kızıl sedirler, beyaz meşe ağaçları, kuleler ve devasa heykeller kadar dik ve uzun çam ağaçları, geniş yapraklı kızıl ağaçlar, kurtçuk ağaçları, ve hatta sağda solda yaban yürek ağaçları bile vardı. Dolaşık dallarının altında büyük miktarda eğrelti otu ve çiçekler bitmişti; sivripulunçlar, dişi eğrelti otları, çan çiçekleri ve and dantel bitkileri, eşekotu ve zehir öpücüğü bitkileri, kızılyaprak, ciğer otu, boynuz otları vardı. Mantarlar hem ağaç köklerinde hem de ağaçları gövdelerinde bitmişti ve yağmura yakalanan benekli ellere benziyordu. Diğer ağaçlar da yeşil, gri ya da kırmızı ve bazen de parlak mor renkli yosunlarla kaplıydı. Likenler her bir taşı ve kayayı kaplamıştı.Şapkalı mantarlar çürüyen kütüklerin yanında çoğalmıştı. Havaya yeşillik hakimdi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne bir keresinde babası ile Üstat Caleottenin bir septonla Dorne Denizi’nin güney ve kuzey yakasının neden bu kadar farklı olduğunu tartıştıklarını duymuştu. Septon bunun denizin tanrısı ve rüzgarın tanrıçasının kızını çalıp, onların sonsuz düşmanlığını kazanan ilk Fırtına Kralı, Durran Tanrıkederi’nin yüzünden olduğunu düşünüyordu. Prens Doran ve üstat daha çok rüzgar ve denizden dolayı olduğunu düşünüyor ve Yaz Denizi’nde oluşan büyük fırtınaların Gazap Burnu’na vurmadan önce kuzeye giden nemi nasıl topladığıdan bahsediyorlardı. Arianne babasının, fırtınaların tuhaf bir sebepten dolayı hiçbir zaman Dorne’a vurmadığını söylediğini hatırladı. “Neden öyle olduğunu biliyorum.” diye cevap verdi septon. “Bir Dornelu asla iki tanrının kızını çalmamıştır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yolculuk burada Dorne’da olduğundan çok daha yavaştı. Düzgün yollar yerine, oraya buraya kıvrılan, yosun kaplı kayalarla dolu yarıklardan ve böğürtlen çalılarıyla tıkanmış derin dağ geçitlerinden geçen patikalarda yolculuk ediyorlardı. Bazen yol tamamen yitip gidiyor, ya bataklığa batıyor ya da otların arasında kaybolarak Arianne ve refakatçilerini suskun ağaçlar arasından kendi yollarını bulmaya zorluyordu. Yağmur hala kararlı ve yavaş bir biçimde yağıyordu. Yapraklardan damlayan suların sesi her taraflarını kuşatıyor ve bazen de her bir mil civarında diğer bir şelalenin müziği onlara sesleniyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Orman aynı zamanda mağaralarla da doluydu. İlk gecelerinde, ıslanmaktan korunmak için onlardan birine sığındılar. Dorne’da sıklıkla karanlık çöküp, mehtap kumları gümüş rengine çevirdiğinde yolcululuk ederlerdi ama yağmur ormanı çok fazla sis, yarık ve obruklarla kaplıydı ve etraf ağaçların altındaki zift gibi, ayın yalnızca bir anı olarak kalacağı kadar karanlıktı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Feathers bir ateş yakıp Ser Garibald’ın yolda bulduğu biraz mantar ve yaban soğanlarının yanında getirdiği bir çift tavşanı pişirdi. Yemeklerini yedikten sonra Elia Kum bir dal ile biraz yosunu meşaleye çevirip mağaranın derinliklerini keşfetmeye gitti. “Çok uzağa gitmediğinden emin ol.” dedi ona Arianne. “Bu mağaralardan bazıları oldukça derin, kaybolması da çok kolaydır.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prenses, Daemon Kum’a bir oyun daha kaybedip, Joss Hood’a karşı bir tane kazandıktanve ikisi Jayne Ladybright’a kuralları öğretmeye başladığında oynamayı bıraktı. Bu tarz oyunlardan bıkmıştı artık.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Nym ve Tyene çoktan Kral’ın şehrine varmış olmalılar, diye düşündü mağaranın ağıza bağdaş kurup yağan yağmuru izlemeye başlarken. Eğer varmamışlarsa bile, yakında orada olacaklardır. Deneyimli üç yüz mızrakçı da onların yanında Kemik Yolu üzerinden Summerhall harabelerini geçip kral yoluna gitmişti. Eğer Lannisterlar küçük tuzaklarını kral ormanında kurmayı denerlerse, Leydi Nym bunun bir felaketle sonuçlanmasını sağlayacaktır. Ve tabii avcıların avını yakalamamasını da. Prens Trystane, Prenses Myrcella’dan göyaşlarıyla dolu bir ayrılıktan sonra güvenli bir biçimde Güneş Mızrağı’nda kalmıştı. Bu bir kardeş sayılır, diye düşündü Arienne, ama peki eğer akbabayla değilse Quentyn neredeydi? Ejder gelini ile evlenmiş miydi? Kral Quentyn. Kulağa hala aptalca geliyordu. Bu yeni Daenerys Targaryen, Arieanne’den onlarca yaş küçüktü. Onun gibi bir hizmetçi sıkıcı, kitabi kardeşinden ne isteyebilirdi? Genç kızlar şeytani gülümsemeleri olan cesur şövalyeleri hayal ederdi, görevlerini her zaman yerine getiren ağırbaşlı çocukları değil. Yine de, Dorne’u isteyecektir.Eğer Demir Taht’a oturmayı umuyorsa, Güneş Mızrağı’nı alması gerekiyordu. Eğer bunun bedeli Quentyn olacaksa, ejder kraliçe bunu ödeyecekti. Ya o Connington’la birlikte Akbaba Tüneği’nde olsa, ve diğer Targaryen hakkındaki bütün bu şeyler kurnaz bir tezgah olsaydı? Kardeşi onun gayet de onun yanında olabilirdi. Kral Quentyn. Ona diz çökmem gerekecek mi?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bunu düşünmenin hiçbir faydası yoktu. Quentyn, ya kral olacak ya da olmayacaktı. Dua ederim ki, Dany ona kendi kardeşine davrandığından daha nazik davransın.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uyku vakti gelmişti. Ertesi gün kat edecekleri uzun yollar vardı. Anca yerleştiklerinde Arianne, Elia Kum’un keşfinden geri dönmediğinin farkına vardı. Kız kardeşleri eğer ona bir şey olursa beni yedi farklı yoldan öldürür. Jayne Ladybright kızın mağaradan çıkmadığına dair yemin etti, bu da hala orada bir yerlerde, karanlıkta gezindiği anlamına geliyordu. Seslenişleri onu ortaya çıkartmayınca, meşaleleri yapıp onu aramaktan başka yapılacak bir şey kalmamıştı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mağara, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar derin çıkmıştı. Refakatçilerinin kamp kurduğu ve atlarını bağladıkları taşlı girişin ötesinde, bir dizi kıvrak geçit daha da aşağıya gidiyor ve her taraflarında kara delikler bulunuyordu. Daha da içe doğru, duvarlar yine genişliyor ve arayanlar kendilerini bir kalenin büyük salonundan daha büyük olan uçsuz bucaksız kireçtaşı mağaralarda buluyordu. Bağırışları üstlerinden gürültülü bir biçimde uçan yarasaların yuvasını rahatsız etti, ama yalnızca belirsiz yankılar buna cevap verdi. Salonun kısa bir turu daha da ileriye giden üç geçidi ortaya çıkardı, bunlardan biri o kadar küçüktü ki el ve ayaklarının üstünde devam etmelerini gerektiriyordu. “Önce diğerlerini deneyeceğiz.” dedi prenses. “Daemon, sen benimle gel. Garibald, Joss, siz de diğerini deneyin.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne’in kendisi için seçtiği geçidin sarp ve yüz adım boyunca ıslak olduğu ortaya çıktı. Zemin sağlam değildi. Ayağı bir kez kaydığında, kaymasını önlemek için tutunması gerekiyordu. Geri dönmeyi birçok sefer düşünse de, ileride Sör Daemon’un meşalesini görüp onun Elia’yı çağırdığını duydu, bu yüzden de devam etti. Ve aniden kendini geçen seferkinden beş kat daha büyük, etrafı taş sütünlarla çevrilmiş bir mağarada buldu. Daemon Kum yanına gelip meşalesini kaldırdı. “Taşa nasıl şekil verildiğine bak.” dedi. “Şu sütünlar, ve oradaki duvar. Onları görüyor musun?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yüzler,” dedi Arianne. Onlara bakan o kadar çok hüzünlü göz vardı ki.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Burası Orman’ın Çocukları’na aitti.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bin yıl önce.” dedi Arianne kafasını çevirerek. “Şunu dinle. Bu Joss mu?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Öyleydi. O ve Daemon kaygan yamaçtan son az önceki hole giderken, diğer arayacıların Elia’yı bulduğunu gördü. Onların geçitleri kara bir havuzdan aşağıya iniyordu, orada beline kadar suya batmış olan kızı, kör beyaz balığı çıplak elleriyle yakalarken bulmuşlardı ve diktiği yerdeki meşalesi kızıl ve sisli bir şekilde yanıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ölebilirdin,” dedi Arianne ona, anlattığı hikayeyi duyunca. Elia’yı kolundan tutup salladı. “Eğer o meşale sönseydi karanlıkta yapayalnız, tıpkı bir kör gibi kalacaktın. Ne yaptığını sanıyordun sen?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İki balık tuttum,” dedi Elia Kum.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ölebilirdin,” dedi Arianne tekrar. Sözleri mağara duvarlarında yankılandı “…ölebilirdin… ölebilirdin … ölebilirdin…”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha sonra, yüzeye ulaşıp öfkesi yatıştığında prenses kızı yanına alıp oturttu. “Elia, bu son bulmalı.” dedi ona. “Artık Dorne’da değiliz. Kardeşlerinin yanında değilsin ve bu da bir oyun değil.” Güneş Mızrağı’na dönünceye dek hizmetçi rolünü oynayacağına dair söz vermeni istiyorum. Uysal, ağırbaşlı ve itaatkar olmanı istiyorum. Diline hakim olmalısın. Leydi Lance veya turnuvalar hakkında konuşmanı duymayacağım, babandan ya da kardeşlerinden bahsetmeyeceksin. Uğraşmam gereken adamlar paralı askerler. Bugün kendine Jon Connington ismini veren adama hizmet ediyorlar, ama ertesi gün gelince kolaylıkla Lannisterlara hizmet edebilirler. Bir paralı askerin gönlünü kazanmak için gereken tek şey altındır ve Casterly Kayası bundan mahrum değil. Eğer yanlış birisi kim olduğunu öğrenirse, rehin alınıp fidye için tutulabilirsin–“</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır,” dedi Elia sözünü keserek. “Karşılığında fidye isteyecekleri kişi sensin. Dorne’un varisi sensin, ben yalnızca kız bir piçim. Baban senin için sandıklarca altın verir. Benim babam öldü.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öldü ama unutulmadı,” dedi ömrünün yarısını babasının Prens Oberyn olmasını dileyen Arianne. “Sen bir Kum Yılanı’sın ve Prens Doran seni ve kardeşlerini zarardan uzak tutmak için her türlü bedeli öder.” Bu sonunda çocuğun yüzünü güldürmüştü. “Söz veriyor musun? Yoksa seni geri mi göndermeliyim?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yemin ediyorum.” Elia’nın sesi hiç de mutlu gibi gelmiyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Babanın kemikleri üzerine.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Babamın kemikleri üzerine.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu yemini tutacaktır, diye karar verdi Arianne. Kuzenini yanağından öpüp onu uykuya yolladı. Belki de onun maceralarından iyi bir şeyler gelirdi. “Şu ana kadar ne kadar vahşi olduğunu bilmiyordum.” diye yakındı Daemon Kum’a sonradan. “Neden babam onun sorumluluğunu bana yükledi? “İntikam?” diye sordu şövalye, bir gülümsemeyle.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üçüncü günün geç saatlerinde Sisli Orman’a ulaştılar. Ser Daemon, Joss Hood’u keşif yapması ve şu anda kalenin kimin elinde olduğunu öğrenmesi için önden gönderdi. Geri döndüğünde “Duvarların üstünde yirmi adam dolaşıyor, belki de daha fazla” diye rapor verdi. “Bir sürü araba ve vagon var. Ağr yükler içeri girip, dışarıya boş bir şekilde çıkıyor. Her kapıda muhafız var.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sancaklar?” diye sordu Arianne.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Altın. Hem kapıda hem de kalede.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hangi armayı taşıyorlardı?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Görebildiğim kadarıyla hiçbirini, ama rüzgar esmiyordu. Bayraklar sopalarından gevşek bir şekilde asılmıştı.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu endişelendirici bir durumdu. Altın Birlik’in sancakları altın renkli kumaştan yapılma ve arma ile süslemelerden yoksundu… ama Baratheon Hanesi’nin sancakları da aynı zamanda altındandı, gerçi onlarınki Fırtına Burnu’nun taçlı geyiğinin simgesini taşıyordu. Asılan altın sancaklar ikisi de olabilirdi. “Başka sancak var mıydı? Gümüş-gri?</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gördüklerimin hepsi altındı, prenses.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Başını salladı. Mistwood, Mertyns Hanesi’nin yerleşkesiydi, armaları büyük gri zemin üstünde büyük boynuzlu beyaz bir kuşu gösteriyordu. Eğer dalgalanan sancaklar onların değilse, söylentiler büyük ihtimalle doğruydu ve kale Jon Connington ve onun paralı askerlerinin eline geçmişti. “Riski almalıyız,” diye söyledi ekibine. Babasının temkinli davranması Dorne’un işine gelmişti, bunu kabul ediyordu, ama bu amcasının cüretkarlılığının zamanıydı. “Kaleye yürüyün.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sancağınızı açalım mı?” diye sordu Joss Hood.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Henüz değil.” dedi Arianne. Çoğu yerde, prensesi oynamak onun yararına olmuştu, ama olmadığı bazı yerler de vardı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kale kapılarının yarım mil uzağında, deri yelek ile çelik miğfer giyen üç adam ağaçların arasından ortaya çıkarak yollarını kesti. İçlerinden ikisi arbalet ve yara izleri taşıyordu. Üçüncüsü yalnızca nahoş bir gülümsemeyi kuşanmıştı. “Peki ya sizler nereye gidiyorsunuz, güzellerim?” diye.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sisli Orman’a, efendini görmeye.” diye cevap verdi Daemon Kum.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Güzel cevap” dedi gülümseyen. “Bizimle gelin.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sisli Orman’ın yeni paralı asker efendileri kendilerine Genç John Mudd ve Chain adını veriyordu. Söylediklerine göre, ikisi de şövalyeydi. Hiçbiri Arianne’nin daha önce gördüğü bir şövalye gibi davranmıyordu. Mudd tepeden tırnağa kahverengi giyinmişti, ten rengi ile aynıydı ama bir çift altın küpe kulaklarından sallanıyordu. Muddların bin yıl önce Üç Dişli Mızrak’ta kral olduğunu biliyordu, ama bu adamda soylu olan hiçbir şey yoktu. Bilhassa da genç değildi, ama görünüşe bakılırsa babası da aynı zamanda Yaşlı John Mudd olarak bilindiği Altın Birlik’te hizmet etmişti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Chain’in boyu Mudd’ın yarısı kadardı, geniş gövdesinde belinden omuzuna kadar giden bir çift zincir vardı. Mudd kılıç ve hançer kullanırken, Chain göğsünden geçen zincirlerden iki kat kalın ve ağır olan bir buçuk metrelik demir zincilerlerden başka bir silah taşımıyordu. Onları bir kırbaç gibi tutuyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Adamlar sert, kaba saba ve konuşması düzgün olmayan insanlardı, serbest birliklerde uzun yıllar hizmet verdiklerini gösteren yaralara ve kırışmış yüzlere sahiptiler. “Askerler.” diye fısıldadı Ser Daemon onları gördüğünde. “Onlar gibilerini daha önceden de tanıdım.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne bir kez ismini ve amaçlarını onlara açıkladığında, askerlerden ikisi yeterince misafirperver davrandı. “Bu gece kalacksınız.” dedi Mudd. “Hepinize yetecek kadar yatak var. Sabah olduğunda size yeni atlar ve ne kadar erzağa ihtiyacınız varsa verilecek. Leydimin üstadı geldiğinizi onlara bildirmek için Akbaba Tüneği’ne bir kuzgun gönderebilir.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onlar kim oluyor peki?” diye sordu Arianne. “Lord Connington mu?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Paralı askerler birbirlerine baktılar. “Yarı-üstat” dedi John Mudd. “Tünek’te bulacağınız kişi o.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Griffin’in ve ordusu ilerliyor.” dedi Chain.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nereye?” diye sordu Ser Daemon.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Söylemek bize düşmez.” dedi Mudd. “Chain, diline hakim ol.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Chain homurdandı. “O Dorne’dan. Neden bilmesin ki? Bize katılmaya geldi, öyle değil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Buna henüz karar verilmedi, diye düşündü Arianne Martell, ama konuyu daha fazla uzatmamanın en iyis olduğu hissine kapıldı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Akşam olduğunda onlara Baykuşlar Kulesi’nin en tepesindeki odada güzel bir yemek sunuldu ve o yemeğe Leydi Mertyns ve üstadı da katıldı. Kendi kalesinde bir tutsak olmasına rağmen, yaşlı kadın dinç ve neşeli görünüyordu. “Oğullarım ve torunlarım, Lord Renly sancaktarlarını çağırdığında gitti.” diye söyledi prensese ve onun yanındakilere. “O zamandan beri onlarla görüşmüyorum, yine de zaman zaman bana bir kuzgun gönderiyorlar. Torunlarımdan birisi Karasu’da bir yara almış, ama şimdiye dek iyileşmiştir. Yakın zamanda buraya dönüp bu haydut sürüsünü asmalarını bekliyorum.” dedi masanın karşısındaki Mudd ve Chain’e ördek budu sallayarak.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bizler hırsız değiliz.” dedi Mudd. “Avcıyız.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Avludaki bütün o yiyecekleri satın mı aldınız?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ormandan topladık.” dedi Mudd. “Sıradan halk her zaman büyüyebilir. Biz, senin haklı kralına hizmet ediyoruz, ihtiyar kocakarı.” Bundan hoşlanıyormuş gibi gözüküyordu. “Şövalyelerine karşı daha nazik konuşmayı öğrenmelisin.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer ikiniz şövalyeyseniz, ben de hala bakireyim demektir.” dedi Leydi Mertyns. “Ve istediğim gibi konuşurum. Ne yapacaksınız, öldürecek misiniz beni? Zaten çok uzun bir hayat sürdüm.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Princess Arianne, “Size iyi davranıldı mı, leydim?” diye sordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Henüz tecavüze uğramadım, eğer sorduğun şey bu ise.” dedi yaşlı kadın. “Hizmetçi kızların bazıları daha şanssızdı. Evli veya değil, bu adamlar ayrım yapmaz.“</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kimse tecavüz etmiyor.” diye dayattı Genç John Mudd. “Connington buna izin vermiyor. Emirlere uyuyoruz.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Chain başını salladı.. “Bazı kızlar ikna edilmiş olabilir, belki de. </span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tıpkı sıradan halkımızın size bütün ekinlerini vermeye ikna edilmesi gibi. Kavunlar ya da bekaretler, sizin için hepsi aynı sayılır. Eğer isterseniz, onu alırsınız.” Leydi Mertyns, Arianne’e döndü. “Eğer şu Lord Connington’u görmeye gideceksen, ona annesini tanıdığımı ve kadının utanç içinde olacağını söyle.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Belki de söylerim, diye düşündü prenses. O gece babasına ikinci kuzgununu yolladı. Arianne, bitişiğindeki odadan boğuk bir gülüş sesini duyduğunda odasına gitmek üzereydi. Duraklayıp, bir anlığına dinledi, ve kapıyı açıp içeri girdiğinde Elia Kum’u pencere önüne kıvranmış ve Feathers’ı öperken buldu. Feathers, prensesin orada durduğunu gördüğünde zıplayıp ayağa kalktı ve kekelemeye başladı. Her ikisinin de kıyafetleri hala üstündeydi. Arianne, Feathers’ı keskin bir bakış ve “Git” sözüyle gönderirken bu sebepten birazcık rahatladı. Daha sonra Elia’ya döndü. “Senden iki kat daha yaşlı. Bir hizmetçi. Üstatlar için kuşların boklarını temizliyor. Elia, ne aklından ne geçiyordu?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yalnızca öpüşüyorduk. Onunla evlenmeyeceğim.” Elia kollarını küstah bir biçimde göğüslerinin altında birleştirdi. “Daha önce bir çocuğu öpmediğimi mi sanıyorsun?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Feathers bir adam. Hizmetçi bir adam, ama yine de bir adam. "Kendi bekaretini Daemon Sand’e verdiğinde Elia ile aynı yaşta olduğu gerçeği prensesin gözünden kaçmadı. “Ben senin anne değilim. Dorne’a döndüğümüzde dilediğin kadar çocuğu öpebilirsin ama şu an burası… öpüşmelerin yeri ve zamanı değil, Elia. Uysal, ağırbaşlı ve itaatkar dedin. Buna namusluyu da eklemem gerekiyor mu? Babanın kemikleri üzerine yemin etmiştin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hatırlıyorum.” dedi Elia, sesi azarlanmış biri gibi çıkıyordu. “Uysal, ağırbaşlı ve itaatkar. Onu bir daha öpmeyeceğim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sisli Orman’dan Akbaba Tüneği’ne giden en kısa yol yağmur ormanın yeşil, en iyi zamanlarda yavaş yağan yağmurlu kalbinden geçiyordu Arianne ve refakatçileri için yol en iyi şekilde sekiz gün sürmüştü. Ağaçların tepesine kırbaçlarcasına ve kararlı bir biçimde yağan yağmurun müziğinde yolculuk ettiler, yine de büyük yaprakların sancaklarında o ve atlıları şaşırtıcı bir biçimde kuru kalmayı başardı. Chain onlara kuzeye yaptıkları yolculuğun ilk dört gününde bir vagon dizisi ve on adamıyla beraber eşlik etti. Mudd’tan uzak kalınca daha açık sözlü davranmaya başladı ve Arianne onu hayat hikayesini anlatması için cezbedebildi. En büyük övünç kaynağı Kara Ejderha ile Kızıl Çimen Alanı’nda savaşan ve dar denizi Acıçelik ile birlikte geçen büyük büyükbabasıydı. Chain’in kendisi ise birlikte doğmuş ve paralı asker olan babasının bir takipçisi tarafından büyütülmüştü. Ortak Dil’i konuşmak için yetiştirilmiş ve kendisini bir Batıdiyarlı olarak görse de, şu ana dek Yedi Krallık’ın hiçbir noktasına ayak basmamıştı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üzücü ve tanıdık gelen bir hikaye, diye düşündü Arianne. Adamın hayatı aynı geçmişti, savaştığı yerlerin, karşılaştığı ve yendiği düşmanların ve aldığı yaraların uzun bir listesi. Prenses konuşmasına izin verdi, zaman zaman sözünü bir kahkaha veya bir dokunuş ya da etkilendiğini belirten bir soruyla kesti. Mudd’ın zarlarla olan yeteneğinden, İki Kılıç ve kızıllara karşı olan düşkünlüğü, bir keresinde birinin nasıl da Harry Strickland’ın en sevdiği filiyle kaçtığını, Küçük Kedicik ve şanslı kedisini ve Altın Birlik’teki insanlarla görevlilerinin marifetleri ve kusurları hakkında ihtiyaç duyduğundan çok daha fazlasını öğrendi. Ama dördüncü günde, ihtiyatsız konuştuğu bir anda, Chain ağzından “…Fırtına Burnu’nu bir kez aldık mı…” sözünü kaçırdı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prenses buna yorum yapmadan konuyu savuşturdu, yine de hatırı sayılır bir süre duraklamasına yol açmıştı. Fırtına Burnu. Bu akbaba denen herif cesur birisi gibi gözüküyor. Ya da bir aptal. Baratheon Hanesi’nin üç asırdır, ondan binlerce yıl önce de kadim Fırtına Kralları’nın meskeni olan Fırtına Burnu’nun aşılamaz olduğu söylenirdi. Arianne adamların diyardaki en güçlü kalenin hangisi olduğu konusunda tartıştığını duymuştu. Bazısı Casterly Kayası, bazısı Arryn’in Eyrie’sini, bazısı donmuş kuzeydeki Kışyarı olduğunu söylerdi ama Fırtına Burnu’ndan da hep bahsedilirdi. Efsanelere göre kalenin, intikam arayışı içinde olan tanrının gazabına dayanmak için Mimar Brandon tarafından inşa edildiği söylenirdi. Duvarları Yedi Krallık’takilerin en yükseği ve en güçlüsüydü, kalınlık bakımından on iki ila yirmi dört metreyi bulurdu. Görkemli penceresiz kulesi, Eski Şehir’in Yüksek Kulesi’nin yarı boyundan daha kısaydı, ama basıldığı yerde dimdik yükselirdi, duvarları da Eski Şehir’de bulunanlardan üç kat daha kalındı. Hiçbir kuşatma kulesi Fırtına Burnu’nun mazgallarına erişecek kadar yüksek değildi; ister katapult isterse de mancınık olsun, hiçbiri devasa duvarlarında gedik açmayı umamazdı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Connington kuşatma yapmayı mı düşünüyordu? diye düşündü. Ne kadar adamı olabilirdi ki? Kale düşmeden çok önce, Lannisterlar o tür bir kuşatmayı kıracak bir ordu gönderirdi. O da umutsuz bir durum.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece Ser Daemon’a Chain’inin söylediklerini anlatınca İnayet Piçi’nin aklı onunki kadar karışmış gözüküyordu. “En son duyduğumda Fırtına Burnu’nu hala Lord Stannis’e sadık olan adamlar tutuyordu. Connington’un ona da savaş açmak yerine, başka bir isyancıyla dava arkadaşlığı yapacağını düşünmen gerekir.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Stannis ona yardım etmekten çok uzak” diye düşündü Arianne. “Lordu ve garnizonu uzak diyarlardaki savaştayken ufak birkaç kaleyi ele geçirmek bir şeydir, ama eğer Lord Connington ve kukla ejderhası bir şekilde diyardaki en güçlü kalelerden birini ele geçirmeyi başarırsa…“</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“…diyarın onu ciddiye alması gerekir.” diyerek tamamladı Ser Daemon. “Ve Lannisterlardan hazzetmeyen bazıları onun sancağı altına üşüşebilir.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece Arianne babasına başka bir not daha yazdı ve onu Feathers’a vererek üçüncü kuzgunuyla yolladı. Genç John Mudd da görünüşe bakılırsa kuzgunlarını gönderiyordu. Dördüncü günün akşamında, Chain ve vagonlarının onlardan ayrılmasının üstünden uzun bir süre geçmeden Arianne ve refakatçileri Akbaba Tüneği’nden gelen bir paralı asker birliği ile karşılaşmıştı, birlik Arianne’in daha önce görmediği en garip canlı tarafından yönetiliyor, parmakları boyanmış ve kulaklarındaki mücevherler parlıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Lysono Maar Ortak Dili oldukça iyi konuşuyordu. “Altın Birlik’in gözü ve kulağı olma şerefine sahibim, prenses.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Şey gibi görünüyorsun…” tereddüt etti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“…bir kadın gibi mi?” Güldü. “Ama öyle değilim.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“ …bir Targaryen gibi.” diye diretti Arianne Gözleri solgun leylak renginde, saçları ise altın ve beyaz rengindeki bir şelale gibiydi. Yine de onda tüylerini diken diken edecek bir şey vardı. Viserys böyle mi görünüyordu? diye merak ederken buldu kendini. Eğer öyleyse belki de ölmesi iyi olmuştur.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gururum okşandı. Targaryen Hanesi’ndeki kadınların dünyada eşi benzerinin bulunmadığı söyleniyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Peki ya Targaryen Hanesi erkeklerinin?”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, daha da güzeller. Gerçi, doğruyu söylemek gerekirse, onlardan yalnızca birini gördüm.” Maar onun elini kendi elinin üstüne koydu ve bileğini hafifçe öptü. “Sisli Orman buraya geleceğinize dair haber verdi, tatlı prenses. Sizi Tünek’e eşlik etmekten onur duyarız, ama korkarım ki Lord Connington ile genç prensimizi kaçırdınız.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Savaşa mı gittiler?” Fırtına Burnu’na mı?</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Doğrudur.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Lysli, Chain’den oldukça farklı bir adamdı. Bu adamın ağızından hiçbir şeyi kaçırmayacağını fark etti Arianne, onun eşlik ettiği sürede geçen yetersiz bir kaç saatte. Maar yeterince konuşkandı, ama konuşurken hiçbir şey söylememe sanatında oldukça ustalamıştı. Onunla gelen süvarilere gelince, kendi adamlarının onlardan edinebilecekleri bilgiler için oldukça suskun davranacaklar gibiydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne onunla açıkça karşılaşmaya karar verdi. Sisli Orman’dan çıkmalarının beşinci gününün akşamında, asmalar ve bataklıklarla çevrili eski yıkılmış bir kalenin kalıntılarının yanında kamp yaptıklarında, onun yanına kuruldu ve, “Yanınızda filler olduğu doğru mu?” diye sordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Birkaç tane.” dedi Lysono Maar, yüzünde bir gülümsemeyle omuz silkerek.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya ejderhalar? Kaç tane ejderhanız var?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yani çocuğu kastediyorsunuz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Prens Aegon yetişkin bir adam, prenses.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Uçabiliyor mu? Ya ateş soluyabiliyor mu?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Lysli kahkaha attı ama leylak gözleri hala soğuktu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cyvasse oynar mısınız, lordum?” diye sordu Arianne. “Babam bana öğretiyordu. Oynamakta çok yetenekli değilim, itiraf etmem gerekirse, ama ejderhanın filden daha güçlü olduğunu biliyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Altın Birlik bir ejderha tarafından kuruldu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Acıçelik yarı-ejderhaydı ve tamamen piçti. Bir üstat değilim ama biraz tarih bilirim. Siz hala paralı askerlersiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer sizi memnun edecekse, prenses,” dedi, tatlı bir nezaketle. “Biz kendimize sürgünlerin özgür kardeşliği demeyi tercih ediyoruz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nasıl isterseniz. Diğer özgür kardeşlerin yanında sizin grubunuz diğerlerinin üstünde durur, bunu size garanti ederim. Yine de Altın Grup her Westeros’a geçişinde yenildi. Onları Acıçelik komuta ederken de kaybettiler, Blackfyre Sahterkarları’yla da aynısı oldu ve onları Canavar Maelys komuta ederken de hezimete uğradılar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu adamı eğlendirmişe benziyordu. “En azından inatçıyız, kabul edin. Ve o kayıplardan bazıları yakın yenilgilerdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bazıları değildi. O yakın şeylerde ölenler, şu an köklerin içinde çürüyenlerden daha az ölü değil. Babam Prens Doran bilge bir adamdır ve sadece kazanacağı savaşlara girer. Eğer savaşın dengeleri ejderhanızın tersine dönerse Altın Birlik’in Dar Deniz’in karşısına kaçacağına şüphe yok, daha önce yaptıkları gibi. Lord Connington’ın bizzat kendisinin, Robert onu Çanlar Savaşı’nda yendikten sonra yaptığı gibi. Dorne’un öyle bir sığınağı yok. Neden sizin kesin olmayan davanıza kılıç ve mızraklarımızı verelim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Prens Aegon sizin kendi kanınızdan, prenses. Prens Rhaegar Targaryen ve Dorne’lu Elia’nın kızı, babanızın kız kardeşi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Daenerys Targaryen da bizim kanımızdan. Kral Aerys’ın kızı ve Rhaegar’ın kardeşi. Ve onun ejderhaları var, ya da bize gelen hikayelere inanırsak öyle.” Ateş ve kan. “O nerede?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yarım dünya uzağımızda, Köle Körfezi’nde.” dedi Lysono Maar. “Şu sözde ejderhalar geince, onları görmedim. Cyvesse’de ejderhanın filden üstün olduğu doğru. Savaş alanında, beni görebildiğim ve dokunabildiğim fillerle düşmana karşı yollayın, kelimeler ve dileklerden yapılmış ejderhalarla değil.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prenses düşünceli bir sessizliğe büründü. Ve o gece babasına dördüncü kuzgunu gönderdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve en sonunda; gri, ıslak bir günde, ince yağmurlar soğuk havada yağarken, Akbağa Tüneği denizdeki sislerin arasından göründü. Lysono Maar bir elini kaldırdı, bir trampet sesi kayalıkların arasından yankılandı ve kalenin kapıları adeta esneyerek açıldı önlerinde. Prenses, kale kapılarının üzerine asılmış, yağmurla ıslanan bayrakların kırmızı ve beyaz olduğunu gördü, Connington Hanesi’nin renkleriydi bunlar, ama Altın Grup’un altın sancakları da görünürdeydi. Akbabanın boğazı olarak bilinen çift sütunlu sırtın üzerinden sürdüler atlarını, bir yandan da Gemikıran Koyu kayaların herbir tarafından kükrüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kale içinde toplanıldığında, Altın Grup’un pek çok subayı Dornelu prensesi karşılamak için bir araya gelmişlerdi. Lysono Maar takdimi yaparken, birer birer prensesin önünde diz çöktüler ve elini öptüler. Pek çoğunun adını daha duyar duymaz unuttu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Subayların lideri yaşlıca bir adamdı. İnce, biçimli ve tıraşlı bir yüzü vardı ve saçlarını arkasında toplamıştı. Bu adam savaşçı değil, diye düşündü Arianne. Lysli adamı Haldon Yarıüstat olarak tanıttığında Arianne şüphelerini doğruladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Siz ve adamlarınız için odalar hazırladık, prenses.” dedi Halden, sonunda takdim kısmı bittiğinde. “Uygun olacaklarını düşünüyorum. Lord Connington’ı aradığınızı biliyorum, o da sizinle görüşmek istiyor, acil olarak. Eğer sizi memnun edecekse, şafakta sizi ona götürecek bir gemi hazırlanacak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nereye?” diye sordu Arianne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Size kimse söylemedi mi?” Haldon Yarıüstat ona bir hançer gibi ince ve sert bir gülümseme bahşetti. “Fırtına Burnu bizim. El sizi orada bekliyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daemon Kum prensesin önüne doğru adım attı. “Gemikıran Koyu sıcak bir yaz gününde bile tehlikeli olabilir. Fırtına Burnu’na en güvenli yol karadandır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu yağmurlar yolları çamura çevirdi. Yolculuk iki gün sürer, en fazla üç.” dedi Haldon Yarıüstat. “Bir gemi prensesi yarım gün ya da daha kısa sürede götürür. Fırtına Burnu’na Kral Toprakları’ndan gelen bir ordu var. Savaştan önce surların ardında güvende olmak istersiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Olacak mıyız, diye merak etti Arianne. “Savaş mı? Yoksa kuşatma mı?” Kendini Fırtına Burnu’nda bir tuzağın içinde hapsetmeye niyeti yoktu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Savaş.” dedi Haldon kesin bir şekilde. “Prens Aegon onları savaş alanında ezmeyi düşünüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne Daemon Kum’la bakıştı bir an için. “Bize odalarımızı gösterebilir misiniz? Biraz dinlenmek ve kuru kıyafetler giymek istiyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Haldon eğildi. “Derhal.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Refakatçileri doğu kulesine yerleşmişti, sivri pencerelerin Gemikıran Koyu’na baktığı yere.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşiniz Fırtına Burnu’nda değil, bunu artık biliyoruz.” dedi Ser Daemon, kapalı kapılar ardına geçer geçmez. “Eğer Daenerys Targaryen’ın ejderhaları varsa, yarım dünya uzaktalar, Dorne’un işine yaramaz. Bizim için Fırtına Burnu’nda hiçbir şey yok, prenses. Eğer Prens Doran sizi bir savaşın ortasına yollasaydı size üç yüz şövalye verirdi, üç değil.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bundan o kadar emin olmayın, ser. Kardeşimi Köle Körfezi’ne beş şövalye ve bir üstatla gönderdi. “Connington’la konuşmalıyım.” Arianne pelerinini bir arada tutan güneş ve mızrağı bozdu ve ıslanmış pelerini omzundan aşağı kayıp yere düştü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve onun ejderha prensini görmek istiyorum. Eğer gerçekten Elia’nın oğluysa…”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kimin oğlu olursa olsun eğer Connington Mace Tyrell’le açık bir savaşa girerse, yakında esir olacaktır ya da ölü.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tyrell korkulacak bir adam değil. Amcam Oberyn-“</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“-öldü, prenses. Ve Altın Grup’un tüm gücü on bin adamdan oluşuyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord Connington eminim kendi gücünü biliyordur. Eğer savaş riskini alıyorsa, kazanacağına inanıyordur.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Peki ya kaç adam kazanacaklarına inandıkları savaşlarda öldü?” diye sordu Ser Daemon ona.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onları reddedin prenses. Paralı askerlere güvenmiyorum. Fırtına Burnu’na gitmeyin.“</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O seçeneği verecekleri ne malum? İçinde Haldon Yarıüstat ve Lysono Maar’ın, prensesin rızası olsa olmasa da onu o gemiye koyacaklarına dair, rahatsız eden bir his vardı. Onları sınamamak daha iyi olurdu. “Ser Daemon, amcam Oberyn’in yaverliğini yaptınız.” dedi. “Eğer şimdi onla olsaydınız ona da reddetmesini mi söylerdiniz?” Cevap vermesini beklemedi. “Cevabı biliyorum. Eğer bana Kızıl Yılan olmadığımı hatırlatacaksınız, onu da biliyorum. Ama Prens Oberyn öldü, Prens Doran hasta ve yaşlı ve ben Dorne’un varisiyim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İşte bu yüzden kendinizi riske atmamalısınız.” Daemon Kum bir dizi üzerine çöktü. “Fırtına Burnu’na beni yollayın kendi yerinize. Eğer akbabanın planı tutmaz da Mace Tyrell kaleyi geri alırsa, ben sadece bu sahtekara kılıcını sunarak kazanç ve şan elde etmeyi düşünen yurtsuz başka bir şövalye olurum.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Oysa bu ben ele geçirilmiş gibi olur ve Demir Taht bunu Dorne’un onlara karşı bu paralı askerle birlikte komplo kurduklarına dair bir kanıt olarak algılar. “Beni korumayı düşünmeniz cesurca, ser. Size bunun için teşekkür ederim.” Onun elinden tuttu ve tekrar ayağa kaldırdı. “Ancak babam bu görevi bana verdi, size değil. Şakafta gelin, ejderhayı ininde görmek için yelken açacağım.”</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzârları "Arianne POV I"]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=43</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:22:37 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=43</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/on-okumalar/the-winds-of-winter-kis-ruzgarlari-on-okuma/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">KAYIP RIHTIM</a> sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Su Bahçeleri’nden ayrıldığı günün sabahında, babası her iki yanağından da öpmek için sandalyesinden kalkmıştı. “Dorne’un kaderi seninle birlikte gidiyor kızım,” demişti kâğıdı kızın avuçlarına bastırırken. “Tez git, sağ salim git; gözlerim, kulaklarım ve sesim ol… ama hepsinden önemlisi, kendine iyi bak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Elbette baba.” Bir damla bile gözyaşı dökmemişti. Arianne Martell bir Dorne Prensesi’ydi ve Dorniler umursamazca su harcamazdı. Ağlamaya çok yaklaşmıştı ama. Gözlerini sulandıran ne babasının öpücüğü ne de boğuk çıkan sözleriydi; aksine, damla hastalığının iltihaplandırdığı ve şiş eklemleriyle bacakları titrerken, ayağa kalkması için harcadığı çabaydı gözlerini sulandıran. Ayakta durması bir sevgi göstergesiydi. Ayakta durması bir inanç göstergesiydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bana inanıyor. Onu yüzüstü bırakmayacağım.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yedisi birden yedi Dorni kum atıyla yola koyulmuşlardı. Küçük bir grup büyük olanından çok daha çabuk yolculuk ederdi; ama Dorne’un veliahtı tek başına yola çıkmazdı. Tanrılütfu’ndan Sör Daemon Kum, bir gayrimeşru, bir zamanlar Prens Oberyn’in silahtarı, şimdi ise Arianne’in yeminli korumasıydı. Adama bu görevinde yardım etmek için Güneşmızrağı’ndan gelen iki gözüpek genç şövalye, Joss Hood ve Garibald Shells. Su Bahçeleri’nden yedi kuzgun ve onlara baksın diye aralarına katılan uzun boylu, genç bir delikanlı. Adı Nate’ti; fakat o kadar uzun süredir kuşlarla uğraşıyordu ki hiç kimse ona Tüyler’den başka bir isimle hitap etmiyordu. Ve bir prensesin yanında ona hizmet edecek kadınların da bulunması gerektiğinden eşlikçilerinin arasında sevimli Jayne Ladybright ve vahşi görünümlü Elia Kum, on dört yaşında bir genç kız, da vardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kuzeybatı’dan giderek kuzeye -kurak toprakları, kupkuru kalmış ovaları ve solgun kumları aşarak, onları Dorne denizinden karşıya geçirecek geminin beklediği Toland Hanesi’nin kalesi Hayalet Tepesi’ne doğru yola koyulmuşlardı. “Ne zaman yeni haberler alırsanız bir kuzgun yollayın,” demişti ona Prens Doran, “Ama sadece doğruluğundan emin olduklarınızı rapor edin. Burada, sisin içinde kaybolduk. Etrafımız dedikodularla, yalanlarla ve gezginlerin hikâyeleriyle kuşatılmış. Neler olup bittiğini kesin olarak bilmeden harekete geçmeyi göze alamam.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Savaşılıyor, diye düşündü Arianne, ve bu sefer Dorne ondan kaçınamayacak. Ellaria Sand Prens Doran’ın huzurundan ayrılmadan önce, “Yıkım ve ölüm geliyor,” diyerek uyarmıştı onları. “Küçük yılanlarımın dağılma zamanı geldi. Bu kan gölünden kurtulma şansları daha yüksek olur.” Ellaria babasının Cehennemyuvası’ndaki makamına geri dönüyordu. Onunla beraber, daha yeni yedi yaşına basmış kızı Loreza da gitmişti. Dorea, oradaki yüz çocuktan biri olarak Su Bahçeleri’nde kaldı. Obella, kale kumandanı Manfrey Martell’in karısına saki olarak hizmet etmesi için Güneşmızrağı’na gönderilmişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve Elia Kum, Prens Oberyn’in Ellaria’dan olan kızlarının en büyüğü, Arianne ile birlikte Dorne Denizi’ni geçecekti. “Bir leydi olarak, bir mızrak olarak değil.”, demişti kızın annesi kesin bir şekilde; ama diğer Kum Yılanları gibi Elia da aklının estiğince hareket ederdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çölü, üç kere atlarını değiştirmek için mola vererek, iki uzun gündüzü ve iki gecenin önemli bir bölümünü alan zamanda geçmişlerdi. Çok fazla yabancıyla etrafı çevrili Arianne için yalnız geçen zamanlardı. Elia onun kuzeniydi, ama çocuk sayılırdı ve Daemon Kum… Tanrılütfu’nun Piçi ve Arianne arasındaki ilişki, babası adamı evlenmeleri için reddettiğinden beri hiçbir zaman eski haline dönmemişti. O zamanlar bir çocuktu ve gayrimeşru doğumluydu. Dorne Prensesi için uygun bir eş değildi. Adamın bunu daha iyi bilmesi gerekiyordu. Ve bu babamın kararıydı, benim değil. Eşlikçilerinden geri kalanlarınıysa neredeyse hiç tanımıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne arkadaşlarını özlüyordu. Drey ve Garin ve Arianne’in tatlı Benekli Sylva’sı onun çocukluğundan beri bir parçası olmuştu. Onun hayallerini ve sırlarını paylaşan, üzgün olduğunda onu neşelendiren, korkularıyla yüzleşmesine yardımcı olan güvenilir sırdaşlar. İçlerinden biri ona ihanet etmişti; fakat o hepsini de aynı derecede özlüyordu. Olanlar benim suçumdu. Arianne onları babasının elindeki kartları dökme amacı güden bir isyan girişimi olarak, Myrcella Baratheon’ın kaçırılması ve kraliçe olarak taç giydirilmesini oyununa ortak etmiş; ama çenesi düşük birisi bu planlarını mahvetmişti. Beceriksiz komplo girişimi, zavallı Myrcella’nın yüzünün bir kısmına ve Sör Arys Meşeyürek’in canına mal olması haricinde hiçbir şey kazandırmamıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne Sör Arys’i de özlüyordu. Tahmin edebileceğinden daha da fazla. Beni delicesine sevdi, dedi kendi kendine, ama ben hiçbir zaman ona meyilli olmaktan fazlasını hissetmedim. Ondan yatağımda ve kurduğum komploda faydalandım. Ondan aşkını aldım, onurunu aldım ve bedenimden başka hiçbir şey vermedim. Nihayetinde, yaptıklarımızla beraber yaşayamazdı. Yoksa beyaz şövalyesi neden kendini Areo Hotah’ın baltasının önüne atıp bu şekilde ölecekti ki? Taht oyunlarını zar atan bir ayyaş gibi oynayan aptal bir kız çocuğuydum.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aptallığının maliyeti ona pahalıya patlamıştı. Drey dünyanın bir ucundaki Norvos’a gönderilmiş, Garin iki yıllığına Tyrosh’a sürülmüş, Arianne’in aptalca tebessümlü tatlı Slyva’sı dedesi olacak yaştaki Eldon Estermont’la evlendirilmişti. Sör Arys bedeli kanıyla, Myrcella bir kulakla ödemişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sadece Sör Gerold Dayne başına bir şey gelmeden kaçabilmişti. Karayıldız. Eğer Myrcella’nın atı son anda ürkmeseydi, adamın kılıcı kızı göğsünden beline kadar biçerdi. Bunun yerine sadece bir kulağını götürmüştü. Dayne, Arianne’in işlediğinden en çok pişmanlık duyduğu, en acı günahıydı. Kılıcının tek bir darbesiyle, eline yüzüne bulaştırdığı entrikasını pis ve kanlı bir şeye çevirmişti. Eğer Tanrılar adaletliyse Obara Kum şimdiye kadar adamı kendi dağ sığınağında, bir ağaçta sallandırmış ve işini bitirmiş olurdu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kamp yapmak için durdukları ilk gecede bu kadarını Daemon Kum’a da söylemişti. “Ne için dua ettiğinize dikkat edin prenses.” diye cevapladı adam. “Karayıldız da Lady Obara’nın işini aynı kolaylıkla bitirebilir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yanında Areo Hotah var.” Prens Doran’ın kişisel muhafızlarının komutanı, Sör Arys Meşeyürek’i, Kralmuhafızları’nın diyardaki en iyi şövalyeler olarak farz edilmelerine rağmen tek bir hamleyle mezara göndermişti. “Hiçbir adam Hotah’a karşı duramaz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Karayıldız’ın olduğu bu mu? Bir adam?” Sör Daemon yüzünü buruşturdu. “Bir adam, onun Prenses Myrcella’ya yaptıklarını yapmazdı. Sör Gerold, amcanızın olduğundan daha da yılandı. Prens Oberyn onun bir zehir olduğunu görebiliyordu; birden fazla kez bunu söyledi. Onu öldürmeye zaman bulamaması yazık oldu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zehir, diye düşündü Arianne. Evet. Tatlı bir zehir ama. Onu da böyle kandırmıştı. Gerold Dayne sert ve zalimdi; fakat bakması o kadar güzeldi ki, prenses adam hakkında anlatılan hikâyelerin yarısına bile inanmamıştı. Güzel delikanlılar her zaman onun zayıflığı olmuştu; özellikle de karanlık ve ayrıca tehlikeli olanları. Bu öncedendi. Sadece bir kız çocuğu olduğum zamanlarda, dedi kendi kendine. Şimdi bir kadınım. Babamın kızı. O dersi aldım.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Günün ağarmasıyla yeniden yola koyulmuşlardı. Elia Kum yolculuklarına önderlik etti. Siyah örgüsü, kız çatlamış kuru düzlükleri hızla geçerken ve tepelere tırmanırken arkasında dalgalanıyordu. Atlara hasta oluyordu ki -annesinin ümitsiz çabalarına rağmen- sık sık at gibi kokmasının sebebi de bu olabilirdi. Bazen Arianne Ellaria’ya acıyordu. Hepsi de babasının kızı olan dört kız çocuğu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Grubun geri kalanı daha sakin bir tempo tutturmuştu. Prenses kendini, ikisi de daha gençken sonu genellikle kucaklaşmalarla biten diğer at gezilerini hatırlayarak, Sör Daemon’un yanında at sürerken buldu. Kendini eyerindeki uzun ve yiğit adamla bakışırlarken bulduğunda Arianne kendinin Dorne’un veliahttı olduğunu ve adamın da onun korumasından başka bir şey olmadığını kendine hatırlattı. “Bana bu Jon Connington hakkında ne bildiğini anlat,” diye buyurdu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O ölü,” dedi Daemon Kum. “İhtilaflı Topraklar’da öldü. İçkiden olmuş diye söylendiğini duydum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yani ölü bir ayyaş bu orduya önderlik ediyor, öyle mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki de bu Jon Connington, onun çocuklarından biridir. Ya da ölü bir adamın ismini alan akıllı bir paralı asker.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya da hiç ölmemiştir.” Acaba Connington bunca yıldır ölüymüş gibi mi göstermişti kendini? Bu, babasına layık bir sabır örneği gerektirirdi. Düşünce Arianne’i rahatsız ediyordu. Bu kadar kurnaz bir adamla uğraşmak tehlikeli olabilirdi. “Nasıl bir adamdı o, şeyden önce… Ölmeden önce?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sürgüne gönderildiğinde Tanrılütfu’nda bir çocuktum. Adamı hiç tanımadım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O zaman bana adam hakkında diğer insanlardan duyduklarını söyle.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Prensesimin buyurduğu gibi olsun. Connington, Grifon Tüneği hala elde tutmaya değer bir lordlukken Grifon Tüneği’nin lorduydu. Prens Rhaegar’ın silahtarı veya onlardan biri diyelim. Daha sonra da Prens Rhaegar’ın dostu ve yoldaşı. Deli Kral, Robert’ın Başkaldırısı sırasında onu El olarak atadı, ama Çanlar Savaşı sırasında *Stoney Sept’te yenilgiye uğradı ve Robert oradan sıvışıp kaçtı. Kral Aerys hiddetlenmişti ve Connington’ı sürgüne yolladı. Adam da orada öldü.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya da ölmedi.” Prens Doran ona her şeyi anlatmıştı. Daha fazlası da olmalıydı. “Bu sadece onun yaptıkları. Hepsini biliyorum. Nasıl bir adamdı? Dürüt ve onurlu, rüşvetçi ve açgözlü, gururlu?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gururlu, ona şüphe yok. Hatta kendini beğenmişlik derecesinde gururlu. Rhaegar’a sadık bir arkadaş, ama diğer insanlara karşı asabi. Robert onun lorduydu; ancak duyduğuma göre Connington böyle bir lorda hizmet etmekten çok rahatsızlık duyuyormuş. O zamanlar bile Robert şaraba ve fahişelere düşkünlüğüyle meşhurdu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord Jon’un hayatında fahişelere yer yok o zaman?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bunu söyleyemem. Bazı adamlar fahişelerle olan ilişkilerini gizli tutarlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir karısı var mıydı? Bir aşığı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Daemon omuzlarını silkti. “Duyduğum bir tane yok.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu durum da rahatsız ediciydi. Sör Arys Meşeyürek onun için yeminlerini bozmuştu, fakat Jon Connington benzer şekilde aklı çelinebilecek biri gibi görünmüyordu. Sadece kelimelerle böyle bir adama karşı üstünlük sağlayabilir miyim?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prenses yolun kalanı boyunca bu yolculuğun sonunda neyle karşılaşacağını düşünerek sessizliğe büründü. Kamp yaptıkları o gece, Jayne Ladybright ve Elia Kum’la paylaştığı çadırına sokuldu ve kol yeninde sakladığı kâğıt parçasını üzerinde yazanları yeniden okumak için çıkardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Martell Hanedanlığı’ndan Prens Doran’a, Beni hatırlıyorsunuzdur, umarım. Kız kardeşinizi iyi tanırdım ve kayınbiraderinizin sadık bir hizmetkarıydım.  Onlar için sizler kadar çok yas tutuyorum. Ben ölmedim, kız kardeşinizin çocuğuna olandan daha fazla değil. Hayatını kurtarmak için onu bunca zaman saklı tuttuk ama saklanma zamanı artık sona erdi. Bir Ejderha doğuştan gelen hakkını talep etmek, babasının ve annesi Prenses Elia’nın öcünü almak için Westeros’a geri döndü. Onun adına Dorne’a yöneldim. Bizi yüzüstü bırakmayın.</span></div>
<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Jon Connington</span></div>
<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Grifon Tüneği’nin Lordu</span></div>
<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gerçek Kral’ın Eli</span></div>
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne mektubu üç kere okudu ve sonra katlayıp kol yenindeki yerine geri yerleştirdi. Bir Ejderha Westeros’a geri döndü; ama babamın beklediği değil. Gelen haberlerin hiçbirinde Daenerys Fırtındoğan’a dair bir iz yoktu… ya da ejderha kraliçeyi bulması için gönderilen Arianne’in kardeşi Prens Quentyn’e dair. Prenses boğuk ve alçak sesiyle planını ona anlatırken, babasının oniks cyvasse taşını avucuna nasıl da bastırdığını hatırladı. Sonunda ne olacağı belli olmayan uzun ve tehlikeli bir yolculuk, demişti. Bizlere gönlümüzün isteğini getirmeye gitti. Öç. Adalet. Ateş ve Kan.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Jon Connigton’ın (tabii adam iddia ettiği kişiyse) önerdiği de ateş ve kandı. Ya da öyle miydi? “Paralı askerlerle beraber geldi, ama yanlarında ejderhalar yok,” demişti Prens Doran kuzgunun geldiği gün. “Altın Birlik, özgür birliklerden en iyi ve en büyük olanı; ancak on bin paralı asker Yedi Krallık’ı ele geçirmeyi ümit edemez. Elia’nın oğlu… Eğer kız kardeşimin bir parçası kurtulabildiyse sevinçten ağlarım, fakat bu gelenin gerçekten de Aegon olduğuna dair ne kanıtımız var?”. Bunu söylerken sesi çatlamıştı. “Ejderhalar nerede?” diye sordu. “Daenerys nerede?” Ve Arianne biliyordu ki babası aslında, “Oğlum nerede?” diyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İki büyük Dorni ordusu Kemikyolu ve Prens Geçidi’nde toplanmıştı ve orada mızraklarını bileyerek, zırhlarını cilalayarak, zar atarak, içerek, ağız dalaşına girerek oturuyor; sayıları gittikçe azalırken bekliyor, bekliyor, Prens Doran’ın onları Martell Hanedanlığı’nın düşmanları üzerine salmasını bekliyorlardı. Ejderhaları bekliyorlar. Ateş ve kanı. Beni. Arianne’in ağzından çıkacak tek bir kelime ve o ordular harekete geçecekti… o kelime ejderha olduğu sürece. Bunun yerine, gönderdiği sözcük savaş olursa Lord Yronwood, Lord Fowler ve orduları yerlerinde kalacaktı. Prens Doran incelikle iş çeviren biri değilse neydi acaba? Savaş burada, bekle demekti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üçüncü günün kuşluk vaktinde Hayalet Tepesi önlerinde belirdi. Tebeşir beyazı duvarları Dorne Denizi’nin derin mavisinin üzerinde parlıyordu. Hisarın köşelerindeki kare kulelerde Tolan Hanesi’nin sancakları, altın rengi arka plan üzerine kendi kuyruğunu ısıran yeşil ejderha, dalgalanıyordu. Martell Hanedanlığı’nın güneş ve mızrağı -altın rengi ve turuncu, sanki meydan okur gibi- merkezdeki büyük kalenin tepesindeydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kuzgunlar, Leydi Toland’ı gelişlerinden haberdar etmek için önden yollanmıştı. Bu yüzden hisar kapıları açıktı ve Nymella’nın en büyük kızı yanında kâhyasıyla beraber onları tepenin alçaklarında karşılamak için at sürüyordu. Uzun ve haşin görünümlü, omuzlarına dökülen alev gibi parlak kızıl saçlarıyla Valena Toland Arianne’i, “Sonunda geldiniz ha, öyle mi? O atlar ne kadar yavaşmış öyle?” diye bağırarak karşıladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sizinkileri hisar kapılarına giderken geride bırakmaya yetecek kadar hızlı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Göreceğiz.” Valena atını etrafında döndürdü ve topuklarını atın böğrüne bastırdı, ve tepenin alçaklarındaki köyün, önlerinde tavukların ve köylülerin etrafa kaçıştıkları tozlu sokaklarında yarışları başlamıştı. Arianne kısrağını dörtnala koşturabildiğinde üç boy gerideydi. Fakat yamacın yarısına kadarını tırmandıklarında farkı bir boya indirmişti. Hisar kapısındaki nöbetçi kulübesine doğru gümbür gümbür giderlerken yan yanaydılar; ama kapılara varmalarına dört-beş metre kala siyah kısrağıyla Elia Kum, arkasında kumdan bulutlar bırakarak yanlarından uçar gibi geçti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Avluda “Yarı at falan mısın çocuk?” diye sordu Valena gülerek. “Prenses, yanında kız bir seyis mi getirdin?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O kıza bu lakabı takan her kimse hesap vermesi gereken çok şey var. Ama Arianne’in hoşuna gitse de gitmese de kıza bu ismi amcası Oberyn vermişti ve Kızıl Yılan kendinden başka kimseye hesap vermezdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kız bir atlı mızrak dövüşçüsü,” dedi Valena. “Evet, seni duymuştum. Avluya birinci sırada geldiğinden dolayı atları sulama ve yularlama onurunu sen kazandın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve ondan sonra da hamamı bul,” dedi Prenses Arianne. Elia saçından topuklarına kadar kirece ve toza bulanmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne ve şövalyeleri o gece, kalenin büyük salonunda Leydi Nymella ve kızlarıyla akşam yemeklerini yediler. Teora, kızlardan küçük olanı, kardeşi gibi kızıl saçlıydı; fakat geriye kalan diğer özellikleri daha farklı olamazdı. Kısa, tombul ve o kadar utangaçtı ki kızı dilsiz sanabilirdiniz. Baharatlı dana etine ve ballı ördeğe masadaki yakışıklı şövalyelerden daha fazla ilgi gösteriyordu ve Toland Hanesi adına konuşmayı leydi annesi ve kız kardeşine bırakma konusunda memnun görünüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uşağı şarapları doldururken “Sizin Güneşmızrağı’nda duyduğunuz haberlerin aynısını biz de burada duyduk,” dedi Leydi Nymella onlara. “Hiddet Burnu’nda karaya çıkan paralı askerler, kuşatma altındaki ya da çoktan fethedilmiş kaleler, el konulan ya da yakılan hasatlar. Bu adamların nereden geldiğinden ve kim olduklarındansa kimse emin değil.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Korsanlar ve maceracılar diye duyduk en başta,” dedi Valena. “Sonra, gelenler Altın Birlik olmalıymış. Şimdi de Jon Connington, Deli Kral’ın Eli, doğuştan gelen hakkını talep etmek için mezarından geri döndü diyorlar. Gelenler her kimse, Grifon Tüneği onların önünde düştü. Yağmur Evi, Karga Yuvası, Siskorusu, hatta adasının üzerindeki Yeşiltaş bile. Hepsi fethedildi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne’in düşünceleri birden tatlı Benekli Slyva’sına gitti. “Yeşiltaş’ı kim ister ki? Savaş olmuş mu orada?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Duyduğumuz kadarıyla olmamış, ama tüm hikâyeler çarpık.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tarth da düşmüş. Bazı balıkçılar anlatacaktır,” dedi Valena. “Bu paralı askerler Hiddet Burnu’nun büyük bir kısmını ve Köprütaşları’nın yarısını ellerinde tutuyorlar. Yağmurkorusu’nda filler olduğundan bahsedildiğini duyduk.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Filler?” Arianne bunun hakkında ne düşüneceğini bilemedi. “Emin misiniz? Ejderhalar değil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Leydi Nymella kelimenin üstüne bastırarak “Filler,” dedi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve hasarlı gemilere denizin diplerini boylatan, Kırık Kol açıklarındaki krakenler,” dedi Valena. “Üstadımızın[1] söylediğine göre kan onları su yüzeyine çekiyormuş. Denizde cesetler var. Az bir kısmı da kıyılarımıza vurdu. Ve bunlar söyleyeceklerimin daha yarısı bile değil. Yeni bir korsan kralı İşkenceci Derinlikleri’ne yerleşmiş. Kendine Denizlerin Efendisi diyormuş. Bunun gerçek savaş gemileri var; üç güverteli, devasa savaş gemileri. Deniz yoluyla gelmemekle akıllılık ettiniz. Redwyne donanması Köprü Taşları’ndan geçtiği için o sular Tarth açıklarından Gemikıran Körfezi’ne kadar yabancı denizci bayraklarıyla kaynıyor. Myrliler, Volantiniler, Lyseniler, hatta Demir Adalar’dan gelen yağmacılar. Bazıları Hiddet Burnu’nun güneyine adam indirmek için Dorne Denizi’ne girmiş. Sizler için, babanızın emrettiği gibi, iyi ve hızlı bir gemi bulduk; ama yine de… dikkatli olun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Haberler doğru o zaman. Arianne kardeşi hakkında bir şeyler sormak istedi, fakat babası onu sözlerine dikkat etmesi konusunda tembihlemişti. Eğer bu gemiler Quentyn’i ve onun ejderha kraliçesini getirmemişse ondan bahsetmemesi en iyisiydi. Sadece babası ve onun en güvenilir adamları kardeşinin Köle Tüccarı Körfezi’ndeki görevini biliyordu. Leydi Toland ve kızları o insanlar arasında değildi. Eğer gelen Quentyn olsaydı, Daenerys’i Dorne’a getirirdi kuşkusuz. Hiddet Burnu’nda inip neden kendini fırtınalordlarının içinde riske atacaktı ki?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dorne tehlikede mi?” diye sordu Leydi Nymella. “İtiraf etmeliyim ki ne zaman yabancı bir denizci bayrağı görsem, yüreğim ağzıma geliyor. Ya bu gemiler yönünü güneye çevirirse? Toland’ın gücünün büyük kısmı Lord Yronwood’la beraber Kemikyolu’nda. Eğer bu yabancılar kıyılarımıza ayak basarsa Hayalet Tepesi’ni kim savunacak? Adamlarımı geri mi çağırmalıyım?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Askerlerinize şimdiki yerlerinde ihtiyaç var leydim,” diye kadını temin etti Daemon Kum. Arianne, adamın sözlerini başıyla onaylamakta hızlı davrandı. Bundan başka verilecek herhangi bir rehberlik, her adamın gelip gelmeyeceği belli olmayan düşmanlarına karşı kendi evini korumaya koşmasıyla Lord Yronwood’un birliğinin eski bir duvar halısı gibi çözülüp gitmesine neden olabilirdi. “Bu gelenlerin dost ya da düşman olduklarından şüphe götürmez bir şekilde emin olduğumuz zaman babam ne yapılacağını bilecektir.” dedi prenses.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İşte ondan sonra solgun, tombul Teora gözlerini tabağındaki kremalı pastalardan kaldırdı. “Onlar ejderhalar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ejderhalar?” dedi annesi. “Teora, aptal olma.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Olmuyorum. Geliyorlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sesinde bir hor görme tınısıyla “Bunu nasıl bilebilirsin?” diye sordu kız kardeşi. “Senin şu önemsiz rüyalarından biri mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Teora çenesi titreyerek belli belirsizce başını salladı. “Dans ediyorlardı. Rüyamda. Ve ejderhaların dans ettiği her yerde insanlar ölüyordu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yedi bizi korusun.” Leydi Nymella kızgınca nefes verdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üstat Toman’dan nefret ediyorum,” dedi Teora. Sonra da masadan ok gibi fırlayıp gitti. Annesini bu davranışı yüzünden onun için özürler dizmeye bırakmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ona karşı nazik olun leydim,” dedi Arianne. “Onun yaşlarındaki halimi hatırlıyorum. Babam artık benden umudunu kesmişti. Buna eminim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bunu doğrulayabilirim.” Sör Daemon şarabından bir yudum aldı ve ekledi. “Toland Hanesi’nin sancaklarında bir ejderha var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kendi kuyruğunu yiyen bir ejderha, evet,” dedi Valena. “Aegon’un Fethi’ndeki günlerden kalma. Burayı fethedememişti. Diğer yerlerde düşmanlarını kavurdu. O ve kardeşleri. Ama burada, geriye onlara kavuracak sadece taş ve kum bırakarak önlerinden uçup gittik. Ve ejderhalar yiyecek başka bir yemek isteğiyle kuyruklarını ısırmaya çalışarak kendi etraflarında döndü durdu. Ta ki düğümlenip kalana kadar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Atalarımız o oyunda rollerini yerine getirdiler,” dedi Leydi Nymella gururla. “Gözüpek işler yapıldı ve cesur adamlar öldü. Bunların hepsi, bizlere hizmet eden üstatlar tarafından kaydedildi. Eğer prensesimiz daha fazlasını öğrenmek isterse kitaplarımız var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki başka bir zaman,” dedi Arianne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece Hayalet Tepesi uykuya daldığında, prenses soğuğa karşı başlıklı bir pelerin giydi ve kafasını dağıtmak için kale siperlerinde yürüdü. Daemon Kum onu, duvara yaslanıp ayın üzerinde dans ettiği denizi seyrederken buldu. “Prenses,” dedi, “yatağınızda olmanız gerekiyordu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Aynısını senin için de söyleyebilirim.” Arianne adamın yüzüne bakmak için döndü. Güzel bir surat, diye karar verdi. Bir zamanlar tanıdığım çocuk yakışıklı bir adam olmuş. Gözleri bir çöl göğü kadar mavi, saçları henüz aştıkları çölün kumları kadar açık kahverengiydi. Kısa kesilmiş sakalı güçlü bir çene hattını takip ediyordu; ama güldüğünde gamzelerini saklayabiliyor sayılmazdı. Gülümsemesini hep sevmiştim.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tanrılütfu’nun Piçi aynı zamanda, Prens Oberyn’in silahtarlığını yapmış ve şövalyelik unvanını bizzat Kızıl Yılan’dan almış birinden beklenebileceği gibi, Dorne’un en iyi kılıçlarından biriydi. Bazıları amcasının sevgilisi olduğunu da söylüyordu. Yüzüne karşı söyledikleri nadirdi ama. Arianne bunun doğruluğunu bilmiyordu. Bir zamanlar kendisinin sevgilisiydi ama. On dördündeyken ona bekâretini vermişti. O zamanlar Daemon da pek büyük değildi, bu yüzden sevişmeleri ateşli oldukları kadar da acemiceydi. Yine de zevkli olmuştu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne ona en baştan çıkarıcı gülümsemesini bahşetti. “Aynı yatağı paylaşabiliriz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Daemon’un suratı taş gibiydi. “Unuttunuz mu, prenses? Gayrimeşru doğumluyum.” Arianne’in ellerini ellerine aldı. “Eğer bu ele layık değilsem, orana nasıl layık olabilirim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne ellerini hızlıca adamınkilerden kurtardı. “Bu söylediklerin için bir tokadı hak ettin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yüzüm sizindir. Gönlünüzün istediğini yapın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benim istediğimi sen istemeyeceksin belli ki. Öyle olsun. Bunun yerine benimle konuş o zaman. Gelen gerçekten Prens Aegon olabilir mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gregor Clegane, Aegon’u Elia’nın kollarından çekip kopardı ve çocuğun kafasını duvara çaldı,” diye cevapladı Sör Daemon. “Eğer Lord Connington’ın prensinin paramparça bir kafatası varsa Aegon’un mezarından döndüğüne inanacağım. Öteki takdirde, hayır. Bu gelen sahte bir çocuk, ötesi değil. Destek kazanmak için yapılan bir paralı asker numarası.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Babam da aynısından korkuyor. “Ama eğer öyle değilse… eğer bu gelen gerçekten Jon Connington’sa, eğer oğlan Rhaegar’ın çocuğuysa…”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O olduğunu mu diliyorsunuz, yoksa olmadığını mı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben… Elia’nın çocuğunun hala yaşadığını bilmek babama büyük mutluluk verecektir. Kız kardeşini çok severdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Öyle, değil mi? “Elia öldüğünde yedi yaşındaydım. Hatırlayamayacak kadar küçük olduğum zamanlar, bir keresinde Rhaenys’i kucağıma aldığımı söylüyorlar. Aegon, gerçek de olsa sahte de, benim için yabancı biri gibi olacak.” Prenses duraksadı. “Rhaegar’ın kız kardeşini arıyorduk, oğlunu değil.” Onu Arianne’in koruması olarak seçtiğinde babası sırrını Sör Daemon’a da açmıştı. En azından onunla özgürce konuşabilirdi. “Dönenin Quentyn olmasını tercih ederdim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya da öyle diyorsunuz,” dedi Daemon Kum. “İyi geceler, prenses.” Eğilerek selamladı ve onu orada ayakta dikilir vaziyette bıraktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Böyle diyerek ne demek istedi? Arianne adamın yürüyüp gitmesini izledi. Eğer kardeşimin geri dönmesini istemesem ne çeşit bir kız kardeş olurdum? Onca yıl, babasının Arianne’in yerine onu veliahdı ilan etmeye niyeti olduğundan dolayı Quentyn’e hınç beslemişti, bu doğruydu. Ama durumun sadece bir yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkmıştı. Dorne’un veliahdı kendisiydi ve babasının sözünü almıştı. Quentyn’in kendi ejderha kraliçesi olacaktı: Daenerys.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Güneşmızrağı’nda, Arianne’in atalarından biriyle evlenmek için Dorne’a gelen Prenses Daenerys’in bir portresi asılıydı. Daha küçük yaşlardayken Arianne ona bakarak saatler harcardı. Yalnızca, her gece tanrılara onu güzel yapması için dua eden, ergenliğin zirvesindeki tıknaz, tahta göğüslü bir kız çocuğu olduğu zamanlarda. Yüzyıl önce, Daenerys Targaryen Dorne’a barış yapmak için gelmişti. Şimdi bir başkası savaş başlatmak için geliyor ve kardeşim, onun kralı ve eşi olacak. Kral Quentyn. Neden kulağa bu kadar aptalca geliyordu?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Neredeyse Quentyn’in bir ejderhaya binmesi kadar aptalca. Kardeşi ağırbaşlı, iyi huylu, sorumluluk sahibi bir çocuktu, ama sıkıcı biriydi. Ve cazibesiz, aşırı cazibesizdi. Tanrılar Arianne’e olmak için dua ettiği güzelliği vermişlerdi, ancak Quentyn başka bir şey için dua etmiş olmalıydı. Kafası fazla büyüktü ve bir nevi kare sayılırdı; saçları kuru çamur rengiydi. Ayrıca omuzları da düşüktü ve bel kısmı çok kalındı. Babamıza çok benziyor.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşimi seviyorum,” dedi Arianne, fakat sadece gökteki ay söylediklerini duyabilirdi. Aslında gerçeği söyleyecek olursa kardeşini çok az tanıyordu. Quentyn, Yronwood Evi’nden Lord Ormond Yronwood’un oğlu ve Lord Edgar’ın torunu Lord Anders, Kraliyetkanı, tarafından yetiştirilmişti. Gençliğinde, amcası Oberyn Edgar’la bir düello yapmış ve adama çürüyüp onu öldüren yarayı vermişti. Bu olaydan sonra insanlar amcasını ‘Kızıl Yılan’ diye çağırmaya başlamış ve kılıcındaki zehirden bahsetmişlerdi. Yronwoodlar gururlu ve güçlü, çok eskiye dayanan bir haneydi. Rhoynarlar gelmeden önce Dorne’un, hâkimiyet alanları Martell Hanedanlığı’nın topraklarını katlayan, yarısından fazlasının krallarıydılar. Arianne’in babası bir an önce davranmasaydı, kuşkusuz, Lord Edgar’ın ölümünü kan davası ve başkaldırı izleyecekti. Kızıl Yılan önce Eskişehir’e, ondan sonra da Dar Deniz’in karşı yakasındaki Lys’e gönderildi. Tabii kimse buna sürgün demeye cüret edememişti. Ve vakti geldiğinde, bir güven göstergesi olarak, Quentyn yetiştirilmesi için Lord Anders’e gönderilmişti. Bu, Güneşmızrağı ve Yronwoodlar arasındaki yaraların iyileşmesine yardımcı olmuştu, ama Quentyn ve Kum Yılanları arasında yenilerini açmıştı… ve Arianne her zaman, kuzenlerine uzaklardaki kardeşinden daha yakın olmuştu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yine de aynı kanı taşıyoruz,” diye fısıldadı. “Elbette ki kardeşimin eve dönmesini isterim. İsterim.” Denizden gelen rüzgâr kolu boyunca tüm tüylerini diken diken ediyordu. Arianne pelerinine sarındı ve yatacağı yeri aramaya gitti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gemilerinin adı Peregrine‘di. Sabah sular çekilmişken yola çıktılar. Tanrılar onlara karşı insaflıydı, deniz sakindi. İyi rüzgârlara rağmen denizi geçmeleri bir gece ve bir gündüz aldı. Jayne Ladybright’ı deniz tutmuştu ve zamanının çoğunu kusarak geçirmişti. Bu durum Elia Sand’in komiğine gitmiş gibi görünüyordu. “Birilerinin şu çocuğun kıçını şaplaklaması gerek,” derken duyulmuştu Joss Hood… ve Elia da onu duyanlar arasındaydı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kendini beğenmiş bir şekilde “Neredeyse kadın oldum sayılır, sör,” diye adama cevap verdi Elia. “Kıçımı şaplaklamana izin vereceğim gerçi… fakat önce at üstünde mızrak dövüştürmemiz ve beni atımdan düşürmeniz gerekecek.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir gemideyiz ve atımız yok.” diyerek cevapladı Joss.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arkadaşından çok daha ciddi ve terbiyeli bir genç olan Sör Geribald Shells, “Ve leydiler atla mızrak dövüştürmez,” diye ısrar etti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben dövüştürürüm. Ben Leydi Mızrak’ım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne yeterince dinlemişti. “Bir mızrak olabilirsin, ama bir leydi değilsin. Aşağıya git ve karaya çıkana kadar da orada kal.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bunun haricinde, karşıya geçmeleri olaysız olmuştu. Gün batarken uzakta, kürekleri akşamüstü yıldızlarına karşı kalkıp inen bir kadırga görmüşlerdi; fakat onlardan uzaklaşıyordu ve kısa süre sonra ufukta küçüldü ve gözden kayboldu. Arianne, bir el Sör[2] Daemon’la bir el de Sör Garibald’la cyvasse oynadı ve nasıl olduysa ikisini de kaybetmeyi başardı. Sör Garibald yiğitçe oynadığını söyleyecek kadar nezaket göstermişti, ama Sör Daemon Arianne’le dalga geçti. “Ejderha’dan başka taşlarınız da var, prenses. Arada onları da oynatmayı dene.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ejderhalar hoşuma gidiyor.” Adamın gülen yüzüne bir tane patlatmak istedi. Ya da onu öpmek istemişti belki. Adam yakışıklı olduğu kadar da kendini beğenmişti. Babam, Dorne’daki tüm şövalyeler içinde benim korumam olsun diye neden onu seçti? Mazimizi biliyor .“Bu sadece bir oyun. Bana Prens Viserys’ten bahset.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dilenci Kral’dan mı?” Sör Daemon şaşırmış görünüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Herkes Prens Rhaegar’ın yakışıklı olduğunu söylüyor. Viserys de yakışıklı mıydı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öyledir zannımca. Sonuçta Targaryen’di. Adamı hiç görmedim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prens Doran’ın yıllar önce yaptığı gizli antlaşma Arianne’in Prens Viserys’le evlendirileceğini söylüyordu, Quentyn’in Daenerys’le evlendirileceğini değil. Bunların hepsi, Viserys Dothraki denizinde öldürüldüğünde mahvolmuştu. Bir tencere eriyik altınla taçlandırılmış. “Bir Dothraki Khal’ı tarafından öldürüldü,” dedi Arianne. “Ejderha Kraliçe’nin kendi kocası tarafından.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben de öyle duydum. Ne olmuş ki?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sadece… Daenerys neden bunun olmasına izin verdi? Viserys onun kardeşiydi. Onun kanından geriye kalan tek kişi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dothrakiler vahşi bir halktır. Niye öldürdüklerini kim bilebilir ki? Belki de Viserys götünü yanlış eliyle silmiştir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Belki, diye düşündü Arianne, ya da Daenerys, abisi tahta çıkarıldığında ve onunla evlendirildiğinde hayatının geri kalanını bir çadırda uyuyarak ve at gibi kokarak geçirmeye mahkûm edileceğinin farkına varmıştır. “O, Deli Kral’ın kızı,” dedi prenses. “Nasıl bilebiliriz ki onun gibi ol–“</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bilemeyiz,” dedi Sör Daemon. “Sadece ümit edebiliriz.”</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/on-okumalar/the-winds-of-winter-kis-ruzgarlari-on-okuma/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">KAYIP RIHTIM</a> sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Su Bahçeleri’nden ayrıldığı günün sabahında, babası her iki yanağından da öpmek için sandalyesinden kalkmıştı. “Dorne’un kaderi seninle birlikte gidiyor kızım,” demişti kâğıdı kızın avuçlarına bastırırken. “Tez git, sağ salim git; gözlerim, kulaklarım ve sesim ol… ama hepsinden önemlisi, kendine iyi bak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Elbette baba.” Bir damla bile gözyaşı dökmemişti. Arianne Martell bir Dorne Prensesi’ydi ve Dorniler umursamazca su harcamazdı. Ağlamaya çok yaklaşmıştı ama. Gözlerini sulandıran ne babasının öpücüğü ne de boğuk çıkan sözleriydi; aksine, damla hastalığının iltihaplandırdığı ve şiş eklemleriyle bacakları titrerken, ayağa kalkması için harcadığı çabaydı gözlerini sulandıran. Ayakta durması bir sevgi göstergesiydi. Ayakta durması bir inanç göstergesiydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bana inanıyor. Onu yüzüstü bırakmayacağım.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yedisi birden yedi Dorni kum atıyla yola koyulmuşlardı. Küçük bir grup büyük olanından çok daha çabuk yolculuk ederdi; ama Dorne’un veliahtı tek başına yola çıkmazdı. Tanrılütfu’ndan Sör Daemon Kum, bir gayrimeşru, bir zamanlar Prens Oberyn’in silahtarı, şimdi ise Arianne’in yeminli korumasıydı. Adama bu görevinde yardım etmek için Güneşmızrağı’ndan gelen iki gözüpek genç şövalye, Joss Hood ve Garibald Shells. Su Bahçeleri’nden yedi kuzgun ve onlara baksın diye aralarına katılan uzun boylu, genç bir delikanlı. Adı Nate’ti; fakat o kadar uzun süredir kuşlarla uğraşıyordu ki hiç kimse ona Tüyler’den başka bir isimle hitap etmiyordu. Ve bir prensesin yanında ona hizmet edecek kadınların da bulunması gerektiğinden eşlikçilerinin arasında sevimli Jayne Ladybright ve vahşi görünümlü Elia Kum, on dört yaşında bir genç kız, da vardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kuzeybatı’dan giderek kuzeye -kurak toprakları, kupkuru kalmış ovaları ve solgun kumları aşarak, onları Dorne denizinden karşıya geçirecek geminin beklediği Toland Hanesi’nin kalesi Hayalet Tepesi’ne doğru yola koyulmuşlardı. “Ne zaman yeni haberler alırsanız bir kuzgun yollayın,” demişti ona Prens Doran, “Ama sadece doğruluğundan emin olduklarınızı rapor edin. Burada, sisin içinde kaybolduk. Etrafımız dedikodularla, yalanlarla ve gezginlerin hikâyeleriyle kuşatılmış. Neler olup bittiğini kesin olarak bilmeden harekete geçmeyi göze alamam.”</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Savaşılıyor, diye düşündü Arianne, ve bu sefer Dorne ondan kaçınamayacak. Ellaria Sand Prens Doran’ın huzurundan ayrılmadan önce, “Yıkım ve ölüm geliyor,” diyerek uyarmıştı onları. “Küçük yılanlarımın dağılma zamanı geldi. Bu kan gölünden kurtulma şansları daha yüksek olur.” Ellaria babasının Cehennemyuvası’ndaki makamına geri dönüyordu. Onunla beraber, daha yeni yedi yaşına basmış kızı Loreza da gitmişti. Dorea, oradaki yüz çocuktan biri olarak Su Bahçeleri’nde kaldı. Obella, kale kumandanı Manfrey Martell’in karısına saki olarak hizmet etmesi için Güneşmızrağı’na gönderilmişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve Elia Kum, Prens Oberyn’in Ellaria’dan olan kızlarının en büyüğü, Arianne ile birlikte Dorne Denizi’ni geçecekti. “Bir leydi olarak, bir mızrak olarak değil.”, demişti kızın annesi kesin bir şekilde; ama diğer Kum Yılanları gibi Elia da aklının estiğince hareket ederdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çölü, üç kere atlarını değiştirmek için mola vererek, iki uzun gündüzü ve iki gecenin önemli bir bölümünü alan zamanda geçmişlerdi. Çok fazla yabancıyla etrafı çevrili Arianne için yalnız geçen zamanlardı. Elia onun kuzeniydi, ama çocuk sayılırdı ve Daemon Kum… Tanrılütfu’nun Piçi ve Arianne arasındaki ilişki, babası adamı evlenmeleri için reddettiğinden beri hiçbir zaman eski haline dönmemişti. O zamanlar bir çocuktu ve gayrimeşru doğumluydu. Dorne Prensesi için uygun bir eş değildi. Adamın bunu daha iyi bilmesi gerekiyordu. Ve bu babamın kararıydı, benim değil. Eşlikçilerinden geri kalanlarınıysa neredeyse hiç tanımıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne arkadaşlarını özlüyordu. Drey ve Garin ve Arianne’in tatlı Benekli Sylva’sı onun çocukluğundan beri bir parçası olmuştu. Onun hayallerini ve sırlarını paylaşan, üzgün olduğunda onu neşelendiren, korkularıyla yüzleşmesine yardımcı olan güvenilir sırdaşlar. İçlerinden biri ona ihanet etmişti; fakat o hepsini de aynı derecede özlüyordu. Olanlar benim suçumdu. Arianne onları babasının elindeki kartları dökme amacı güden bir isyan girişimi olarak, Myrcella Baratheon’ın kaçırılması ve kraliçe olarak taç giydirilmesini oyununa ortak etmiş; ama çenesi düşük birisi bu planlarını mahvetmişti. Beceriksiz komplo girişimi, zavallı Myrcella’nın yüzünün bir kısmına ve Sör Arys Meşeyürek’in canına mal olması haricinde hiçbir şey kazandırmamıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne Sör Arys’i de özlüyordu. Tahmin edebileceğinden daha da fazla. Beni delicesine sevdi, dedi kendi kendine, ama ben hiçbir zaman ona meyilli olmaktan fazlasını hissetmedim. Ondan yatağımda ve kurduğum komploda faydalandım. Ondan aşkını aldım, onurunu aldım ve bedenimden başka hiçbir şey vermedim. Nihayetinde, yaptıklarımızla beraber yaşayamazdı. Yoksa beyaz şövalyesi neden kendini Areo Hotah’ın baltasının önüne atıp bu şekilde ölecekti ki? Taht oyunlarını zar atan bir ayyaş gibi oynayan aptal bir kız çocuğuydum.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Aptallığının maliyeti ona pahalıya patlamıştı. Drey dünyanın bir ucundaki Norvos’a gönderilmiş, Garin iki yıllığına Tyrosh’a sürülmüş, Arianne’in aptalca tebessümlü tatlı Slyva’sı dedesi olacak yaştaki Eldon Estermont’la evlendirilmişti. Sör Arys bedeli kanıyla, Myrcella bir kulakla ödemişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sadece Sör Gerold Dayne başına bir şey gelmeden kaçabilmişti. Karayıldız. Eğer Myrcella’nın atı son anda ürkmeseydi, adamın kılıcı kızı göğsünden beline kadar biçerdi. Bunun yerine sadece bir kulağını götürmüştü. Dayne, Arianne’in işlediğinden en çok pişmanlık duyduğu, en acı günahıydı. Kılıcının tek bir darbesiyle, eline yüzüne bulaştırdığı entrikasını pis ve kanlı bir şeye çevirmişti. Eğer Tanrılar adaletliyse Obara Kum şimdiye kadar adamı kendi dağ sığınağında, bir ağaçta sallandırmış ve işini bitirmiş olurdu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kamp yapmak için durdukları ilk gecede bu kadarını Daemon Kum’a da söylemişti. “Ne için dua ettiğinize dikkat edin prenses.” diye cevapladı adam. “Karayıldız da Lady Obara’nın işini aynı kolaylıkla bitirebilir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yanında Areo Hotah var.” Prens Doran’ın kişisel muhafızlarının komutanı, Sör Arys Meşeyürek’i, Kralmuhafızları’nın diyardaki en iyi şövalyeler olarak farz edilmelerine rağmen tek bir hamleyle mezara göndermişti. “Hiçbir adam Hotah’a karşı duramaz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Karayıldız’ın olduğu bu mu? Bir adam?” Sör Daemon yüzünü buruşturdu. “Bir adam, onun Prenses Myrcella’ya yaptıklarını yapmazdı. Sör Gerold, amcanızın olduğundan daha da yılandı. Prens Oberyn onun bir zehir olduğunu görebiliyordu; birden fazla kez bunu söyledi. Onu öldürmeye zaman bulamaması yazık oldu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zehir, diye düşündü Arianne. Evet. Tatlı bir zehir ama. Onu da böyle kandırmıştı. Gerold Dayne sert ve zalimdi; fakat bakması o kadar güzeldi ki, prenses adam hakkında anlatılan hikâyelerin yarısına bile inanmamıştı. Güzel delikanlılar her zaman onun zayıflığı olmuştu; özellikle de karanlık ve ayrıca tehlikeli olanları. Bu öncedendi. Sadece bir kız çocuğu olduğum zamanlarda, dedi kendi kendine. Şimdi bir kadınım. Babamın kızı. O dersi aldım.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Günün ağarmasıyla yeniden yola koyulmuşlardı. Elia Kum yolculuklarına önderlik etti. Siyah örgüsü, kız çatlamış kuru düzlükleri hızla geçerken ve tepelere tırmanırken arkasında dalgalanıyordu. Atlara hasta oluyordu ki -annesinin ümitsiz çabalarına rağmen- sık sık at gibi kokmasının sebebi de bu olabilirdi. Bazen Arianne Ellaria’ya acıyordu. Hepsi de babasının kızı olan dört kız çocuğu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Grubun geri kalanı daha sakin bir tempo tutturmuştu. Prenses kendini, ikisi de daha gençken sonu genellikle kucaklaşmalarla biten diğer at gezilerini hatırlayarak, Sör Daemon’un yanında at sürerken buldu. Kendini eyerindeki uzun ve yiğit adamla bakışırlarken bulduğunda Arianne kendinin Dorne’un veliahttı olduğunu ve adamın da onun korumasından başka bir şey olmadığını kendine hatırlattı. “Bana bu Jon Connington hakkında ne bildiğini anlat,” diye buyurdu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O ölü,” dedi Daemon Kum. “İhtilaflı Topraklar’da öldü. İçkiden olmuş diye söylendiğini duydum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yani ölü bir ayyaş bu orduya önderlik ediyor, öyle mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki de bu Jon Connington, onun çocuklarından biridir. Ya da ölü bir adamın ismini alan akıllı bir paralı asker.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya da hiç ölmemiştir.” Acaba Connington bunca yıldır ölüymüş gibi mi göstermişti kendini? Bu, babasına layık bir sabır örneği gerektirirdi. Düşünce Arianne’i rahatsız ediyordu. Bu kadar kurnaz bir adamla uğraşmak tehlikeli olabilirdi. “Nasıl bir adamdı o, şeyden önce… Ölmeden önce?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sürgüne gönderildiğinde Tanrılütfu’nda bir çocuktum. Adamı hiç tanımadım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O zaman bana adam hakkında diğer insanlardan duyduklarını söyle.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Prensesimin buyurduğu gibi olsun. Connington, Grifon Tüneği hala elde tutmaya değer bir lordlukken Grifon Tüneği’nin lorduydu. Prens Rhaegar’ın silahtarı veya onlardan biri diyelim. Daha sonra da Prens Rhaegar’ın dostu ve yoldaşı. Deli Kral, Robert’ın Başkaldırısı sırasında onu El olarak atadı, ama Çanlar Savaşı sırasında *Stoney Sept’te yenilgiye uğradı ve Robert oradan sıvışıp kaçtı. Kral Aerys hiddetlenmişti ve Connington’ı sürgüne yolladı. Adam da orada öldü.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya da ölmedi.” Prens Doran ona her şeyi anlatmıştı. Daha fazlası da olmalıydı. “Bu sadece onun yaptıkları. Hepsini biliyorum. Nasıl bir adamdı? Dürüt ve onurlu, rüşvetçi ve açgözlü, gururlu?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gururlu, ona şüphe yok. Hatta kendini beğenmişlik derecesinde gururlu. Rhaegar’a sadık bir arkadaş, ama diğer insanlara karşı asabi. Robert onun lorduydu; ancak duyduğuma göre Connington böyle bir lorda hizmet etmekten çok rahatsızlık duyuyormuş. O zamanlar bile Robert şaraba ve fahişelere düşkünlüğüyle meşhurdu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord Jon’un hayatında fahişelere yer yok o zaman?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bunu söyleyemem. Bazı adamlar fahişelerle olan ilişkilerini gizli tutarlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir karısı var mıydı? Bir aşığı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Daemon omuzlarını silkti. “Duyduğum bir tane yok.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu durum da rahatsız ediciydi. Sör Arys Meşeyürek onun için yeminlerini bozmuştu, fakat Jon Connington benzer şekilde aklı çelinebilecek biri gibi görünmüyordu. Sadece kelimelerle böyle bir adama karşı üstünlük sağlayabilir miyim?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prenses yolun kalanı boyunca bu yolculuğun sonunda neyle karşılaşacağını düşünerek sessizliğe büründü. Kamp yaptıkları o gece, Jayne Ladybright ve Elia Kum’la paylaştığı çadırına sokuldu ve kol yeninde sakladığı kâğıt parçasını üzerinde yazanları yeniden okumak için çıkardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Martell Hanedanlığı’ndan Prens Doran’a, Beni hatırlıyorsunuzdur, umarım. Kız kardeşinizi iyi tanırdım ve kayınbiraderinizin sadık bir hizmetkarıydım.  Onlar için sizler kadar çok yas tutuyorum. Ben ölmedim, kız kardeşinizin çocuğuna olandan daha fazla değil. Hayatını kurtarmak için onu bunca zaman saklı tuttuk ama saklanma zamanı artık sona erdi. Bir Ejderha doğuştan gelen hakkını talep etmek, babasının ve annesi Prenses Elia’nın öcünü almak için Westeros’a geri döndü. Onun adına Dorne’a yöneldim. Bizi yüzüstü bırakmayın.</span></div>
<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Jon Connington</span></div>
<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Grifon Tüneği’nin Lordu</span></div>
<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gerçek Kral’ın Eli</span></div>
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne mektubu üç kere okudu ve sonra katlayıp kol yenindeki yerine geri yerleştirdi. Bir Ejderha Westeros’a geri döndü; ama babamın beklediği değil. Gelen haberlerin hiçbirinde Daenerys Fırtındoğan’a dair bir iz yoktu… ya da ejderha kraliçeyi bulması için gönderilen Arianne’in kardeşi Prens Quentyn’e dair. Prenses boğuk ve alçak sesiyle planını ona anlatırken, babasının oniks cyvasse taşını avucuna nasıl da bastırdığını hatırladı. Sonunda ne olacağı belli olmayan uzun ve tehlikeli bir yolculuk, demişti. Bizlere gönlümüzün isteğini getirmeye gitti. Öç. Adalet. Ateş ve Kan.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Jon Connigton’ın (tabii adam iddia ettiği kişiyse) önerdiği de ateş ve kandı. Ya da öyle miydi? “Paralı askerlerle beraber geldi, ama yanlarında ejderhalar yok,” demişti Prens Doran kuzgunun geldiği gün. “Altın Birlik, özgür birliklerden en iyi ve en büyük olanı; ancak on bin paralı asker Yedi Krallık’ı ele geçirmeyi ümit edemez. Elia’nın oğlu… Eğer kız kardeşimin bir parçası kurtulabildiyse sevinçten ağlarım, fakat bu gelenin gerçekten de Aegon olduğuna dair ne kanıtımız var?”. Bunu söylerken sesi çatlamıştı. “Ejderhalar nerede?” diye sordu. “Daenerys nerede?” Ve Arianne biliyordu ki babası aslında, “Oğlum nerede?” diyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İki büyük Dorni ordusu Kemikyolu ve Prens Geçidi’nde toplanmıştı ve orada mızraklarını bileyerek, zırhlarını cilalayarak, zar atarak, içerek, ağız dalaşına girerek oturuyor; sayıları gittikçe azalırken bekliyor, bekliyor, Prens Doran’ın onları Martell Hanedanlığı’nın düşmanları üzerine salmasını bekliyorlardı. Ejderhaları bekliyorlar. Ateş ve kanı. Beni. Arianne’in ağzından çıkacak tek bir kelime ve o ordular harekete geçecekti… o kelime ejderha olduğu sürece. Bunun yerine, gönderdiği sözcük savaş olursa Lord Yronwood, Lord Fowler ve orduları yerlerinde kalacaktı. Prens Doran incelikle iş çeviren biri değilse neydi acaba? Savaş burada, bekle demekti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üçüncü günün kuşluk vaktinde Hayalet Tepesi önlerinde belirdi. Tebeşir beyazı duvarları Dorne Denizi’nin derin mavisinin üzerinde parlıyordu. Hisarın köşelerindeki kare kulelerde Tolan Hanesi’nin sancakları, altın rengi arka plan üzerine kendi kuyruğunu ısıran yeşil ejderha, dalgalanıyordu. Martell Hanedanlığı’nın güneş ve mızrağı -altın rengi ve turuncu, sanki meydan okur gibi- merkezdeki büyük kalenin tepesindeydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kuzgunlar, Leydi Toland’ı gelişlerinden haberdar etmek için önden yollanmıştı. Bu yüzden hisar kapıları açıktı ve Nymella’nın en büyük kızı yanında kâhyasıyla beraber onları tepenin alçaklarında karşılamak için at sürüyordu. Uzun ve haşin görünümlü, omuzlarına dökülen alev gibi parlak kızıl saçlarıyla Valena Toland Arianne’i, “Sonunda geldiniz ha, öyle mi? O atlar ne kadar yavaşmış öyle?” diye bağırarak karşıladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sizinkileri hisar kapılarına giderken geride bırakmaya yetecek kadar hızlı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Göreceğiz.” Valena atını etrafında döndürdü ve topuklarını atın böğrüne bastırdı, ve tepenin alçaklarındaki köyün, önlerinde tavukların ve köylülerin etrafa kaçıştıkları tozlu sokaklarında yarışları başlamıştı. Arianne kısrağını dörtnala koşturabildiğinde üç boy gerideydi. Fakat yamacın yarısına kadarını tırmandıklarında farkı bir boya indirmişti. Hisar kapısındaki nöbetçi kulübesine doğru gümbür gümbür giderlerken yan yanaydılar; ama kapılara varmalarına dört-beş metre kala siyah kısrağıyla Elia Kum, arkasında kumdan bulutlar bırakarak yanlarından uçar gibi geçti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Avluda “Yarı at falan mısın çocuk?” diye sordu Valena gülerek. “Prenses, yanında kız bir seyis mi getirdin?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O kıza bu lakabı takan her kimse hesap vermesi gereken çok şey var. Ama Arianne’in hoşuna gitse de gitmese de kıza bu ismi amcası Oberyn vermişti ve Kızıl Yılan kendinden başka kimseye hesap vermezdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kız bir atlı mızrak dövüşçüsü,” dedi Valena. “Evet, seni duymuştum. Avluya birinci sırada geldiğinden dolayı atları sulama ve yularlama onurunu sen kazandın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve ondan sonra da hamamı bul,” dedi Prenses Arianne. Elia saçından topuklarına kadar kirece ve toza bulanmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne ve şövalyeleri o gece, kalenin büyük salonunda Leydi Nymella ve kızlarıyla akşam yemeklerini yediler. Teora, kızlardan küçük olanı, kardeşi gibi kızıl saçlıydı; fakat geriye kalan diğer özellikleri daha farklı olamazdı. Kısa, tombul ve o kadar utangaçtı ki kızı dilsiz sanabilirdiniz. Baharatlı dana etine ve ballı ördeğe masadaki yakışıklı şövalyelerden daha fazla ilgi gösteriyordu ve Toland Hanesi adına konuşmayı leydi annesi ve kız kardeşine bırakma konusunda memnun görünüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uşağı şarapları doldururken “Sizin Güneşmızrağı’nda duyduğunuz haberlerin aynısını biz de burada duyduk,” dedi Leydi Nymella onlara. “Hiddet Burnu’nda karaya çıkan paralı askerler, kuşatma altındaki ya da çoktan fethedilmiş kaleler, el konulan ya da yakılan hasatlar. Bu adamların nereden geldiğinden ve kim olduklarındansa kimse emin değil.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Korsanlar ve maceracılar diye duyduk en başta,” dedi Valena. “Sonra, gelenler Altın Birlik olmalıymış. Şimdi de Jon Connington, Deli Kral’ın Eli, doğuştan gelen hakkını talep etmek için mezarından geri döndü diyorlar. Gelenler her kimse, Grifon Tüneği onların önünde düştü. Yağmur Evi, Karga Yuvası, Siskorusu, hatta adasının üzerindeki Yeşiltaş bile. Hepsi fethedildi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne’in düşünceleri birden tatlı Benekli Slyva’sına gitti. “Yeşiltaş’ı kim ister ki? Savaş olmuş mu orada?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Duyduğumuz kadarıyla olmamış, ama tüm hikâyeler çarpık.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tarth da düşmüş. Bazı balıkçılar anlatacaktır,” dedi Valena. “Bu paralı askerler Hiddet Burnu’nun büyük bir kısmını ve Köprütaşları’nın yarısını ellerinde tutuyorlar. Yağmurkorusu’nda filler olduğundan bahsedildiğini duyduk.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Filler?” Arianne bunun hakkında ne düşüneceğini bilemedi. “Emin misiniz? Ejderhalar değil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Leydi Nymella kelimenin üstüne bastırarak “Filler,” dedi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve hasarlı gemilere denizin diplerini boylatan, Kırık Kol açıklarındaki krakenler,” dedi Valena. “Üstadımızın[1] söylediğine göre kan onları su yüzeyine çekiyormuş. Denizde cesetler var. Az bir kısmı da kıyılarımıza vurdu. Ve bunlar söyleyeceklerimin daha yarısı bile değil. Yeni bir korsan kralı İşkenceci Derinlikleri’ne yerleşmiş. Kendine Denizlerin Efendisi diyormuş. Bunun gerçek savaş gemileri var; üç güverteli, devasa savaş gemileri. Deniz yoluyla gelmemekle akıllılık ettiniz. Redwyne donanması Köprü Taşları’ndan geçtiği için o sular Tarth açıklarından Gemikıran Körfezi’ne kadar yabancı denizci bayraklarıyla kaynıyor. Myrliler, Volantiniler, Lyseniler, hatta Demir Adalar’dan gelen yağmacılar. Bazıları Hiddet Burnu’nun güneyine adam indirmek için Dorne Denizi’ne girmiş. Sizler için, babanızın emrettiği gibi, iyi ve hızlı bir gemi bulduk; ama yine de… dikkatli olun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Haberler doğru o zaman. Arianne kardeşi hakkında bir şeyler sormak istedi, fakat babası onu sözlerine dikkat etmesi konusunda tembihlemişti. Eğer bu gemiler Quentyn’i ve onun ejderha kraliçesini getirmemişse ondan bahsetmemesi en iyisiydi. Sadece babası ve onun en güvenilir adamları kardeşinin Köle Tüccarı Körfezi’ndeki görevini biliyordu. Leydi Toland ve kızları o insanlar arasında değildi. Eğer gelen Quentyn olsaydı, Daenerys’i Dorne’a getirirdi kuşkusuz. Hiddet Burnu’nda inip neden kendini fırtınalordlarının içinde riske atacaktı ki?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dorne tehlikede mi?” diye sordu Leydi Nymella. “İtiraf etmeliyim ki ne zaman yabancı bir denizci bayrağı görsem, yüreğim ağzıma geliyor. Ya bu gemiler yönünü güneye çevirirse? Toland’ın gücünün büyük kısmı Lord Yronwood’la beraber Kemikyolu’nda. Eğer bu yabancılar kıyılarımıza ayak basarsa Hayalet Tepesi’ni kim savunacak? Adamlarımı geri mi çağırmalıyım?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Askerlerinize şimdiki yerlerinde ihtiyaç var leydim,” diye kadını temin etti Daemon Kum. Arianne, adamın sözlerini başıyla onaylamakta hızlı davrandı. Bundan başka verilecek herhangi bir rehberlik, her adamın gelip gelmeyeceği belli olmayan düşmanlarına karşı kendi evini korumaya koşmasıyla Lord Yronwood’un birliğinin eski bir duvar halısı gibi çözülüp gitmesine neden olabilirdi. “Bu gelenlerin dost ya da düşman olduklarından şüphe götürmez bir şekilde emin olduğumuz zaman babam ne yapılacağını bilecektir.” dedi prenses.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İşte ondan sonra solgun, tombul Teora gözlerini tabağındaki kremalı pastalardan kaldırdı. “Onlar ejderhalar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ejderhalar?” dedi annesi. “Teora, aptal olma.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Olmuyorum. Geliyorlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sesinde bir hor görme tınısıyla “Bunu nasıl bilebilirsin?” diye sordu kız kardeşi. “Senin şu önemsiz rüyalarından biri mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Teora çenesi titreyerek belli belirsizce başını salladı. “Dans ediyorlardı. Rüyamda. Ve ejderhaların dans ettiği her yerde insanlar ölüyordu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yedi bizi korusun.” Leydi Nymella kızgınca nefes verdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üstat Toman’dan nefret ediyorum,” dedi Teora. Sonra da masadan ok gibi fırlayıp gitti. Annesini bu davranışı yüzünden onun için özürler dizmeye bırakmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ona karşı nazik olun leydim,” dedi Arianne. “Onun yaşlarındaki halimi hatırlıyorum. Babam artık benden umudunu kesmişti. Buna eminim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bunu doğrulayabilirim.” Sör Daemon şarabından bir yudum aldı ve ekledi. “Toland Hanesi’nin sancaklarında bir ejderha var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kendi kuyruğunu yiyen bir ejderha, evet,” dedi Valena. “Aegon’un Fethi’ndeki günlerden kalma. Burayı fethedememişti. Diğer yerlerde düşmanlarını kavurdu. O ve kardeşleri. Ama burada, geriye onlara kavuracak sadece taş ve kum bırakarak önlerinden uçup gittik. Ve ejderhalar yiyecek başka bir yemek isteğiyle kuyruklarını ısırmaya çalışarak kendi etraflarında döndü durdu. Ta ki düğümlenip kalana kadar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Atalarımız o oyunda rollerini yerine getirdiler,” dedi Leydi Nymella gururla. “Gözüpek işler yapıldı ve cesur adamlar öldü. Bunların hepsi, bizlere hizmet eden üstatlar tarafından kaydedildi. Eğer prensesimiz daha fazlasını öğrenmek isterse kitaplarımız var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki başka bir zaman,” dedi Arianne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gece Hayalet Tepesi uykuya daldığında, prenses soğuğa karşı başlıklı bir pelerin giydi ve kafasını dağıtmak için kale siperlerinde yürüdü. Daemon Kum onu, duvara yaslanıp ayın üzerinde dans ettiği denizi seyrederken buldu. “Prenses,” dedi, “yatağınızda olmanız gerekiyordu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Aynısını senin için de söyleyebilirim.” Arianne adamın yüzüne bakmak için döndü. Güzel bir surat, diye karar verdi. Bir zamanlar tanıdığım çocuk yakışıklı bir adam olmuş. Gözleri bir çöl göğü kadar mavi, saçları henüz aştıkları çölün kumları kadar açık kahverengiydi. Kısa kesilmiş sakalı güçlü bir çene hattını takip ediyordu; ama güldüğünde gamzelerini saklayabiliyor sayılmazdı. Gülümsemesini hep sevmiştim.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tanrılütfu’nun Piçi aynı zamanda, Prens Oberyn’in silahtarlığını yapmış ve şövalyelik unvanını bizzat Kızıl Yılan’dan almış birinden beklenebileceği gibi, Dorne’un en iyi kılıçlarından biriydi. Bazıları amcasının sevgilisi olduğunu da söylüyordu. Yüzüne karşı söyledikleri nadirdi ama. Arianne bunun doğruluğunu bilmiyordu. Bir zamanlar kendisinin sevgilisiydi ama. On dördündeyken ona bekâretini vermişti. O zamanlar Daemon da pek büyük değildi, bu yüzden sevişmeleri ateşli oldukları kadar da acemiceydi. Yine de zevkli olmuştu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne ona en baştan çıkarıcı gülümsemesini bahşetti. “Aynı yatağı paylaşabiliriz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Daemon’un suratı taş gibiydi. “Unuttunuz mu, prenses? Gayrimeşru doğumluyum.” Arianne’in ellerini ellerine aldı. “Eğer bu ele layık değilsem, orana nasıl layık olabilirim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne ellerini hızlıca adamınkilerden kurtardı. “Bu söylediklerin için bir tokadı hak ettin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yüzüm sizindir. Gönlünüzün istediğini yapın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benim istediğimi sen istemeyeceksin belli ki. Öyle olsun. Bunun yerine benimle konuş o zaman. Gelen gerçekten Prens Aegon olabilir mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gregor Clegane, Aegon’u Elia’nın kollarından çekip kopardı ve çocuğun kafasını duvara çaldı,” diye cevapladı Sör Daemon. “Eğer Lord Connington’ın prensinin paramparça bir kafatası varsa Aegon’un mezarından döndüğüne inanacağım. Öteki takdirde, hayır. Bu gelen sahte bir çocuk, ötesi değil. Destek kazanmak için yapılan bir paralı asker numarası.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Babam da aynısından korkuyor. “Ama eğer öyle değilse… eğer bu gelen gerçekten Jon Connington’sa, eğer oğlan Rhaegar’ın çocuğuysa…”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O olduğunu mu diliyorsunuz, yoksa olmadığını mı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben… Elia’nın çocuğunun hala yaşadığını bilmek babama büyük mutluluk verecektir. Kız kardeşini çok severdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Öyle, değil mi? “Elia öldüğünde yedi yaşındaydım. Hatırlayamayacak kadar küçük olduğum zamanlar, bir keresinde Rhaenys’i kucağıma aldığımı söylüyorlar. Aegon, gerçek de olsa sahte de, benim için yabancı biri gibi olacak.” Prenses duraksadı. “Rhaegar’ın kız kardeşini arıyorduk, oğlunu değil.” Onu Arianne’in koruması olarak seçtiğinde babası sırrını Sör Daemon’a da açmıştı. En azından onunla özgürce konuşabilirdi. “Dönenin Quentyn olmasını tercih ederdim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ya da öyle diyorsunuz,” dedi Daemon Kum. “İyi geceler, prenses.” Eğilerek selamladı ve onu orada ayakta dikilir vaziyette bıraktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Böyle diyerek ne demek istedi? Arianne adamın yürüyüp gitmesini izledi. Eğer kardeşimin geri dönmesini istemesem ne çeşit bir kız kardeş olurdum? Onca yıl, babasının Arianne’in yerine onu veliahdı ilan etmeye niyeti olduğundan dolayı Quentyn’e hınç beslemişti, bu doğruydu. Ama durumun sadece bir yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkmıştı. Dorne’un veliahdı kendisiydi ve babasının sözünü almıştı. Quentyn’in kendi ejderha kraliçesi olacaktı: Daenerys.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Güneşmızrağı’nda, Arianne’in atalarından biriyle evlenmek için Dorne’a gelen Prenses Daenerys’in bir portresi asılıydı. Daha küçük yaşlardayken Arianne ona bakarak saatler harcardı. Yalnızca, her gece tanrılara onu güzel yapması için dua eden, ergenliğin zirvesindeki tıknaz, tahta göğüslü bir kız çocuğu olduğu zamanlarda. Yüzyıl önce, Daenerys Targaryen Dorne’a barış yapmak için gelmişti. Şimdi bir başkası savaş başlatmak için geliyor ve kardeşim, onun kralı ve eşi olacak. Kral Quentyn. Neden kulağa bu kadar aptalca geliyordu?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Neredeyse Quentyn’in bir ejderhaya binmesi kadar aptalca. Kardeşi ağırbaşlı, iyi huylu, sorumluluk sahibi bir çocuktu, ama sıkıcı biriydi. Ve cazibesiz, aşırı cazibesizdi. Tanrılar Arianne’e olmak için dua ettiği güzelliği vermişlerdi, ancak Quentyn başka bir şey için dua etmiş olmalıydı. Kafası fazla büyüktü ve bir nevi kare sayılırdı; saçları kuru çamur rengiydi. Ayrıca omuzları da düşüktü ve bel kısmı çok kalındı. Babamıza çok benziyor.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşimi seviyorum,” dedi Arianne, fakat sadece gökteki ay söylediklerini duyabilirdi. Aslında gerçeği söyleyecek olursa kardeşini çok az tanıyordu. Quentyn, Yronwood Evi’nden Lord Ormond Yronwood’un oğlu ve Lord Edgar’ın torunu Lord Anders, Kraliyetkanı, tarafından yetiştirilmişti. Gençliğinde, amcası Oberyn Edgar’la bir düello yapmış ve adama çürüyüp onu öldüren yarayı vermişti. Bu olaydan sonra insanlar amcasını ‘Kızıl Yılan’ diye çağırmaya başlamış ve kılıcındaki zehirden bahsetmişlerdi. Yronwoodlar gururlu ve güçlü, çok eskiye dayanan bir haneydi. Rhoynarlar gelmeden önce Dorne’un, hâkimiyet alanları Martell Hanedanlığı’nın topraklarını katlayan, yarısından fazlasının krallarıydılar. Arianne’in babası bir an önce davranmasaydı, kuşkusuz, Lord Edgar’ın ölümünü kan davası ve başkaldırı izleyecekti. Kızıl Yılan önce Eskişehir’e, ondan sonra da Dar Deniz’in karşı yakasındaki Lys’e gönderildi. Tabii kimse buna sürgün demeye cüret edememişti. Ve vakti geldiğinde, bir güven göstergesi olarak, Quentyn yetiştirilmesi için Lord Anders’e gönderilmişti. Bu, Güneşmızrağı ve Yronwoodlar arasındaki yaraların iyileşmesine yardımcı olmuştu, ama Quentyn ve Kum Yılanları arasında yenilerini açmıştı… ve Arianne her zaman, kuzenlerine uzaklardaki kardeşinden daha yakın olmuştu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yine de aynı kanı taşıyoruz,” diye fısıldadı. “Elbette ki kardeşimin eve dönmesini isterim. İsterim.” Denizden gelen rüzgâr kolu boyunca tüm tüylerini diken diken ediyordu. Arianne pelerinine sarındı ve yatacağı yeri aramaya gitti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gemilerinin adı Peregrine‘di. Sabah sular çekilmişken yola çıktılar. Tanrılar onlara karşı insaflıydı, deniz sakindi. İyi rüzgârlara rağmen denizi geçmeleri bir gece ve bir gündüz aldı. Jayne Ladybright’ı deniz tutmuştu ve zamanının çoğunu kusarak geçirmişti. Bu durum Elia Sand’in komiğine gitmiş gibi görünüyordu. “Birilerinin şu çocuğun kıçını şaplaklaması gerek,” derken duyulmuştu Joss Hood… ve Elia da onu duyanlar arasındaydı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kendini beğenmiş bir şekilde “Neredeyse kadın oldum sayılır, sör,” diye adama cevap verdi Elia. “Kıçımı şaplaklamana izin vereceğim gerçi… fakat önce at üstünde mızrak dövüştürmemiz ve beni atımdan düşürmeniz gerekecek.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir gemideyiz ve atımız yok.” diyerek cevapladı Joss.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arkadaşından çok daha ciddi ve terbiyeli bir genç olan Sör Geribald Shells, “Ve leydiler atla mızrak dövüştürmez,” diye ısrar etti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben dövüştürürüm. Ben Leydi Mızrak’ım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arianne yeterince dinlemişti. “Bir mızrak olabilirsin, ama bir leydi değilsin. Aşağıya git ve karaya çıkana kadar da orada kal.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bunun haricinde, karşıya geçmeleri olaysız olmuştu. Gün batarken uzakta, kürekleri akşamüstü yıldızlarına karşı kalkıp inen bir kadırga görmüşlerdi; fakat onlardan uzaklaşıyordu ve kısa süre sonra ufukta küçüldü ve gözden kayboldu. Arianne, bir el Sör[2] Daemon’la bir el de Sör Garibald’la cyvasse oynadı ve nasıl olduysa ikisini de kaybetmeyi başardı. Sör Garibald yiğitçe oynadığını söyleyecek kadar nezaket göstermişti, ama Sör Daemon Arianne’le dalga geçti. “Ejderha’dan başka taşlarınız da var, prenses. Arada onları da oynatmayı dene.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ejderhalar hoşuma gidiyor.” Adamın gülen yüzüne bir tane patlatmak istedi. Ya da onu öpmek istemişti belki. Adam yakışıklı olduğu kadar da kendini beğenmişti. Babam, Dorne’daki tüm şövalyeler içinde benim korumam olsun diye neden onu seçti? Mazimizi biliyor .“Bu sadece bir oyun. Bana Prens Viserys’ten bahset.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dilenci Kral’dan mı?” Sör Daemon şaşırmış görünüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Herkes Prens Rhaegar’ın yakışıklı olduğunu söylüyor. Viserys de yakışıklı mıydı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öyledir zannımca. Sonuçta Targaryen’di. Adamı hiç görmedim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Prens Doran’ın yıllar önce yaptığı gizli antlaşma Arianne’in Prens Viserys’le evlendirileceğini söylüyordu, Quentyn’in Daenerys’le evlendirileceğini değil. Bunların hepsi, Viserys Dothraki denizinde öldürüldüğünde mahvolmuştu. Bir tencere eriyik altınla taçlandırılmış. “Bir Dothraki Khal’ı tarafından öldürüldü,” dedi Arianne. “Ejderha Kraliçe’nin kendi kocası tarafından.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben de öyle duydum. Ne olmuş ki?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sadece… Daenerys neden bunun olmasına izin verdi? Viserys onun kardeşiydi. Onun kanından geriye kalan tek kişi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dothrakiler vahşi bir halktır. Niye öldürdüklerini kim bilebilir ki? Belki de Viserys götünü yanlış eliyle silmiştir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Belki, diye düşündü Arianne, ya da Daenerys, abisi tahta çıkarıldığında ve onunla evlendirildiğinde hayatının geri kalanını bir çadırda uyuyarak ve at gibi kokarak geçirmeye mahkûm edileceğinin farkına varmıştır. “O, Deli Kral’ın kızı,” dedi prenses. “Nasıl bilebiliriz ki onun gibi ol–“</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bilemeyiz,” dedi Sör Daemon. “Sadece ümit edebiliriz.”</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârları "Barristan"]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=42</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:21:49 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=42</guid>
			<description><![CDATA[Çeviri <a href="https://fantastiknesriyat.blogspot.com/2015/07/ks-ruzgarlar-yaynlanan-on-okuma_8.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTASTİK NEŞRİYAT </a>sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
Gecenin kasvetiyle ölü adamlar uçtu, şehrin sokaklarına yağdılar. Havada parçalara ayrıldılar ve tuğlaların üstüne düştüklerinde patladılar, bağırsak kurtları, kurtçuklar ve daha kötü şeyler etrafa saçıldı. Diğerleri piramitlerin ve kulelerin duvarlarına çarpmışlardı, geriye kan lekeleri bıraktılar ve çarptıkları yeri işaretlediler. Yunkish mancınıkları büyüktü fakat tüyler ürpertici cephanelerini şehrin derinlerine atacak kadar menzilleri yoktu. Bir çok ceset duvarların hemen bitimine düştü, ya da gözetleme kulelerine, siperlere ve savunma kulelerine çarptılar. Altı kız kardeş Meereen’in etrafına kaba bir hilal şeklinde dizilmişti ve nehrin kuzey bölgesi hariç şehrin her bölgesi vuruluyordu. Hiç bir mancınığın gücü Skahazadhan Nehri’ni geçmeye yetmezdi. Ufak bir merhamet diye düşündü Barristan Selmy, Meereen’in büyük batı kapısının içindeki Pazar meydanına giderken. Daenerys şehri aldığında, bir geminin direğinden yapılmış, Joso’nun Kamışı denilen büyük bir koç başı ile kapıyı kırmışlardı. Köle sahipleri ve onların köle askerleri saldırganlarla burada karşılamışlardı, ve savaş çevredeki caddeleri saatlerce kasıp kavurmuştu. Sonunda şehir düşmüştü, yüzlerce ölü ve can çekişen insan meydana saçılmıştı. Şimdi bir kez daha Pazar yeri katliam alanıydı ancak bu sefer ölüm solgun kısrakla gelmişti. Gündüzleri Meereen’in tuğla duvarları onlarca renk sergilerdi, fakat gece onları siyah ve beyaz ve griye dönüştürmüştü. Meşalenin ışığı son yağmurun geride bıraktığı su birikintilerinde pırıldadı, adamların miğferlerinde, baldır ve göğüs zırhlarında ateşten çizgiler oluşturdu. Sör Barristan Selmy yanlarından yavaş yavaş geçti. Yaşlı şövalye kraliçesinin ona verdiği zırhı giyiyordu, altın kakmalı, beyaz emaye kaplı bir takım. Kış karı kadar beyaz pelerini omuzlarında dalgalanıyordu, kalkanı eyerinde asılıydı. Altında kendi kraliçesinin bineği vardı, Khal Droho’nun ona düğün gününde verdiği gümüş kısrak. Bu küstahçaydı, Barristan biliyordu fakat eğer Daenerys bu tehlikeli saatlerde onlarla olamıyorsa bile onun gümüş kısrağını görmek savaşçılarına yürek verebilirdi, kim ve ne için savaştıklarını hatırlatırdı. Üstelik kısrak yıllardır ejderhaların yanındaydı. Ejderhalar onun kokusuna ve görünüşüne alışıktı. Aynısı düşmanları için söylenemezdi. Yanında 3 tane seyis yamağı at sürüyordu. Tumco Lho Targaryen Hanesinin siyah üstüne kırmızıyla işlenmiş üç başlı ejderhasını taşıyordu. Larraq the Lash, Kral Muhafızlarının çatal biçimindeki sancağını taşıyordu,altın bir tacı çevreleyen yedi gümüş kılıç. Muharebe alanında komut yollamak için Kızıl Kuzuya büyük, gümüş-şeritli bir savaş borusu vermişti. Diğer çocuklar Büyük Piramit’de kalmıştı. Onlar gelecekte bir gün savaşacaklardı ya da hiç savaşmayacaklardı. Her yaver, şövalye olacak diye bir şey yoktu. Vakit kurt saatiydi. Gecenin en uzun ve en karanlık saati.<br />
<br />
Adamların bir çoğu Pazar meydanında toplanmıştı, bu gece hayatlarındaki son gece olabilirdi. Meereen’in antik Köle Pazarı’nın tuğla duvarının altında beş bin Lekesiz on uzun sıra oluşturmuştu. Taştan oyulmuş kadar hareketsiz duruyorlardı. Her birinin elinde mızrak, kısa kılıç ve kalkan vardı. Meşale ışığı miğferlerinin tepesindeki sivri uçta parıldadı ve içlerindeki tüysüz yanaklı suratları gösterdi. Bir ceset aralarına düştüğünde hadımlar basit bir şekilde yana adım attılar, sadece gerekli olduğu kadar uzaklaşıp tekrar saflarını kapattılar. Hepsi yayaydı hatta miğferinde üç mızrak ucu olan subayları Gri Solucan bile. Fırtına Kargaları, meydanın kuzey tarafındaki tüccarlar çarşısının altında dizilmişti.Çarşının üstündeki kemerli yapı onlara ölü adamlardan korunma fırsatı vermişti. Sör Barristan yanlarından geçerken Jokin'in okçuları yaylarının tellerini ayarlıyorlardı. Dulbırakan’ın asık suratlı bir ifadesi vardı. Zayıf gri bir ata biniyordu,kolunda kalkanı ve sivri uçlu savaş baltası vardı. Demir miğferin şakak kısmından siyah tüyler fışkırmıştı. Yanındaki çocuk birliğin sancağını taşıyordu: bir düzine siyah flamanın olduğu, tepesine tahtadan oyulmuş bir karganın olduğu uzun bir direk.<br />
<br />
<br />
<br />
At efendileri de gelmişlerdi. Aggo ve Rakharo kraliçenin küçük khalasarının çoğunu, Skahazadhan’ın karşısına götürmüştü. Ancak yaşlı, yarı sakat Jaqqa Rhan Rommo, geride kalanlardan yirmi atlıyı bir araya getirmeyi başarmıştı. Bazıları neredeyse onun kadar yaşlıydı, birçoğu da eski yaralara ya da sakatlıklara sahiptiler. Geriye kalanlar ise ilk çanlarını takıp saçlarını örmeye hak kazanmaya çalışan sakalı çıkmamış delikanlılardı. Zinciryapan’ın yıpranmış bronz heykelinin yakınlarında dolanıyorlardı. Atları bir kenarda duruyordu, oradan ayrılacakları için tedirginlerdi. Tepeden her ceset atıldığında sağa sola kaçışıyorlardı.<br />
<br />
<br />
<br />
Onlardan çok da uzakta bulunmayan, Yüce Efendilerin Kafatası Tepesi diye adlandırdığı dehşet anıtın etrafında, birbirinden farklı, yüzlerce çukur dövüşçüsü toplanmıştı. Selmy onların arasında Benekli Kedi’yi gördü. Onun arkasında da Korkusuz Ithoke, diğer bir tarafta Dişi Yılan Senerra, Camarron of the Count, Çizgili Kasap, Togosh, Marrigo, Oğlancı Orlos duruyordu. Dev Goghor bile oradaydı, küçük çocukların arasında duran bir adam gibi, diğerlerinin üzerinde yükseliyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Özgürlük onlar için bir anlam ifade ediyordu görünüşe göre. Çukur dövüşçüleri Hizdahr’a, Daenerys’e gösterdiklerinden çok daha fazla sevgi duyuyordu. Ama Selmy hepsine aynı şekilde sahip olduğu için memnundu. Bir kısmının zırh bile giydiğini fark etti. Belki de Khrazz’ın yenilgisi onlara bir şey öğretmişti: Yukardaki mazgallı siperler, yamalı pelerin ve tuçtan yapılmış maskeler giyen adamlarla dolmuştu: Kelkafa, Tunç Canavarları’nı özgür Lekesizlerin meydana gelmesi için şehrin yukarısına göndermişti. Savaş kaybedilebilirdi. Bu daha çok Kraliçe Daenerys dönene kadar, Meereen’i Yunkai’ye karşı savunan Skahaz ve adamlarına bağlıydı. Eğer gerçekten de gelirse tabi.<br />
<br />
<br />
<br />
Şehrin karşısındaki kapılara, diğer ordular toplanmıştı. Tal Toraq ve Sadık Kalkanları doğu kapısında toplanmıştı, bazen buraya Tepe Kapısı ya da Khyzai Kapısı da deniyordu. Çünkü Lhazar'a gitmek için Khyzai Geçidi'ni kullananlar bu yoldan gidiyordu. Marselen ve Anne’nin Adamları, güney kapısının yanına -Sarı Kapı’ya- kümelenmişlerdi. Özgür Kardeşler ve Symon Stripeback nehrin önündeki kuzey kapısına dizilmişti. Önlerine birkaç gemiden başka hiçbir düşman çıkmadan güneydeki en uç girişe sahip olabilirlerdi. Yunkaili adamlar 2 Ghiscar bölüğünü kuzeye koymuştu ama, Skahazadhan’ın karşısında -Meereen duvarlarıyla kendileri arasında duran koca nehirin yanında- kamp kurdular. Yunkaililerin asıl ordusu batıda, Meereen duvarları ve Köle Körfezi’nin sıcak, yeşil suları arasında kamp kurmuştu. Mancınıkların ikisi de oraya kuruldu. Biri nehrin yanındaydı, diğeri de Meereen’in ana kapısının karşısında, iki düzine Yunkaili Bilge Efendiler tarafından korunuyordu. Her birinin kendine ait köle askeri vardı. Büyük kuşatma aletleriyle birlikte, iki Ghiscar bölüğünün karargahına takviye edildi.<br />
<br />
<br />
<br />
Kedinin tayfası, kampını şehir ve deniz arasında bir yerde kurdu. Düşman Toloslu sapancılara da sahipti. Ayrıca gecenin karanlığında bir yerlerde 300 Elyrialı okçuları vardı. Çok fazla düşmandiye düşündü Sör Barristan. Sayıları aleyhimize olacak. Bu saldırı yaşlı adamın tüm içgüdülerinin tersinde sonuçlar verebilir. Meereen’in duvarları kalın ve güçlü. Bu duvarların içinde her şey lehimize. Ama yine de adamlarını, Yunkai sınırlarının içindeki güçlü düşmanlarının ağzına kadar sokmaktaktan başka çaresi yoktu. Beyaz Boğa bu hareketi aptalca bulurdu. Barristan’ı güvendiği paralı askerlere karşı da uyarmıştı. Bunu daha önce de kraliçem yapmıştı, diye düşündü Sör Barristan. Kaderimiz bir paralı askerin hırsına bağlı. Şehrin, insanların kaderi ve hayatlarımız… Hırpani Prens’in kanlı elleri üzerimizde.<br />
<br />
<br />
<br />
Umut edebilecekleri en iyi şey parçalanmış olsa bile, Selmy başka seçeneği olmadığını biliyordu. Belki Meereeen’i Yunkai’ye karşı yıllarca elinde tutabilirdi ama solgun kısrak sokaklarında gezinirken bir ay dönümü bile elinde tutamazdı.<br />
<br />
<br />
<br />
Sessizlik, yaşlı şövalye ve sancak taşıyıcıları bekçievinden dışarı at sürerlerken pazar meydanına gitti. Selmy sayısız sesin çıkardığı mırıltıları duyabiliyordu; atların nefes seslerini, kısık kısık gülmeleri, demir ayakkabıların altında ufalanan tuğlaların seslerini, kılıç ve kalkanın çıkardığı cılız sesleri duyabiliyordu. Hepsi de boğuk ve çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Ortalığa tam bir sukunet hakim değildi, sadece fırtına öncesi sessizlikti. Meşalelerin dumanı tütüp karanlığı turuncu bir ışıkla aydınlatarak çatırdadı. Büyük demir şeritli kapıların gölgesinde, yaşlı şövalye atının üstünde dönerken, binlerce ışığın birleştiğini gördü. Barristan Selmy gözlerin üzerinde olduğunu hissedebiliyordu. Kaptanlar ve kumandanlar onunla görüşebilme şansına sahip olmuşlardı. Jokin ve Fırtına Kargaları’ndan Dulbırakan, çınlayan zilleriyle solmuş pelerinlerinin altında; sivri bronz başlık ve örgü zırhlarıyla Lekesizler adına Gri Solucan, Emin Mızrak, ve Köpekkatili; Dothraklardan Rommo; çukur dövüşçülerinden de Camarron, Goghor ve Benekli Kedi.<br />
<br />
<br />
<br />
“Saldırı planımızı biliyorsunuz,” dedi beyaz şövalye kaptanlar etrafına toplandığında. “Onları atlılarımızla kapılar açılır açılmaz ilk biz vuracağız. Atlarınızı doğruca ve hızlıca köle askerlerin üstüne sürün. Bölükler toplandığında etraflarını sarın. Onlara arkadan ya da yanlardan saldırın ama sakın mızraklarına saldırmayın. Hedefinizi hatırlayın.’’<br />
<br />
<br />
<br />
“Mancınık,” dedi Dulbırakan.<br />
<br />
<br />
<br />
“Yunkaililerden biri ona Harridan diyor. Alın onu, devirin ya da yakın.” dedi Jokin .<br />
<br />
<br />
<br />
“Yababildiğimiz kadar çok soyluyu öldürüp çadırlarını yakalım. Büyük olanları, köşkleri.”<br />
<br />
<br />
<br />
“Çok adam öldürün,” dedi Rommo. “Köle almayın.”<br />
<br />
<br />
<br />
Sör Barristan eyerinde döndü. ‘’Kedi, Goghor, Camarron, sizin adamlarınız yürüyerek gelecekler. Korku saçan savaşçılar olarak biliyorsunuz. Onları korkutun. Bağırtın ve çığlık attırın. Yunkai sınırlarına geldiğinizde atlılarımız onları ezmiş olur. Onları açtıkları gediğin içine kadar takip edin ve bu sırada ne kadar adam öldürebilirseniz öldürün. İçeri girince köleleri bırakıp sahiplerini, soyluları ve diğer görevlileri öldürün. Etrafınız sarılmadan önce geri çekilin.”<br />
<br />
<br />
<br />
Goghor yumruğunu göğsüne vurdu. “Goghor asla geri çekilmez.”<br />
<br />
<br />
<br />
O halde Goghor yakında ölür diye düşündü yaşlı şövalye. Ancak bunu tartışmanın ne yeri ne de zamanıydı. Sözün üstünde durmadı ve “Bu saldırılar Gri Solucan’ın Lekesizler’i kapıdan geçirip dizilmelerini sağlayacak kadar uzun süre Yunkai’lilerin dikkatini dağıtmalı,” dedi. Planının bu noktada yükseleceğini veya çökeceğini biliyordu. Yunkai’li kumandanlar bir şeyler sezecek olurlarsa, hadımlar daha dizilmeden atlarını üstlerine sürerlerdi. Hadımların en savunmasız olduğu kısım buydu. Barristan’ın süvarileri, Lekesizler kalkanlarını takıp mızraklarını hazırlayıncaya kadar Yunkai’lilerin saldırılarını önlemek zorunda kalacaklardı.<br />
<br />
<br />
<br />
“Boru sesini duyunca Gri Solucan gelecek ve köle tacirleriyle askerlerini devirecek. Bir veya daha fazla Ghiscar lejyonu onları karşılayabilir. Mızrak mızrağa ve kalkan kalkana.”<br />
<br />
"Bu kulunuz duyuyor," dedi Gri Solucan. "Dediğiniz gibi olacak."<br />
<br />
<br />
<br />
"Borumu dinleyin," dedi Sör Barristan onlara. "Eğer geri çekildiğimizi duyarsanız, geri çekilin. Duvarlarımız arkamızda duruyor, Bronz Canavarlarla dolu. Düşmanlarımız fazla yaklaşmaya cesaret edemez, yoksa kendilerini arbalet menzilinde bulurlar. Eğer boru sesini duyarsanız, hemen ilerleyin. Benim sancağıma ya da kraliçeninkine doğru ilerleyin." Tumco Lho ve Larraq'ın ellerindeki sancakları işaret etti.<br />
<br />
<br />
Dulbırakan’ın atı Barristan’ın yanına yanaştı. “Peki ya boru ötmezse, sör şövalye? Siz ve bu yeşil çocuklar ölürlerse?”<br />
<br />
<br />
<br />
Makul bir soruydu. Sör Barristan, Yunkai hatlarına ilk saldıran olma niyetindeydi. Ölen ilk kişi olabilirdi. Çoğu kez böyle olurdu.<br />
<br />
<br />
<br />
“Ben ölürsem komuta senin. Senden sonra Jokin’in, daha sonra da Gri Solucan’ın.” Eğer hepimiz ölürsek günü kaybederiz diye ekleyebilirdi. Fakat bunu duymayı kimsenin istemeyeceğini iyi biliyorlardı. Daha gençken Lord Kumandan Hightower “Savaştan önce asla yenilgiden bahsetme. Tanrılar dinliyor olabilir,” demişti.<br />
<br />
<br />
<br />
“Peki kumandanı görürsek ne olacak?” diye sordu Dulbırakan.<br />
<br />
<br />
<br />
Daario Naharis. “Ona bir kılıç verin ve sözlerine uyun.” Barristan Selmy kraliçenin sevgilisine çok az sevgi ve güven duymasına rağmen adamın cesaretinden ve yeteneğinden şüphe etmiyordu. Ayrıca savaşta kahramanca bir şekilde ölmesi daha iyi olurdu.<br />
<br />
<br />
<br />
“Başka sorunuz yoksa adamlarınızın yanına dönün ve hangi tanrıya inanıyorsanız ona dua edin. Birazdan şafak sökecek,” dedi Barristan.<br />
<br />
<br />
<br />
Fırtına Kargaları’ndan Jokin “Kızıl bir şafak,” dedi.<br />
<br />
<br />
<br />
Bir ejderha şafağı diye düşündü Sör Barristan. Yaverleri zırhını giymesine yardım ederken Barristan kendi duasını etmişti. Onun tanrıları çok uzaktaydı, denizin karşı tarafında Westeros’daydı. Ancak rahiplerin söyledikleri doğruysa, çocukları nerede olursa olsun Yedi onları gözleyip kollardı. Sör Barristan, Yaşlı Kadın’dan savaşta zafere ulaşabilmek için ona akıl bahşetmesini istedi. Eski dostu Savaşçı’ya onu güçlü kılması için dua etti. Anne’den savaşta ölürse merhamet göstermesini istedi. Baba’ya yanında yetiştirdiği çocuklara göz kulak olması için yalvardı. Bu tecrübesiz çocuklar Barristan’ın hayatı boyunca kendi oğullarına en yakın hissettiği şeydi. Son olarak da Yabancı’ya dua etti. “En nihayetinde bütün insanların ölümü için geliyorsun ancak sizi memnun edecekse bugün benim ve yanımdakilerin hayatını bağışlayın. Yerine düşmanlarımızın canını alın.”<br />
<br />
<br />
<br />
Şehir duvarlarının arkasından mancınığın atış sesini duydular. Gecenin içinden cesetler ve ceset parçaları geldi. Bir tanesi çukur dövüşçülerinin arasına düşüp parçalandı ve onları kemik, et ve beyin parçalarına buladı. Başka biri Zinciryapan’ın eskimiş bronz kafasından sekip koluna doğru yuvarlandı ve ayaklarının dibine şapırtıyla düştü. Şiş bacak, su birikintisindeki suları sıçrattığı sırada Selmy kraliçesinin atının üstünde üç metreden daha uzakta değildi.<br />
<br />
<br />
<br />
“Solgun Kısrak” diye homurdandı Tumco Lho. Sesi kalındı, yüzü siyahtı ve koyu gözleri parlıyordu. Daha sonra Basilisk Adaları’nın dilinde dua olması muhtemel bir şeyler söyledi. Sör Barristan adamın düşmanlarından daha çok solgun kısraktan korktuğunu fark etti. Yanındaki diğer çocuklar da korkmuşlardı. Cesur olabilirlerdi ancak henüz hiçbiri kanamamıştı.<br />
<br />
<br />
<br />
Barristan atını döndürdü “Etrafıma toplanın,” dedi. Adamlar atlarını yaklaştırdılar. “Ne hissettiğinizi biliyorum. Aynısını yüzlerce kez ben de hissettim. Olması gerekenden daha hızlı nefes alıyorsunuz. Korku karnınızda soğuk siyah bir solucan gibi düğümlenmiş. İşemeye ya da içinizi boşaltmaya ihtiyacınız varmış gibi hissediyorsunuz. Ağzınız Dorne kumları kadar kuru. Ya savaşta kendimi rezil edersem , ya öğrendiğim her şeyi unutursam diye merak ediyorsunuz. Kahraman olmak için can atıyorsunuz fakat içinizden ya korkak davranırsam diye endişeleniyorsunuz. Her delikanlı savaştan önce böyle hisseder. Yetişkin erkekler de. Şuradaki Fırtına Kargaları da aynısını hissediyor. Dothrakiler de öyle. Sizi ele geçirmesine izin vermediğiniz sürece korku utanılacak bir şey değildir. Hepimiz hayatta dehşet şeyler yaşarız.”<br />
<br />
<br />
<br />
“Ben korkmuyorum.” Kızıl Kuzu neredeyse bağırır bir şekilde söylemişti. “Ölürsem, Lhazar’ın Büyük Çobanı’nın karşısına çıkacağım. Değneğini dizimle kırıp ‘Dünya kurtlarla doluyken neden insanlarını kuzu yaptın?’ diye soracağım. Sonra da gözüne tüküreceğim.”<br />
<br />
<br />
<br />
Sör Barristan gülümsedi. “İyi söyledin ama savaşta ölmeye çalışma. Yoksa çobanı bulacağına şüphe yok. Yabancı hepimiz için gelecek lakin onun kollarına koşmaya gerek yok. Savaş meydanında başımıza her şey gelebilir. Önceleri sizden daha iyi adamların da başına geldi, bunu unutmayın. Ben yaşlı bir adamım, yaşlı bir şövalyeyim. Sizin yaşadığınız yıllardan daha çok savaş gördüm. Bu hayatta savaştan daha korkunç, daha şanlı, daha anlamsız bir şey yok. Kusabilirsiniz. İlk kusan kişi siz olmazsanız. Kılıcınızı, kalkanınızı ya da mızrağını düşürebilirsiniz. Başkaları da düşürdü. Geri alıp savaşmaya devam edin. Altınızı kirletebilirsiniz. Ben de ilk savaşımda altıma yapmıştım. Kimse umursamaz. Bütün muharebe meydanları bok kokar. Annenizin adını haykırabilir, unuttuğunuzu düşündüğünüz tanrılara dua edebilirsiniz. Aklınıza bile gelmeyecek iğrençlikler söyleyebilirsiniz. Bütün bunlar da önceden oldu. Her savaşta birileri ölür. Daha fazlası hayatta kalır. Doğuda ya da batıda, her handa ve şaraphanede, gençliklerinin savaşlarını durmadan yeniden sürdüren kır sakallıları bulacaksınız. Onlar hayatta kaldı. Siz de kalabilirsiniz. Şundan emin olabilirsiniz. Savaşırken karşınızda gördüğünüz düşman sadece başka bir adam ve belki o da sizin gibi korkuyordur. Zorundaysanız ondan nefret edin, yapabiliyorsanız onu sevin ama kılıcınız kaldırıp onu devirin. Hepsinin ötesinde savaşmaya devam edin. Savaşı kazanmak için sayımız çok az. Karışıklık çıkarmak ve Lekesizler’e zaman kazandırmak için gidiyoruz. Biz..”<br />
<br />
<br />
<br />
“Sör?” Binlerce mırıltı yükselirken, Larraq elindeki Kralmuhafızı sancağıyla ileriyi gösterdi. Şehrin karşısında, Meereen’in Büyük Piramit’inin yıldızsız gökyüzüne 240 metre boyunca uzandığı yerde, bir zamanlar harpiyanın olduğu kısımda bir ateş canlanmıştı. Piramidin tepesinde sarı bir kıvılcım vardı. Kıvılcım bir kez daha parıldadı ve kayboldu. Sör Barristan yarım kalp atımı boyunca rüzgarın ateşi söndürmüş olmasından korktu. Ateş daha sonra daha kuvvetli ve parlak bir şekilde geri geldi. Alevler kah sarı kah kırmızı kah turuncu bir şekilde fırıl fırıl dönüyor ve yukarıya ulaşıp karanlığa pençe atıyordu. Doğuda tepelerin arkasında güneş doğmaya başlamıştı. Şimdi de binlerce başka ses bağırıyordu. Binlerce başka adam miğferlerine davranıp kuşanırken kılıçlarına ve baltalarına ulaşıyorlardı. Sör Barristan zincirlerin takırtılarını duydu. Bu şehir kapısının açılma sesiydi. Ardından kapının devasa menteşelerinin iniltisi geldi. Artık zamanı gelmişti. Kızıl Kuzu kanatlı miğferini uzattı. Barristan Selmy miğferi takıp zırhına tutturdu. Kalkanını kaldırdı ve kolunu kayışa geçirdi. Etraf garip bir şekilde tatlı bir havayla doldu. Bir adama yaşadığını hissettirmek için ölümle burun buruna gelmekten daha iyisi yoktu. “Savaşçı hepimizi korusun,” dedi yanındaki çocuklara. “Saldırıyı başlatın.”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çeviri <a href="https://fantastiknesriyat.blogspot.com/2015/07/ks-ruzgarlar-yaynlanan-on-okuma_8.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTASTİK NEŞRİYAT </a>sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
Gecenin kasvetiyle ölü adamlar uçtu, şehrin sokaklarına yağdılar. Havada parçalara ayrıldılar ve tuğlaların üstüne düştüklerinde patladılar, bağırsak kurtları, kurtçuklar ve daha kötü şeyler etrafa saçıldı. Diğerleri piramitlerin ve kulelerin duvarlarına çarpmışlardı, geriye kan lekeleri bıraktılar ve çarptıkları yeri işaretlediler. Yunkish mancınıkları büyüktü fakat tüyler ürpertici cephanelerini şehrin derinlerine atacak kadar menzilleri yoktu. Bir çok ceset duvarların hemen bitimine düştü, ya da gözetleme kulelerine, siperlere ve savunma kulelerine çarptılar. Altı kız kardeş Meereen’in etrafına kaba bir hilal şeklinde dizilmişti ve nehrin kuzey bölgesi hariç şehrin her bölgesi vuruluyordu. Hiç bir mancınığın gücü Skahazadhan Nehri’ni geçmeye yetmezdi. Ufak bir merhamet diye düşündü Barristan Selmy, Meereen’in büyük batı kapısının içindeki Pazar meydanına giderken. Daenerys şehri aldığında, bir geminin direğinden yapılmış, Joso’nun Kamışı denilen büyük bir koç başı ile kapıyı kırmışlardı. Köle sahipleri ve onların köle askerleri saldırganlarla burada karşılamışlardı, ve savaş çevredeki caddeleri saatlerce kasıp kavurmuştu. Sonunda şehir düşmüştü, yüzlerce ölü ve can çekişen insan meydana saçılmıştı. Şimdi bir kez daha Pazar yeri katliam alanıydı ancak bu sefer ölüm solgun kısrakla gelmişti. Gündüzleri Meereen’in tuğla duvarları onlarca renk sergilerdi, fakat gece onları siyah ve beyaz ve griye dönüştürmüştü. Meşalenin ışığı son yağmurun geride bıraktığı su birikintilerinde pırıldadı, adamların miğferlerinde, baldır ve göğüs zırhlarında ateşten çizgiler oluşturdu. Sör Barristan Selmy yanlarından yavaş yavaş geçti. Yaşlı şövalye kraliçesinin ona verdiği zırhı giyiyordu, altın kakmalı, beyaz emaye kaplı bir takım. Kış karı kadar beyaz pelerini omuzlarında dalgalanıyordu, kalkanı eyerinde asılıydı. Altında kendi kraliçesinin bineği vardı, Khal Droho’nun ona düğün gününde verdiği gümüş kısrak. Bu küstahçaydı, Barristan biliyordu fakat eğer Daenerys bu tehlikeli saatlerde onlarla olamıyorsa bile onun gümüş kısrağını görmek savaşçılarına yürek verebilirdi, kim ve ne için savaştıklarını hatırlatırdı. Üstelik kısrak yıllardır ejderhaların yanındaydı. Ejderhalar onun kokusuna ve görünüşüne alışıktı. Aynısı düşmanları için söylenemezdi. Yanında 3 tane seyis yamağı at sürüyordu. Tumco Lho Targaryen Hanesinin siyah üstüne kırmızıyla işlenmiş üç başlı ejderhasını taşıyordu. Larraq the Lash, Kral Muhafızlarının çatal biçimindeki sancağını taşıyordu,altın bir tacı çevreleyen yedi gümüş kılıç. Muharebe alanında komut yollamak için Kızıl Kuzuya büyük, gümüş-şeritli bir savaş borusu vermişti. Diğer çocuklar Büyük Piramit’de kalmıştı. Onlar gelecekte bir gün savaşacaklardı ya da hiç savaşmayacaklardı. Her yaver, şövalye olacak diye bir şey yoktu. Vakit kurt saatiydi. Gecenin en uzun ve en karanlık saati.<br />
<br />
Adamların bir çoğu Pazar meydanında toplanmıştı, bu gece hayatlarındaki son gece olabilirdi. Meereen’in antik Köle Pazarı’nın tuğla duvarının altında beş bin Lekesiz on uzun sıra oluşturmuştu. Taştan oyulmuş kadar hareketsiz duruyorlardı. Her birinin elinde mızrak, kısa kılıç ve kalkan vardı. Meşale ışığı miğferlerinin tepesindeki sivri uçta parıldadı ve içlerindeki tüysüz yanaklı suratları gösterdi. Bir ceset aralarına düştüğünde hadımlar basit bir şekilde yana adım attılar, sadece gerekli olduğu kadar uzaklaşıp tekrar saflarını kapattılar. Hepsi yayaydı hatta miğferinde üç mızrak ucu olan subayları Gri Solucan bile. Fırtına Kargaları, meydanın kuzey tarafındaki tüccarlar çarşısının altında dizilmişti.Çarşının üstündeki kemerli yapı onlara ölü adamlardan korunma fırsatı vermişti. Sör Barristan yanlarından geçerken Jokin'in okçuları yaylarının tellerini ayarlıyorlardı. Dulbırakan’ın asık suratlı bir ifadesi vardı. Zayıf gri bir ata biniyordu,kolunda kalkanı ve sivri uçlu savaş baltası vardı. Demir miğferin şakak kısmından siyah tüyler fışkırmıştı. Yanındaki çocuk birliğin sancağını taşıyordu: bir düzine siyah flamanın olduğu, tepesine tahtadan oyulmuş bir karganın olduğu uzun bir direk.<br />
<br />
<br />
<br />
At efendileri de gelmişlerdi. Aggo ve Rakharo kraliçenin küçük khalasarının çoğunu, Skahazadhan’ın karşısına götürmüştü. Ancak yaşlı, yarı sakat Jaqqa Rhan Rommo, geride kalanlardan yirmi atlıyı bir araya getirmeyi başarmıştı. Bazıları neredeyse onun kadar yaşlıydı, birçoğu da eski yaralara ya da sakatlıklara sahiptiler. Geriye kalanlar ise ilk çanlarını takıp saçlarını örmeye hak kazanmaya çalışan sakalı çıkmamış delikanlılardı. Zinciryapan’ın yıpranmış bronz heykelinin yakınlarında dolanıyorlardı. Atları bir kenarda duruyordu, oradan ayrılacakları için tedirginlerdi. Tepeden her ceset atıldığında sağa sola kaçışıyorlardı.<br />
<br />
<br />
<br />
Onlardan çok da uzakta bulunmayan, Yüce Efendilerin Kafatası Tepesi diye adlandırdığı dehşet anıtın etrafında, birbirinden farklı, yüzlerce çukur dövüşçüsü toplanmıştı. Selmy onların arasında Benekli Kedi’yi gördü. Onun arkasında da Korkusuz Ithoke, diğer bir tarafta Dişi Yılan Senerra, Camarron of the Count, Çizgili Kasap, Togosh, Marrigo, Oğlancı Orlos duruyordu. Dev Goghor bile oradaydı, küçük çocukların arasında duran bir adam gibi, diğerlerinin üzerinde yükseliyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Özgürlük onlar için bir anlam ifade ediyordu görünüşe göre. Çukur dövüşçüleri Hizdahr’a, Daenerys’e gösterdiklerinden çok daha fazla sevgi duyuyordu. Ama Selmy hepsine aynı şekilde sahip olduğu için memnundu. Bir kısmının zırh bile giydiğini fark etti. Belki de Khrazz’ın yenilgisi onlara bir şey öğretmişti: Yukardaki mazgallı siperler, yamalı pelerin ve tuçtan yapılmış maskeler giyen adamlarla dolmuştu: Kelkafa, Tunç Canavarları’nı özgür Lekesizlerin meydana gelmesi için şehrin yukarısına göndermişti. Savaş kaybedilebilirdi. Bu daha çok Kraliçe Daenerys dönene kadar, Meereen’i Yunkai’ye karşı savunan Skahaz ve adamlarına bağlıydı. Eğer gerçekten de gelirse tabi.<br />
<br />
<br />
<br />
Şehrin karşısındaki kapılara, diğer ordular toplanmıştı. Tal Toraq ve Sadık Kalkanları doğu kapısında toplanmıştı, bazen buraya Tepe Kapısı ya da Khyzai Kapısı da deniyordu. Çünkü Lhazar'a gitmek için Khyzai Geçidi'ni kullananlar bu yoldan gidiyordu. Marselen ve Anne’nin Adamları, güney kapısının yanına -Sarı Kapı’ya- kümelenmişlerdi. Özgür Kardeşler ve Symon Stripeback nehrin önündeki kuzey kapısına dizilmişti. Önlerine birkaç gemiden başka hiçbir düşman çıkmadan güneydeki en uç girişe sahip olabilirlerdi. Yunkaili adamlar 2 Ghiscar bölüğünü kuzeye koymuştu ama, Skahazadhan’ın karşısında -Meereen duvarlarıyla kendileri arasında duran koca nehirin yanında- kamp kurdular. Yunkaililerin asıl ordusu batıda, Meereen duvarları ve Köle Körfezi’nin sıcak, yeşil suları arasında kamp kurmuştu. Mancınıkların ikisi de oraya kuruldu. Biri nehrin yanındaydı, diğeri de Meereen’in ana kapısının karşısında, iki düzine Yunkaili Bilge Efendiler tarafından korunuyordu. Her birinin kendine ait köle askeri vardı. Büyük kuşatma aletleriyle birlikte, iki Ghiscar bölüğünün karargahına takviye edildi.<br />
<br />
<br />
<br />
Kedinin tayfası, kampını şehir ve deniz arasında bir yerde kurdu. Düşman Toloslu sapancılara da sahipti. Ayrıca gecenin karanlığında bir yerlerde 300 Elyrialı okçuları vardı. Çok fazla düşmandiye düşündü Sör Barristan. Sayıları aleyhimize olacak. Bu saldırı yaşlı adamın tüm içgüdülerinin tersinde sonuçlar verebilir. Meereen’in duvarları kalın ve güçlü. Bu duvarların içinde her şey lehimize. Ama yine de adamlarını, Yunkai sınırlarının içindeki güçlü düşmanlarının ağzına kadar sokmaktaktan başka çaresi yoktu. Beyaz Boğa bu hareketi aptalca bulurdu. Barristan’ı güvendiği paralı askerlere karşı da uyarmıştı. Bunu daha önce de kraliçem yapmıştı, diye düşündü Sör Barristan. Kaderimiz bir paralı askerin hırsına bağlı. Şehrin, insanların kaderi ve hayatlarımız… Hırpani Prens’in kanlı elleri üzerimizde.<br />
<br />
<br />
<br />
Umut edebilecekleri en iyi şey parçalanmış olsa bile, Selmy başka seçeneği olmadığını biliyordu. Belki Meereeen’i Yunkai’ye karşı yıllarca elinde tutabilirdi ama solgun kısrak sokaklarında gezinirken bir ay dönümü bile elinde tutamazdı.<br />
<br />
<br />
<br />
Sessizlik, yaşlı şövalye ve sancak taşıyıcıları bekçievinden dışarı at sürerlerken pazar meydanına gitti. Selmy sayısız sesin çıkardığı mırıltıları duyabiliyordu; atların nefes seslerini, kısık kısık gülmeleri, demir ayakkabıların altında ufalanan tuğlaların seslerini, kılıç ve kalkanın çıkardığı cılız sesleri duyabiliyordu. Hepsi de boğuk ve çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Ortalığa tam bir sukunet hakim değildi, sadece fırtına öncesi sessizlikti. Meşalelerin dumanı tütüp karanlığı turuncu bir ışıkla aydınlatarak çatırdadı. Büyük demir şeritli kapıların gölgesinde, yaşlı şövalye atının üstünde dönerken, binlerce ışığın birleştiğini gördü. Barristan Selmy gözlerin üzerinde olduğunu hissedebiliyordu. Kaptanlar ve kumandanlar onunla görüşebilme şansına sahip olmuşlardı. Jokin ve Fırtına Kargaları’ndan Dulbırakan, çınlayan zilleriyle solmuş pelerinlerinin altında; sivri bronz başlık ve örgü zırhlarıyla Lekesizler adına Gri Solucan, Emin Mızrak, ve Köpekkatili; Dothraklardan Rommo; çukur dövüşçülerinden de Camarron, Goghor ve Benekli Kedi.<br />
<br />
<br />
<br />
“Saldırı planımızı biliyorsunuz,” dedi beyaz şövalye kaptanlar etrafına toplandığında. “Onları atlılarımızla kapılar açılır açılmaz ilk biz vuracağız. Atlarınızı doğruca ve hızlıca köle askerlerin üstüne sürün. Bölükler toplandığında etraflarını sarın. Onlara arkadan ya da yanlardan saldırın ama sakın mızraklarına saldırmayın. Hedefinizi hatırlayın.’’<br />
<br />
<br />
<br />
“Mancınık,” dedi Dulbırakan.<br />
<br />
<br />
<br />
“Yunkaililerden biri ona Harridan diyor. Alın onu, devirin ya da yakın.” dedi Jokin .<br />
<br />
<br />
<br />
“Yababildiğimiz kadar çok soyluyu öldürüp çadırlarını yakalım. Büyük olanları, köşkleri.”<br />
<br />
<br />
<br />
“Çok adam öldürün,” dedi Rommo. “Köle almayın.”<br />
<br />
<br />
<br />
Sör Barristan eyerinde döndü. ‘’Kedi, Goghor, Camarron, sizin adamlarınız yürüyerek gelecekler. Korku saçan savaşçılar olarak biliyorsunuz. Onları korkutun. Bağırtın ve çığlık attırın. Yunkai sınırlarına geldiğinizde atlılarımız onları ezmiş olur. Onları açtıkları gediğin içine kadar takip edin ve bu sırada ne kadar adam öldürebilirseniz öldürün. İçeri girince köleleri bırakıp sahiplerini, soyluları ve diğer görevlileri öldürün. Etrafınız sarılmadan önce geri çekilin.”<br />
<br />
<br />
<br />
Goghor yumruğunu göğsüne vurdu. “Goghor asla geri çekilmez.”<br />
<br />
<br />
<br />
O halde Goghor yakında ölür diye düşündü yaşlı şövalye. Ancak bunu tartışmanın ne yeri ne de zamanıydı. Sözün üstünde durmadı ve “Bu saldırılar Gri Solucan’ın Lekesizler’i kapıdan geçirip dizilmelerini sağlayacak kadar uzun süre Yunkai’lilerin dikkatini dağıtmalı,” dedi. Planının bu noktada yükseleceğini veya çökeceğini biliyordu. Yunkai’li kumandanlar bir şeyler sezecek olurlarsa, hadımlar daha dizilmeden atlarını üstlerine sürerlerdi. Hadımların en savunmasız olduğu kısım buydu. Barristan’ın süvarileri, Lekesizler kalkanlarını takıp mızraklarını hazırlayıncaya kadar Yunkai’lilerin saldırılarını önlemek zorunda kalacaklardı.<br />
<br />
<br />
<br />
“Boru sesini duyunca Gri Solucan gelecek ve köle tacirleriyle askerlerini devirecek. Bir veya daha fazla Ghiscar lejyonu onları karşılayabilir. Mızrak mızrağa ve kalkan kalkana.”<br />
<br />
"Bu kulunuz duyuyor," dedi Gri Solucan. "Dediğiniz gibi olacak."<br />
<br />
<br />
<br />
"Borumu dinleyin," dedi Sör Barristan onlara. "Eğer geri çekildiğimizi duyarsanız, geri çekilin. Duvarlarımız arkamızda duruyor, Bronz Canavarlarla dolu. Düşmanlarımız fazla yaklaşmaya cesaret edemez, yoksa kendilerini arbalet menzilinde bulurlar. Eğer boru sesini duyarsanız, hemen ilerleyin. Benim sancağıma ya da kraliçeninkine doğru ilerleyin." Tumco Lho ve Larraq'ın ellerindeki sancakları işaret etti.<br />
<br />
<br />
Dulbırakan’ın atı Barristan’ın yanına yanaştı. “Peki ya boru ötmezse, sör şövalye? Siz ve bu yeşil çocuklar ölürlerse?”<br />
<br />
<br />
<br />
Makul bir soruydu. Sör Barristan, Yunkai hatlarına ilk saldıran olma niyetindeydi. Ölen ilk kişi olabilirdi. Çoğu kez böyle olurdu.<br />
<br />
<br />
<br />
“Ben ölürsem komuta senin. Senden sonra Jokin’in, daha sonra da Gri Solucan’ın.” Eğer hepimiz ölürsek günü kaybederiz diye ekleyebilirdi. Fakat bunu duymayı kimsenin istemeyeceğini iyi biliyorlardı. Daha gençken Lord Kumandan Hightower “Savaştan önce asla yenilgiden bahsetme. Tanrılar dinliyor olabilir,” demişti.<br />
<br />
<br />
<br />
“Peki kumandanı görürsek ne olacak?” diye sordu Dulbırakan.<br />
<br />
<br />
<br />
Daario Naharis. “Ona bir kılıç verin ve sözlerine uyun.” Barristan Selmy kraliçenin sevgilisine çok az sevgi ve güven duymasına rağmen adamın cesaretinden ve yeteneğinden şüphe etmiyordu. Ayrıca savaşta kahramanca bir şekilde ölmesi daha iyi olurdu.<br />
<br />
<br />
<br />
“Başka sorunuz yoksa adamlarınızın yanına dönün ve hangi tanrıya inanıyorsanız ona dua edin. Birazdan şafak sökecek,” dedi Barristan.<br />
<br />
<br />
<br />
Fırtına Kargaları’ndan Jokin “Kızıl bir şafak,” dedi.<br />
<br />
<br />
<br />
Bir ejderha şafağı diye düşündü Sör Barristan. Yaverleri zırhını giymesine yardım ederken Barristan kendi duasını etmişti. Onun tanrıları çok uzaktaydı, denizin karşı tarafında Westeros’daydı. Ancak rahiplerin söyledikleri doğruysa, çocukları nerede olursa olsun Yedi onları gözleyip kollardı. Sör Barristan, Yaşlı Kadın’dan savaşta zafere ulaşabilmek için ona akıl bahşetmesini istedi. Eski dostu Savaşçı’ya onu güçlü kılması için dua etti. Anne’den savaşta ölürse merhamet göstermesini istedi. Baba’ya yanında yetiştirdiği çocuklara göz kulak olması için yalvardı. Bu tecrübesiz çocuklar Barristan’ın hayatı boyunca kendi oğullarına en yakın hissettiği şeydi. Son olarak da Yabancı’ya dua etti. “En nihayetinde bütün insanların ölümü için geliyorsun ancak sizi memnun edecekse bugün benim ve yanımdakilerin hayatını bağışlayın. Yerine düşmanlarımızın canını alın.”<br />
<br />
<br />
<br />
Şehir duvarlarının arkasından mancınığın atış sesini duydular. Gecenin içinden cesetler ve ceset parçaları geldi. Bir tanesi çukur dövüşçülerinin arasına düşüp parçalandı ve onları kemik, et ve beyin parçalarına buladı. Başka biri Zinciryapan’ın eskimiş bronz kafasından sekip koluna doğru yuvarlandı ve ayaklarının dibine şapırtıyla düştü. Şiş bacak, su birikintisindeki suları sıçrattığı sırada Selmy kraliçesinin atının üstünde üç metreden daha uzakta değildi.<br />
<br />
<br />
<br />
“Solgun Kısrak” diye homurdandı Tumco Lho. Sesi kalındı, yüzü siyahtı ve koyu gözleri parlıyordu. Daha sonra Basilisk Adaları’nın dilinde dua olması muhtemel bir şeyler söyledi. Sör Barristan adamın düşmanlarından daha çok solgun kısraktan korktuğunu fark etti. Yanındaki diğer çocuklar da korkmuşlardı. Cesur olabilirlerdi ancak henüz hiçbiri kanamamıştı.<br />
<br />
<br />
<br />
Barristan atını döndürdü “Etrafıma toplanın,” dedi. Adamlar atlarını yaklaştırdılar. “Ne hissettiğinizi biliyorum. Aynısını yüzlerce kez ben de hissettim. Olması gerekenden daha hızlı nefes alıyorsunuz. Korku karnınızda soğuk siyah bir solucan gibi düğümlenmiş. İşemeye ya da içinizi boşaltmaya ihtiyacınız varmış gibi hissediyorsunuz. Ağzınız Dorne kumları kadar kuru. Ya savaşta kendimi rezil edersem , ya öğrendiğim her şeyi unutursam diye merak ediyorsunuz. Kahraman olmak için can atıyorsunuz fakat içinizden ya korkak davranırsam diye endişeleniyorsunuz. Her delikanlı savaştan önce böyle hisseder. Yetişkin erkekler de. Şuradaki Fırtına Kargaları da aynısını hissediyor. Dothrakiler de öyle. Sizi ele geçirmesine izin vermediğiniz sürece korku utanılacak bir şey değildir. Hepimiz hayatta dehşet şeyler yaşarız.”<br />
<br />
<br />
<br />
“Ben korkmuyorum.” Kızıl Kuzu neredeyse bağırır bir şekilde söylemişti. “Ölürsem, Lhazar’ın Büyük Çobanı’nın karşısına çıkacağım. Değneğini dizimle kırıp ‘Dünya kurtlarla doluyken neden insanlarını kuzu yaptın?’ diye soracağım. Sonra da gözüne tüküreceğim.”<br />
<br />
<br />
<br />
Sör Barristan gülümsedi. “İyi söyledin ama savaşta ölmeye çalışma. Yoksa çobanı bulacağına şüphe yok. Yabancı hepimiz için gelecek lakin onun kollarına koşmaya gerek yok. Savaş meydanında başımıza her şey gelebilir. Önceleri sizden daha iyi adamların da başına geldi, bunu unutmayın. Ben yaşlı bir adamım, yaşlı bir şövalyeyim. Sizin yaşadığınız yıllardan daha çok savaş gördüm. Bu hayatta savaştan daha korkunç, daha şanlı, daha anlamsız bir şey yok. Kusabilirsiniz. İlk kusan kişi siz olmazsanız. Kılıcınızı, kalkanınızı ya da mızrağını düşürebilirsiniz. Başkaları da düşürdü. Geri alıp savaşmaya devam edin. Altınızı kirletebilirsiniz. Ben de ilk savaşımda altıma yapmıştım. Kimse umursamaz. Bütün muharebe meydanları bok kokar. Annenizin adını haykırabilir, unuttuğunuzu düşündüğünüz tanrılara dua edebilirsiniz. Aklınıza bile gelmeyecek iğrençlikler söyleyebilirsiniz. Bütün bunlar da önceden oldu. Her savaşta birileri ölür. Daha fazlası hayatta kalır. Doğuda ya da batıda, her handa ve şaraphanede, gençliklerinin savaşlarını durmadan yeniden sürdüren kır sakallıları bulacaksınız. Onlar hayatta kaldı. Siz de kalabilirsiniz. Şundan emin olabilirsiniz. Savaşırken karşınızda gördüğünüz düşman sadece başka bir adam ve belki o da sizin gibi korkuyordur. Zorundaysanız ondan nefret edin, yapabiliyorsanız onu sevin ama kılıcınız kaldırıp onu devirin. Hepsinin ötesinde savaşmaya devam edin. Savaşı kazanmak için sayımız çok az. Karışıklık çıkarmak ve Lekesizler’e zaman kazandırmak için gidiyoruz. Biz..”<br />
<br />
<br />
<br />
“Sör?” Binlerce mırıltı yükselirken, Larraq elindeki Kralmuhafızı sancağıyla ileriyi gösterdi. Şehrin karşısında, Meereen’in Büyük Piramit’inin yıldızsız gökyüzüne 240 metre boyunca uzandığı yerde, bir zamanlar harpiyanın olduğu kısımda bir ateş canlanmıştı. Piramidin tepesinde sarı bir kıvılcım vardı. Kıvılcım bir kez daha parıldadı ve kayboldu. Sör Barristan yarım kalp atımı boyunca rüzgarın ateşi söndürmüş olmasından korktu. Ateş daha sonra daha kuvvetli ve parlak bir şekilde geri geldi. Alevler kah sarı kah kırmızı kah turuncu bir şekilde fırıl fırıl dönüyor ve yukarıya ulaşıp karanlığa pençe atıyordu. Doğuda tepelerin arkasında güneş doğmaya başlamıştı. Şimdi de binlerce başka ses bağırıyordu. Binlerce başka adam miğferlerine davranıp kuşanırken kılıçlarına ve baltalarına ulaşıyorlardı. Sör Barristan zincirlerin takırtılarını duydu. Bu şehir kapısının açılma sesiydi. Ardından kapının devasa menteşelerinin iniltisi geldi. Artık zamanı gelmişti. Kızıl Kuzu kanatlı miğferini uzattı. Barristan Selmy miğferi takıp zırhına tutturdu. Kalkanını kaldırdı ve kolunu kayışa geçirdi. Etraf garip bir şekilde tatlı bir havayla doldu. Bir adama yaşadığını hissettirmek için ölümle burun buruna gelmekten daha iyisi yoktu. “Savaşçı hepimizi korusun,” dedi yanındaki çocuklara. “Saldırıyı başlatın.”]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârları "Theon"]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=41</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:21:06 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=41</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantastiknesriyat.blogspot.com/2015/04/ks-ruzgarlar-yaynlanan-on-okuma-theon.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTASTİK NEŞRİYAT </a>sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral’ın sesi öfkeyle doluydu. “Sen Saladhor Saan’dan da kötü bir korsansın.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Theon Greyjoy gözlerini açtı. Acıdan omuzları yanıyordu ve ellerini hareket ettiremiyordu. Bir an için Dehşet Kalesi’ndeki eski hücresinde olduğu korkusuna kapıldı. Kafasındaki karmaşık hatıraların ateşli bir rüyanın kalıntıları olabileceğinden korktu. “Uyumuşum” diye düşündü. Ya uyumuşum ya da acı yüzünden bayıldım. Hareket etmeye çalıştığında,sırtı taşa sürtünürken o iki tarafa sallandı. Kulenin içindeki bir duvara asılıydı, bilekleri paslanmış demirlere zincirlenmişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Havada iğrenç bir yanık kokusu vardı. Yer sıkılaştırılmış çamurdan yapılmıştı.Tahta basamaklar duvarların içinden bir spiral halinde çatıya yükseliyordu. Hiç pencere görmedi. Kule nemli,karanlık ve konforsuzdu tek mobilyaları yüksek arkalıklı bir sandalye ve lekeli bir masaydı. Görünürde bir tuvalet yoktu ama Theon gölgede kalan bir köşede bir lazımlık gördü. Tek ışık masadaki mumlardan geliyordu. Theon’un ayakları yerden iki metre yükseklikte sallanıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Abimin borçları,” diye homurdanıyordu kral. “Joffrey’nin de borçları, ama o piç yaratık benim akrabam falan değildi.” Theon zincirlerinin içinde döndü. O sesi tanıyordu. Stannis.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Theon Greyjoy kıkırdadı. Bir acı saplandı kollarına, omuzlarından bileklerine doğru yükseldi. Yaptığı onca şeyden,çektiği onca acıdan sonra,Moat Cailin ve Barrowton ve Kışyarı, Abel ve temizlikçi kadınları, Kargayemi ve Umberlerı, karların üstündeki yürüyüş, tüm bunların başardığı tek şey onu bir işkenceciden başka bir işkenceciye teslim etmek olmuştu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri,” ikinci bir ses konuştu yumuşak bir tonla. “Üzgünüm ama mürekkebiniz donmuş.” Braavoslu, Theon onu biliyordu. Adı neydi? Tycho...Tycho birşey... “Belki biraz ısıtırsak...?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Daha hızlı bir yol biliyorum.” Stannis hançerini çekti. Theon bir an için adamın bankacıyı hançerleyeceğini sandı. Ondan bir damla kan bile akıtamazsınız, lordum, diyebilirdi Stannis’e. Kral bıçağın sivri ucunu sol başparmağına dayadı ve kesti. “Al işte. Kendi kanımla imzalıyorum. Bu efendilerini mutlu eder heralde.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majestelerini mutlu eden, Demir Banka’yı da mutlu eder.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis başparmağından akan kana tüy kalemi batırdı ve parşömenin üstüne adını karaladı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bugün buradan ayrılacaksın. Lord Bolton yakında üstümüze hücum edebilir. Senin savaşın ortasında kalmana izin veremem.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir an önce ayrılmak benim de tercihim.” Braavoslu parşömen rulosunu tahtadan bir borunun içine yerleştirdi. “Umuyorum ki Demir Tahtınız’a oturduğunuzda Majesteleri’nin önüne çıkma onuruna tekrar nail olurum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Altınlarınızı almayı umduğunu söylüyorsun yani. Tatlı sözlerle uğraşma. Benim Braavos’tan ihtiyaç duyduğum şey para, boş kibarlıklar değil. Dışarıdaki muhafıza Justin Massey’i çağırttığımı ilet.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Seve seve... Demir Banka her zaman hizmetinizdedir.” Bankacı eğilerek selam verdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O çıkarken, bir başkası girdi: bir şövalye. Kralın şövalyeleri bütün gece boyunca gidip gelmişti. Yeni gelen, krala benziyor gibiydi. Zayıf, saçları siyah, gözleri soğuk, yüzü frengi izleriyle ve eski yaralarla dolu adamın üzerinde üç kelebeğin işlendiği solgun bir pardesü vardı. “Efendim,” diyegürledi, “üstat dışarıda. Ve Lord Arnolf sizinle kahvaltı etmek istediğiniiletmemi istedi.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Oğlu da mı gelecek?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Torunları da. Lord Wull da görüşme istiyor. Sizden istediği-“</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne istediğini biliyorum. Kral Theon’u işaret etti. “Onu. Wull ölmesini istiyor. Flint, Norrey...hepsi onun ölmesini isteyecek. Öldürdüğü çocuklar için. Değerli Ned’lerinin intikamı için.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İsteklerini yerine getirecek misiniz?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Şimdilik hain yaşarken işime daha çok yarar. İhtiyac duyduğumuz bilgiye sahip.Üstadı getir.” Kral parşomeni masadan sökercesine aldı ve gözlerini kısıp kağıda baktı. Bir mektup, Theon biliyordu. Kırılan mühürü siyah bal mumuydu, sert ve parlak. Mektubun ne dediğini biliyorum, diye düşündü kıkırdayarak. Stannis başını kaldırdı. “Hain kıpırdıyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Theon. Benim adım Theon.” Adını hatırlamak zorundaydı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Adını biliyorum. Yaptıklarını biliyorum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onu kurtardım.” Kışyarı’nın dış duvarı yirmi beş metre yükseklikteydi, ama atladıkları yerin altında karlar on metreden yükseğe kadar yükselmişti. Soğuk, beyaz bir yastık. Aralarında daha şanssız olan kızdı. Jeyne, onun adı Jeyne ama kız onlara asla bunu söylemeyecek. Theon kızın üstüne düşmüştü ve birkaç kaburgasını kırmıştı. “Kızı kurtardım,” dedi. “Biz uçtuk.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis homurdandı. “Siz düştünüz. Umber onu kurtardı. Eğer Mors Kargayemi ve adamları kalenin dışında olmasaydı, Bolton ikinizi de hemen yakalardı.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargayemi. Theon hatırladı. Yaşlı bir adam, kocaman ve kuvvetli, kırmızı bir suratı ve dağınık, beyaz bir sakalı var. Dev gibi bir kar ayısının kürküne sarılı halde güçlü bir midillinin üstünde oturuyordu, ayının kafasını bir başlık gibi kafasına geçirmişti. Başlığın hemen altında bir gözüne bağlı lekeli, beyaz deriden bir sargı Theon’a amcası Euron’u hatırlatmıştı. Sargıyı Umber’ın gözünden söküp çıkarmak ve sargının altında sadece boş bir göz çukuru olduğunu görmek istemişti, kötülükle parıldıyan siyah bir göz yerine. Onun yerine kırık dişlerinin arasından inildeyerek şöyle demişti, “Ben-”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“-bir hain ve akraba katilisin.” diye bitirmişti Kargayemi.”O yalancı dilini tut ya da onu kaybet.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ama Umber kıza yakından bakmış ve iyi gözüyle kızı incelemişti. “Sen küçük kızları mısın?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Jeyne de onaylarcasına başını sallamıştı. “Arya, benim adım Arya.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kışyarı’nın Aryası, evet. En son sizin duvarlarınız içinde bulunduğumda aşçınız bize biftek ve böbrek turtası yapmıştı. Birayla servis etmişti sanırım,tattığım en güzel şeydi. Adı neydi, aşçınızın?</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gage,” demişti Jeyne hemen. “İyi bir aşçıydı. Ne zaman limonumuz olsa Sansa ve benim için limonlu pasta yapardı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargayemi sakalıyla oynamıştı. “Sanırsam, şimdiye dek ölmüştür. Sizin o demirciniz de öyle. Demiriyle ne yapacağını iyi bilirdi. Adı neydi?</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Jeyne tereddüt etmişti. Mikken, diye düşünmüştü Theon. Kalenin demircisi hiçSansa için limon keki yapmamıştı, ve bu da onu kızın Jeyne Pool’la paylaştı küçük tatlı dünyalarında aşcıdan daha önemsiz biri yapmış olmalıydı.Hatırlasana, lanet olası. Baban baş kahyaydı, bütün hizmetlilerin başında ovardı. Demircinin adı Mikken, Mikken, Mikken. Onu ben öldürttüm, gözlerimin önünde.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Mikken,” dedi Jeyne.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mors Umber gürlemişti, “Evet.” Ondan sonra ne söyleceğini ya da ne yapacağını Theon hiç öğrenemedi çünkü tam o anda çocuğun biri elinde bir mızrakla koşarakgelmiş ve Kışyarı’nın ana kapısındaki demir parmaklığın yükseldiğini haykırmıştı. Ve işte o zaman Theon zincirlerinin içinde döndü ve krala baktı.“Kargayemi bizi bulmuş olabilir, tamam, bizi buraya o yolladı, ama onu kurtaran bendim. Kıza kendin sor.” Kız ona anlatırdı. “Beni kurtardın,” diye fısıldamıştı Jeyne, Theon onu karların içinde taşırken. Acılar içinde solmuştu kız, ama bir eliyle yanağını okşamış ve gülümsemişti. “Ben Leydi Arya’yı kurtardım,” diye geri fısıldamıştı Theon. Sonra Mors Umber’in mızrakları biranda etraflarını sarmıştı. “Bana böyle mi teşekkür ediyorsun?” diye sordu Stannis’e, bu arada zayıfça duvarı tekmeliyordu. Omuzları acı içindeydi. Kendi ağırlığı onları eklem yerlerinden sökecek gibiydi. Ne kadardır burada asılı duruyordu? Dışarıda hala gece mi vardı? Kulenin penceresi yoktu, bilemezdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zincirlerimi çöz ve sana hizmet edeyim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Roose Bolton’a ve Robb Stark’a hizmet ettiğin gibi mi?” diye susturdu onuStannis. “Almayacağım sanırım. Biz senin için daha sıcak bir son planladık, hain.Ama seninle işimiz bitene kadar o son bekleyecek.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Beni öldürecek. Bu fikir garip bir şekilde rahatlatıcıydı. Ölüm Theon Greyjoy’u korkutmuyordu. Ölüm çektiği acının bir son bulması demekti. “Bitir işimi o zaman,” diye destekledi kralı. “Kafamı kopar ve bir mızrağın ucuna geçir. Lord Eddard’ın oğullarını öldürdüm, ölmeyi hakkediyorum. Ama çabuk yap. O geliyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kim geliyor? Bolton?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord Ramsay” diye tısladı Theon. “ Oğul geliyor, baba değil. Onu almasına izin vermemelisin. Roose... Roose Kışyarı’nın duvarları içinde güvende, şişman karısıyla birlikte. Ramsay geliyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ramsay Kar’dan bahsediyorsun yani. Piç’ten.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ona asla öyle deme!” diye bağırdı Theon dudaklarından tükürük saçarak. “Ramsay BOLTON, Ramsay Kar değil, asla Kar değil, asla, onun adını hatırlamalısın, yoksa canını acıtır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Denemesini çok isterim. Adı ne olursa olsun.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kapı dondurucu rüzgarı ve dönen kar tanelerini içeri alarak açıldı. Güvelerin şövalyesi yanında kralın çağırttığı üstatla birlikte geri dönmüştü. Üstadın gri cübbesi ağır bir ayı kürkünün altında gözükmüyordu. Arkalarından iki şövalye degeldi, her biri içlerinde bir kuzgun taşıyan bir kafes taşıyordu. İçlerinden biri, bankacı onu Asha’ya teslim ettiğinde kızın yanında duran adamdı, pardesüsünde kanatlı bir domuz olan iri yarı adam. Diğeri daha uzundu, geniş omuzlu ve adaleli. Büyük adamın göğüslüğü gümüşlü çelikten yapılmıştı ve üstüne türlü nakışlar kakılmıştı; her ne kadar aşınıp çizilmiş olsa da mum ışığında parlıyordu. Üzerine giydiği pelerinse yanan kalple tutturulmuştu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üstat Tybald,” diye takdim etti güvelerin şövalyesi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstat dizlerinin üstüne çöktü. Kızıl saçlı adamın sırtı öne bükük ve omuzları yuvarlakçaydı, birbirine yakın gözleri duvarda asılı duram Theon’a dönüp duruyordu. “Majesteleri, size nasıl hizmet edebilirim?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis hemen cevap vermedi. Önünde adamı inceledi, kaşları çatıldı. “Ayağa kalk.” Üstat kalktı. “Sen Dehşet Kalesi’nin üstadısın, bizimle ne işin var?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord Arnolf, beni yaralılarına bakmam için getirtti.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yaralılarına mı? Yoksa kuzgunlarına mı?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkisine de, majesteleri.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkisine de. Stannis kelimeyi bir kırbaç sesi gibi parçalarcasına söylemişti.“Bir üstadın kuzgunu bir yere gider, sadece tek bir yere. Bu doğru mu?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstad kaşlarının üstündeki teri koluyla sildi. “Tam olarak öyle d-değil, Majesteleri.Genelde öyle, doğru. Ancak bazıları iki kale arasında gidip gelmeyi öğrenebilir. Bazı kuşlar çok yeteneklidir. Ve uzun zamanda bir, öyle bir kuzgun bulunur ki kuş dört-beş kalenin adını öğrenebilir ve emredildiğinde oraya uçabilir. O kadar akıllı kuşlar yüzyılda bir gelirler.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis kafeslerdeki kara kuşları işaret etti. “Bu ikisi o kadar zeki değildirheralde.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır Majesteleri. Keşki öyle olsalardı.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Söyle o zaman. Bu iki kuş nereye uçmaları için eğitildi?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstad Tybald cevap vermedi. Theon Greyjoy zayıfça tekmeledi ve hafifçe güldü.Yakalandın!</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cevap ver bana. Bu kuşları salsak, Dehşet Kalesi’ne mi dönerler?” Kral önedoğru uzandı. “Yoksa onun yerine Kışyarı’na doğru mu giderler.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstad Tybald cübbesine işedi. Theon asıldığı yerden karanlık lekeleri göremiyordu, ama idrar kokusu keskin ve güçlüydü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üstad Tybald dilini kaybetti,” diye bildirdi Stannis şövalyelerine. “Godry,kaç tane kafes buldunuz?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üç tane, Majesteleri,” dedi, gümüşlü göğüslüğü olan büyük şövalye. “Biri boştu.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“M-Majesteleri, benim uymam gereken bir emir var, hizmet etmek, biz...”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yeminlerinizi çok iyi biliyorum. Öğrenmek istediğim şey Kışyarı’na yolladığın mektubun içinde neler olduğu. Acaba Lord Bolton’a bizi nerede bulabileceğini söylemiş olabilir misin?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“E-efendim.” Yuvarlak omuzlu Tybald saygın bir tavırla doğruldu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cemiyetimin emirleri Lord Arnolf’un mektuplarının içeriğinden bahsetmemi yasaklıyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yeminlerin idrar torban daha kuvvetli gibi gözüküyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri anlamak zorundasınız ki-”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zorunda mıyım?” Kral omuz silkti. “Sen öyle diyorsan... Bilge bir adamsın sonuçta. Ejderha Kayasın’nda bir üstadım vardı, neredeyse bir babaydı benim için. Cemiyetin ve yeminlerine saygım sonsuz. Ne var ki Ser Clayton benimle benzer duyguları paylaşmıyor. O öğrendiği her şeyi Flea Bottom’un arka sokaklarında öğrenmiş. Onu senin başına bıraksam, seni kendi zincirlerinle boğabilir ya da bir kaşıkla gözünü çıkarabilir.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sadece bir gözünü, Majesteleri,” diye atıldı kafası kelleşmeye yüz tutmuşşövalye, pardesüsünde kanatlı domuzu taşıyan. “Diğerini bırakırdım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir üstadın mektup okuyabilmesi için kaç tane göze ihtiyacı var?” diye sorduStannis. “Bir tanenin yeteceğine inanıyorum. Seni lordunun emirlerine uymaktan alıkoymak istemem. Roose Bolton’un adamları bize saldırmak için şu anda yolda olabilirler, işte o yüzden, anlamalısın ki bir takım kibarlıkları bırakmak zorundayım. Sana tekrar soracağım. Kışyarı’na yolladığın mesajda neler vardı?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstad titreyerek yanıtladı. “Bir h-harita, Majesteleri.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral sandalyesinde geri yattı. “Çıkarın şunu buradan,” diye emretti. “Kuzgunları bırakın.” Boynunda bir damar bariz bir şekilde atıyordu. “ Ben onunla ne yapacağıma karar verene kadar bu gri yaratığı kulübelerden birine hapsedin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dediğiniz yapılacaktir,” dedi büyük şövalye. Üstad bir başka kar ve soğuk rüzgarı içinde kayboldu. Geride sadece üç güveli şövalye kalmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis asılı duran Theon’a ters ters baktı. “Buradaki tek hainin senolmadığını anlamış olduk. Keşke Yedi Krallık’taki her lordun sadece tek bir boyunu olsaydı da...” Şövalyesine döndü. “Ser Richard, ben Lord Arnolf’la kahvaltı ederken, sen adamlarının silahlarını alacaksın ve onları gözaltında tutacaksın. Çoğu uyuyor olacak. Karşı koymadıkları sürece onlara zarar verme.Belki de durumdan haberleri yoktu. Bu konuda bazılarını sorgula...ama tatlı bir dille. Bu hainlikten haberleri yoksa sadakatlerini kanıtlama şansını bulacaklar.” Gidebileceğini belirtmek için elini salladı. “Justin Massey’i gönder.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Massey içeri girince hemen anladı Theon, Bir şövalye daha. Yeni gelen yakışıklıydı, özenle kesilmiş sarı bir sakalı vardı. Kalın, düz saçı öylesineaçık renkliydi ki şövalyenin saçı altın renginden çok beyaza yakın bir renkteydi. Uzun ceketinin üstünde üç spiral vardı, çok eski bir hanenin çokeski arması. “Majestelerinin benim için bir görevi olduğunu duydum,” dedi dizçökerek.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis başıyla onayladı. “Braavoslu bankacıyı Duvar’a geri götüreceksin. Altı iyi adam seç ve on iki at al.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sürmek için mi, yemek için mi?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral bu laftan hoşlanmamıştı. “Öğleden önce ayrıldığını görmek istiyorum, sör.Lord Bolton her an üstümüze çökebilir, bankacının Braavos’a dönmesi şart.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer burada bir savaş olursa, benim yerim sizin yanınız.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Senin yerin ben neresini söylersem orası. En az senin kadar, hatta belki desenden iyi beş yüz tane kılıcım var; seninse hoş bir tavrın ve becerikli bir dilin var, onlar buradan çok Bravoos’ta işe yarar. Demir banka sandıklarını bana açtı. Paralarını toplayacak, bana gemiler ve satılık kılıçlar alacaksın.Mümkünse iyi anılan bir grup. Altın Grupilk tercihim olurdu, ama kontrat altındalar. Gerekirse onları Münazaralı Topraklar’da ara. Ama ilk önce Bravoos’ta bulabildiğin kadar kılıç tut ve Doğu Gözcüsü üzerinden bana yolla. Okçular da, daha fazla okçuya ihtiyacımız var.” an Kargayemi nasılda sırıtmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Justin’in saçı bir gözünün üstüne düşmüştü. Saçlarını geriye itti. “ Boştaki grupların kaptanları basit bir şövalyeye kıyasla bir lorda katılmaya çok daha kolay razı olacaklardır, Majesteleri. Ne topraklarım ne de ünvanım var, bana kılıçlarını neden satsınlar?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onlara ellerin altınlarla doluyken git,” dedi kral yakıcı bir tonla. “Bu ikna edici olacaktır. Yirmi bin adam yeter. Daha az kişiyle dönme.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Efendim, aklımdakini dürüstçe söyleyebilir miyim?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çabuk konuştuğun sürece.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri, bankacıyla birlikte Braavos’a siz gitmelisiniz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu mudur tavsiyen? Kaçmalı mıyım?” Kralın yüzü karardı. “ Blackwater Savaşı’ndaki önerin de buydu, doğru hatırlıyorsam. Savaş aleyhimize döndüğünde,sen ve Horpe’un beni kırbaçlanmış bir itmişim gibi Ejderha Kayası’na sürüklemenize izin verdim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O gün kaybetmiştik, Majesteleri.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Doğru, öyle demiştin. ‘Bu gün de kaybettik, efendim. Şimdi geriye çekilin ki tekrar savaşabilesiniz.’ Şimdi de sana kalsa buradan kaçıp Dar Deniz’inkarşısına geçip-”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“…bir ordu toplamak için, evet. Acı Çelik’in Kızıl Çayırlar Savaşı’ndan sonra yaptığı gibi, Daemon Blackfyre düştükten sonra.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“ Bana tarih anlatma, efendi. Daemon Blackfyre bir asiydi ve tahtı gasp etmek istiyordu, Acı Çelik ise piçin tekiydi. Kaçtığı zaman Daemon’un oğullarından birini Demir Tahta oturtacağına yemin etti. Bunu asla yapamadı. Kelimeler rüzgardan ibarettir ve sürülenleri Dar Deniz’in ötesine götüren rüzgar, onları çok nadir geri getirir. Viserys Targaryen denen çocuk da dönmekten bahsediyordu. Ejderha Kayası’nda parmaklarımın arasından kaçtı da ne oldu,hayatını satılık kılıçların peşinde koşturarak geçirdi. Özgür Şehirler’de ona‘Dilenci Kral’ dediler. Eh, ben dilenmediğim gibi kaçmam da. Robert’in varisive Westeros’un gerçek kralıyım. Benim yerim adamlarımın yanı. Seninkiyse Braavos. Bankacıyla git, dediğimi yap.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Emredersiniz,” dedi Sör Justin.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki bu savaşı kaybederiz,” dedi kral suratsızca. “Bravoos’ta öldüğümü duyabilirsin. Bu gerçek bile olabilir. Buna rağmen paralı askerlerimi bulacaksın.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şövalye tereddüt etti. “Majesteleri, eğer ölürseniz-”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“- sen benim intikamımı alacaksın, ve Demir Taht’a kızımı oturtacaksın. Ya da denerken öleceksin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Justin bir elini kılıcının kabzasına koydu. “Şövalyelik onurum üzerine yemin ederim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, bir de Stark kızını yanına al. Doğu Gözcüsü’ne varmadan önce onu Lord Kumandan Kar’a teslim edeceksin.” Stannis önündeki parşömene hafifçe vurdu.“Gerçek bir kral borçlarını öder.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Öde bakalım, hadi, diye düşündü Theon. Sahta parayla öde. Jon Kar dönen oyunu hemen anlayacaktı. Lord Stark’ın somurtkan piçi Jeyne Poole’u tanıyordu ve küçük üvey kız kardeşi Arya’dan hep çok hoşlanmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Siyah kardeşler sana Kara Kale’ye kadar eşlik edecek.” diye devam etti kral.Demir adamlar burada kalacak, hesapta bizim için savaşacaklar. Tycho Nestoris’ten bir hediye daha. Doğru olan da bu, seni yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayacaklardır. Demir adamlar gemilerine aitler, atlara değil. Leydi Arya’nın bir bayan arkadaşa da ihtiyacı var. Alysane Mormont’u da yanına al.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Justin saçını tekrar geri attı. “Peki Leydi Asha?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral biraz düşündü. “Hayır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri, bir gün Demir Adalar’ı almanız gerekecek. Eğer Balon Greyjoy’un kızını sadık adamlarınızdan biriyle evlendirip onu kullanabilirseniz bunu çok daha rahat başarabilirsiniz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sen mi?” Kral kaşlarını çattı. “Kadın zaten evli, Justin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yalandan bir evlilik, daha tamamlanmadı. Kolayca bir kenara bırakılabilir.Ayrıca damat yaşlı. Yakında ölmesi muhtemel.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sana kalsa kılıcın göbeğini deldiğinde ölür, Sör Solucan. Theon böyle şövalyelerin akıllarının nasıl çalıştığını bilirdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis dudaklarını birbirine yapıştırdı. “Paralı asker konusunda beni memnun edersen arzuladığın gibi olur. O zamana dek kadın benim tutsağım olarak kalacak.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Justin başını büktü. “Anlıyorum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu tutumu ise kralı rahatsız etmişe benziyordu. “Senin anlayışına ihtiyacımyok. İtaatin yeter. Yoluna git, sör.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şövalye kuleyi terkettiğinde kapının dışındaki dünya siyahtan çok beyazlara bürünmüş gibiydi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis Baratheon yeri arşınladı. İçinde bulundukları kule küçüktü, dar ve rutubetli. Kralın attığı birkaç adım onu Theon’un yanına getirdi. “Bolton’ın Kışyarı’nda kaç adamı var?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Beş bin. Altı. Ya da daha fazla.” Krala, parçalanmış dişlerini açığa çıkartan korkunç bir gülümseme yolladı. “Senden daha fazla.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sence onlardan kaç tanesini üzerimize yollar?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yarısından fazlasını yollamaz.” İtiraf etmek gerekirse bu bir tahminden ibaretti ama ona doğru gibi geliyordu. Roose Bolton karların içine kör gibiatlayacak bir adam değildi, haritası olsun ya da olmasın. Ana gücünü yedekte bekletecekti, en iyi adamlarını yanında tutacak ve Kışyarı’nın kocaman çift duvarlarına güvenecekti. “Kale çok kalabalıktı. Adamlar birbirinin boğazını sıkmaya can atıyordu, Freyler ve Manderlyler özellikle. Lord; peşinize onları yollamıştır, başından savmak istediklerini.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Wyman Manderly." Kralın ağzı aşağılayıcı bir ifadeyle büküldü."Lord Atına Oturamayacak Kadar Şişman. Bana gelemeyecek kadar şişman, ama Kışyarı’na geliyor. Dizini büküp bana bağlılık yemini edemeyecek kadar şişman, ama şimdi kılıcını Bolton için sallıyor. Soğan Lord’umu onunla görüşmesi için yolladım,ama Şişman Lord onu bir kasap gibi doğradı ve Freyler görebilsin diye kafasını ve ellerini Beyaz Liman’ın duvarlarına astı. Ve Freyler... Kızıl Düğün unutuldu mu?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kuzey hatırlar. Kızıl Düğün, Leydi Hornwood'un parmakları, Kışyarı’nın yağmalanması, Derinorman ve Torrhen Kalesi, hepsini hatırlıyorlar." Branve Rickon. Onlar aslında basit bir değirmencinin oğullarıydı. "Frey ve Manderly asla güçlerini birleştirmez. Senin için gelecekler, ama ayrı ayrı. Lord Ramsay de onları yakından takip edecektir. Gelinini geri istiyor. Leş’ini istiyor." Theon zayıfça kıkırdadı. "Majestelerinin korkması gereken kişi Lord Ramsay."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis bunu duyunca öfkelendi. "Baban kendini ilk kez taçlandırdığında Victarion amcan ve donanmasını Güzel Ada’da ezdim. Fırtına Burnu’nu Menzil’in bütün kuvveti karşısında bir yıl elimde tuttum, ve Ejderha Kayası’nı Targaryenlar’dan aldım. Mance Rayder’ı benden yirmi kat fazla adamı olmasına rağmen duvarda parçalara ayırdım. Söyle bana, hain, Bolton’ın Piçi hangi savaşlar kazanmış ki ben ondan korkayım?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ondan öyle bahsetmemelisin! Bir acı dalgası Theon Greyjoy’un üzerinden geçti.Gözlerini kapadı ve yüzünü buruşturdu. Gözlerini açtığında, “Onu bilmiyorsun.”dedi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"O da beni bilmiyor."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Beni bilmiyor," diye bağırdı üstadın arkasında bıraktığı kuzgunlardan biri. Büyük, siyah kanatları kafesin parmaklıklarına çarptı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bilmiyor," diye bağırdı tekrar.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis döndü. "Kes şu gürültüyü."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arkasındaki kapı açıldı. Karstarklar gelmişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Karhold’un Kale Muhafızımasaya giderken yaptığı gibi zorlukla bastonuna dayanarak eğilmiş ve bükülmüştü. Lord Arnolf'ın pelerini iyi ,gri yündendi, siyah bir samurla çevrelenmişti ve gümüş bir yıldızla tutturulmuştu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zengin bir kıyafet, diye düşündü Theon, bir adam için zayıf bir bahane. Bu pelerini daha önce de görmüştü, bunu giyen adamı daha önce degördüğünü düşündü. Dehşet Kalesi’nde. Hatırlıyorum. Leş’i hücresinden çıkardıkları gece, Lord Ramsay ve Fahişe felaketi Umber’la birlikte oturup yemek yemişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arkasındaki adam yalnızca onun oğlu olabilirdi... 50 yaşında diye tarttı kafasında Theon, tıpkı babası gibi yuvarlak, yumuşak bir yüze sahip, tabi Lord Arnolf şişmanladıysa. Onun arkasında, ondan daha genç, üç adam yürüyordu. Torunları,diye tahmin yürüttü. İçlerinden biri zincirden örülmüş bir zırh giyiyordu. Geri kalanıysa kahvaltı için giyinmişti, savaş için değil. Aptallar.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Majesteleri." Arnolf Karstark başını eğdi. "Onur duydum."Oturmak için bir yer aradı, bunun yerine gözleri Theon’u buldu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bu da kim?" Bir kalp atışı sonra kim olduğunu anladı. Lord Arnolf’ın rengi soldu. Aptal oğlu ilgisizliğini sürdürdü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Oturacak sandalye yok." diye bakındı sersem. Kafesin içinden kuzgunlardan biri haykırdı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Yalnızca benim için yer var." dedi Kral Stannis ve oturdu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bu şey Demir Taht olmasa da buraya ve bu zamana uyuyor. "Güvelerin şövalyesi ve gümüş zırhlı iri adamın önderliğinde bir düzine adam kale kapısına kadar sıralanmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Öldün sen, anla bunu," diye devam etti kral.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Yalnızca ölümünün getirdiği hareket olayların seyrini değiştirebilir.İnkarlarla zamanımı kaybettirmeyecek kadar iyi akıl verilmiştir sana. İtiraf etve Genç Kurt’un Lord Rickard’a verdiği gibi hızlı bir sona kavuş. Yalan söyleve yan. Seç."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bunu seçiyorum." Torunlardan biri kılıcının kabzasını kavrayıp çekti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu davranışı, kötü bir tercih olduğunu kanıtladı. Kral’ın iki şövalyesi üzerine gelirken adamın kılıcı kınından tamamen çıkmamıştı bile. Bu hareketi eli bileğinden kir ve kan içinde ayrılmasıyla sonlandı, kardeşlerinden biri karnındaki yarayı sıkıca tutarak merdivenlerde tökezledi. Düşmeden önce altı adım kadar sendeleyerek yürüdü ve sonra da sırt üstü zemine çarptı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ne Arnolf Karstark ne de oğlu hareket etti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Götürün şunları," diye emir verdi kral.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Suratları midemi ekşitti.'' O anda beş adam bağlanıp götürüldü. Kılıç elini kaybeden adam kan kaybından bayıldı ancak kardeşi ikisine yetecek kadar karnındaki yara yüzünden çığlık attı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"İşte bu şekilde ihanetle baş ederim ben hain," diye bilgilendirdi Stannis Theon’u.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Benim adım Theon."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Nasıl istersen. Söyle bana, Theon, Kışyarı’nda kaç adam Mors Umber’la birlikteydi?’’</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kimse. Kimse yoktu." Kendi esprisine sırıttı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Genç adamlar vardı*. Onları gördüm." Kargayemi’nin Son Ocak’tan getirdiği güç bela tıraş olacak kadar yaşlı olan savaşçılar gibi bir avuç yarı kötürüm saray görevlisinden başka tabi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Mızrakları ve baltaları, onları kavrayan ellerinden bile daha yaşlıydı.Kaledeki bu adamlar Fahişe felaketi Umber’ın adamlarıydı. Ben de gördüm onları.Yaşlıları, herkesi." Diye kıkırdadı Theon.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Mors yeşil çocukları, Hother da gri sakallıları aldı. Bütün iyi adamlar İri Jon’ la gitti ve Kızıl Düğün’de öldüler. Bilmek istedikleriniz bunlardı değil mi, majesteleri?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral Stannis buradaki alayı görmezden geldi. "Çocuklar," tek söylediği ve tartıştığı şeydi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Çocuklar uzun süre Lord Bolton’da kalmayacaklar."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Uzun süre değil, “diye kabul etti Theon. "Hiç de uzun süre değil."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Uzun süre değil," diye ağladı kuzgun kafesinden.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral kuşa çok kötü bir bakış fırlattı. "Braavos’lu denizci tüccar, Sör Aenys Frey’in öldüğünü iddia etti. O çocuklardan biri yaptı mı bunu?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Mızraklı yirmi yeşil çocuk, "dedi Theon ona. "Günlerce karyağdı. Öyle sık yağdı ki 10 yard uzaklıkta kale duvarlarını bile göremezdiniz,savaş siperlerinden adamın biri çıkıp baksa bile duvarların ardında ne olup bittiğini göremezdi. Böylece Kargayemi kalenin dışında çocuklara çukur kazdırmaya başladı, sonra da Lord Bolton’ı dışarı çekmek için surunu üfledi.Onun yerine Freyleri buldu karşısında. Kar bütün çukurları kapatınca üstlerinde kaydı bir çoğu. Aenys boynunu kırdı, öyle duydum ben, ama Sör Hosteen sadeceatını kaybetti, çoğuna yazık oldu. Şimdi çok kızgın."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tuhaf bir şekilde, Stannis gülümsedi. "Kızgın düşmanlar beni hiç alakadar etmiyor. Öfke insanı aptallaştırır, Hosteen Frey de böyle yapacak kadar aptal,tabi ondan duyduklarımın yarısı doğruysa. Bırak gelsin bakalım."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Gelecektir de."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bolton çuvalladı," diye açıkladı kral. "Biz açlıktan ölürken yaptığı tek şey kalenin içinde oturmaktı. Savaşta gücünün bir kısmını bize vermek yerine. Şövalyelerinden bir kısmı atlı olacaktır, bizimkiler yaya savaşıyor olacak. Adamları iyi beslenmiş olacak, bizimkilerse aç karna savaşacaklar. Bu hiçbir şey ifade etmiyor. Sör aptal, Lord Şişko, Piç, bırak gelsinler bakalım. Yerimizi koruyoruz ve bunu bir avantaja çevireceğiz. ‘’</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Yerinizi mi?" dedi Theon. "Ne yeri? Burası mı? Bu iğrenç kalemi? Bu küçük, sefil kasaba mı? Burada hiç yüksek bir mevki yok, saklanılacak yüksek duvarlar yok, savunmada kullanabilmek için hiçbir şey yok."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Henüz yok."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Henüz," diye çığlık attı iki kuzgun ahenkle. Sonra biri kaçamak bir şekilde, diğeri de tuhafça mırıldandı, "Ağaç, ağaç, ağaç."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kapı açıldı. Ardındaki dünya ise bembeyazdı. Üç güvelerin şövalyesi içeri girdi, bacakları karla kaplıydı. Ayaklarıyla yere vurarak karları silktikten sonra konuştu, "Majesteleri, Karstarklar ele geçirildi. Birkaç tanesi direndi ancak öldüler. Çoğunun aklı çok karışmıştı, kolayca pes ettiler.Hepsini birden büyük salona alıp orada hapsettik."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Aferin."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bilmediklerini söylediler. Sorguladıklarımız."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Öyle söylerler tabi."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Daha sert bir şekilde sorgulayabilirdik.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Hayır. Onlara inanıyorum. Karstark hizmetindeki soysuz adamlarla planlarını paylaştıysa, ihanetinin sır olarak kalacağını asla ümit edemezdi. O sarhoş mızrakçılardan biri fahişenin biriyle yatarken kolayca ağzından kaçırıverir. Bilmelerine gerek yok. Onlar Karhold adamları. Zamanı geldiğinde Lordlarına itaat edeceklerdir, hayatlarını verecekleri gibi."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Dediğiniz gibi, majesteleri."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Peki ya senin kayıpların?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">" Lord Peasebury'nin adamlarından biri öldürüldü, benimkilerden ikisi de yaralandı. İzninizle Majesteleri, adamlar gittikçe huzursuzlanıyor. Yüzlercesikule etrafında bir araya toplandı, ne olduğunu merak ediyorlar. İhanet kelimesi herkesin dudaklarında. Kime güvenileceğini ya da bir sonraki tutuklanacak adamın kim bilmiyorlar. Özellikle Kuzeyliler — "</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Onlarla konuşmam lazım. Wull hala bekliyor mu?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"O ve Artos Flint bekliyorlar. Onlarla görüşecek misiniz?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kısa bir şekilde. Önce deniz canavarı."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Siz nasıl isterseniz." Şövalye ayrıldı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kız kardeşim, diye düşündü Theon , benim tatlı kardeşim. Kollarındaki tüm hislerini kaybetmişti, Braavos’lu kansız tüccar Asha’yı 'hediye' olarak ona sunmasıyla aynı anda eklemlerinin büküldüğünü hissetti. Anılar hala acıveriyordu. Kızın yanındaki iri yarı, kel şövalye yardım için bağırmasına fırsat vermedi, yani Theon kralın karşısından sürüklenerek götürülmeden önce birkaç aydan fazla geçmemişti. Bu yeterince uzun bir süreydi. Asha’nın onun kim olduğunu anladığında yüzündeki ifadesinden nefret etmişti; gözlerindeki şaşkınlık,sesindeki acıma, dudaklarının tiksintiyle bükülmesi. Ona sarılmak için atılmak yerine geriye doğru adım attı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bunu sana piç mi yaptı?"diye sordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Ona böyle deme." Kelimeler aceleyle Theon’un ağzından döküldü. Ona hepsini anlatmaya çalıştı, Leş‘i ve Dehşet Kalesi’ni ve Kyra’yı ve anahtarları,ona yalvarılmadığı müddetçe deriden başka her şeyi alan Lord Ramsey’i. Ona kızı nasıl kurtardığını, kale duvarından karlara nasıl atladığını anlattı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Uçtuk. Abel bunla ilgili bir şarkı yazsın, uçtuk." Sonra da ona Abel’ın kim olduğunu anlattı ve aslında çamaşırcı olmayan çamaşırcı kadınlardan bahsetti. Theon ne kadar tuhaf ve abuk sabuk konuştuğunu biliyordu ancak nedense kelimeler bir türlü durmuyordu. Üşümüş, hasta ve yorgundu... Ve zayıftı, çok zayıf, çok çok zayıf.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Anlamak zorunda. Benim kız kardeşim o. Bran ya da Rickon’a asla zarar vermekistememişti. O çocukları da Leş öldürmüştü, onları değil, amadiğerlerini.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kralkatili değilim ben,"dedi ısrarla. Ona Ramsey’in fahişeleriyle nasıl yattığını anlatıp Kışyarı’nın hayaletlerle dolu olduğunu söylemişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kılıçlar kayboldu. Dört ya da beş tane olmalı. Hatırlamıyorum. Taş krallar çok kızgın." Sonra da bir sonbahar yaprağı gibi titremeye başladı."Yürek ağacı ismimi biliyor. Eski tanrılar. Theon, fısıltılarını duydum.Ne rüzgar vardı ne de yapraklar kımıldıyordu. Theon, dedi. Benim adım Theon." Bu adı söylemek güzeldi. Unutmadan önce çokça söyledi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Adını bilmek zorundasın," dedi kız kardeşine. "Sen...Sen bana Esgred olduğunu söylemiştin ama bir yalandı bu. Senin adın Asha."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Öyle," dedi kız kardeşi, o kadar yumuşakça söylemişti ki kızın ağlayacağından korktu. Theon nefret etti bundan.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kadınların ağlamasından nefret etmişti. Jeyne Poole Kışyarı’ndan buraya kadar yol boyunca ağlamıştı, suratı bir pancar gibi morarana kadar ve göz yaşları yanaklarında donana kadar ağladı ve bunun tüm sebebi de Arya olmak zorunda olduğunu ona söylemesiydi, yoksa kurtlar geri dönebilirdi</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Seni genelevde çalıştırdılar," diye hatırlattı ona, başkaları uymasın diye yavaşça kulağına fısıldamıştı bunu . "Jeyne’in olacağı bir sonraki şey bir fahişe, sen Arya olmaya devam etmek zorundasın. Onun canını acıtmak istememişti aslında. Bu kızın ve kendinin iyiliği içindi. Adını hatırlamak zorunda. Burnunun ucu donduğu için karardığında ve Gece Nöbetçileri’nden birinin burnunun bir kısmını kaybedilebileceğini söylediğinde her zamanki gibiJeyne yine ağlamıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kışyarı’nın varisi olduğu müddetçe Arya’nın neye benzediği kimsenin umurunda bile değil. "diye garanti etti kıza. "Yüz tane adam onunla evlenmek isteyecektir. Belki de bin.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Anılar Theon’u zincirlenmiş bir şekilde terk etti. "Bırak beni’’ diyeyalvardı. "Sadece kısa bir süre için, sonra yine beni zincirlersin. Stannis Baratheon ona baktı ama cevap vermedi. "Ağaç," diye ağladı kuzgunlardan biri. "Ağaç, ağaç, ağaç."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sonra da kuşlardan biri, "Theon," dedi gün gibi açık bir şekilde tıpkı Asha’nın kapıdan içeri geldiği zaman gibi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hizmetiçi Qarl ve Tristifer Botley de kız kardeşiyle birlikteydi. Theon Botley’yi, Pyke’ta birlikte geçirdiği zamanlardan bu yana tanıyordu. Neden evcil hayvanlarını getirmek zorundaydı ki? Beni serbest bırakmaya mı çalışıyor? Eğer denerse sonları tıpkı Karstark’lar gibi olurdu. Kralda onların burada olmasından memnun değildi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Muhafızlarınız dışarıda da bekleyebilirler. Eğer size zarar vermek isteseydim, iki adam bunu engelleyemezdi."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Demir doğumlu başını önüne eğdi. Asha diz çöktü. "Majesteleri. Kardeşim bu şekilde zincirlenmek zorunda mı? Görünüşe göre size hediye olarak bir Stark kızı getirmiş."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral dudaklarını büktü. "Çok cesurca konuşuyorsunuz leydim. Hain kardeşinizin aksine…''</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Teşekkür ederim, Majesteleri."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"İltifat değildi bu." Stannis Theon’a bir bakış fırlattı."Kasabada bir zindan yok ve umduğumdan çok daha fazla tutsağım var."Asha’nın ayaklarına doğru bir hareket yaptı. "Ayağa kalkabilirsin."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kalktı. " Braavos’lu yedi adamımı Leydi Glover’dan fidye karşılığı aldı.Seve seve kardeşim için de fidye ödeyebilirim."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Demir Adalar’ınızda yeterince altın yok. Kardeşinizin de elleri kan içinde. Farring onu R'hllor’a vermem için beni zorluyor."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Clayton Suggs da öyle şüphesiz."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"O, Corliss Penny, geri kalan hepsi. Buradaki Sör Richard bile, ki kendisi Işık Lordu’nun amaçlarına göre davrandığını düşünen ve onu seven tek kişidir."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kızıl Tanrı’nın korosu yalnızca tek bir şarkı bilir."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Müzik Tanrı’nın kulaklarına güzel geldiği sürece şarkıyı söylemesine izin verilir. Lord Bolton'ın adamları istediğimizden de kısa bir süre içinde burada olur. Sadece Mors Umber aramızda duruyor, bir de kardeşinin dediği zorla askere alınmış yeşil çocuklar var. Adamlar savaşa gidecekleri zaman tanrılarının yanında olduklarını hissederler."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bütün adamlar aynı tanrıya inanmıyor."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bunun farkındayım. Kardeşim gibi aptal değilim ben."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Theon annemin yaşayan tek oğlu. Erkek kardeşlerimiz öldüğünde bu onu mahvetti. Theon’un ölümü annemden geriye ne kaldıysa ezip geçecek... Ancak..Buraya onun hayatı için yalvarmaya gelmedim."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bilgece. Annen için üzgünüm, ama hainlerin canını bağışlamam ben.Özellikle de bununkini. O, Eddard Stark’ın iki oğlunu katletti. Ona küçücük bir merhamet bile göstersem hizmetimdeki kuzeyliler beni terk eder. Kardeşin ölmeli."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"O zaman bu işi siz yapın, Majesteleri." Asha'nın sesindeki soğukluk zincirleri içinde Theon’u paramparça etti. "Onu gölün karşısındaki büvet ağacının büyüdüğü adacığa götürün ve taşıdığınız büyülü kılıçla kafasını alın.Eddard Stark bu şekilde yapardı. Theon, Eddard Stark’ın iki oğlunu katletti. O zaman onu Lord Eddard'ın tanrılarına verin. Kuzeyin Eski Tanrılarına. Onu ağaca verin."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Birdenbire vahşi bir yumruk sesi geldi, üstadın kuzgunları kafeslerinde hoplayıp dönüyorlar, siyah tüyleri demir çubukları dövercesine çarpıp gürültülü bir boğuk sesle ötüyorlardı. "Ağaç," diye şakıdı biri "Ağaç, ağaç," diğeri de aynı anda ötüyordu, "Theon, Theon,Theon."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Theon Greyjoy gülümsedi. Beni tanıyorlar diye düşündü.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantastiknesriyat.blogspot.com/2015/04/ks-ruzgarlar-yaynlanan-on-okuma-theon.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTASTİK NEŞRİYAT </a>sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral’ın sesi öfkeyle doluydu. “Sen Saladhor Saan’dan da kötü bir korsansın.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Theon Greyjoy gözlerini açtı. Acıdan omuzları yanıyordu ve ellerini hareket ettiremiyordu. Bir an için Dehşet Kalesi’ndeki eski hücresinde olduğu korkusuna kapıldı. Kafasındaki karmaşık hatıraların ateşli bir rüyanın kalıntıları olabileceğinden korktu. “Uyumuşum” diye düşündü. Ya uyumuşum ya da acı yüzünden bayıldım. Hareket etmeye çalıştığında,sırtı taşa sürtünürken o iki tarafa sallandı. Kulenin içindeki bir duvara asılıydı, bilekleri paslanmış demirlere zincirlenmişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Havada iğrenç bir yanık kokusu vardı. Yer sıkılaştırılmış çamurdan yapılmıştı.Tahta basamaklar duvarların içinden bir spiral halinde çatıya yükseliyordu. Hiç pencere görmedi. Kule nemli,karanlık ve konforsuzdu tek mobilyaları yüksek arkalıklı bir sandalye ve lekeli bir masaydı. Görünürde bir tuvalet yoktu ama Theon gölgede kalan bir köşede bir lazımlık gördü. Tek ışık masadaki mumlardan geliyordu. Theon’un ayakları yerden iki metre yükseklikte sallanıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Abimin borçları,” diye homurdanıyordu kral. “Joffrey’nin de borçları, ama o piç yaratık benim akrabam falan değildi.” Theon zincirlerinin içinde döndü. O sesi tanıyordu. Stannis.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Theon Greyjoy kıkırdadı. Bir acı saplandı kollarına, omuzlarından bileklerine doğru yükseldi. Yaptığı onca şeyden,çektiği onca acıdan sonra,Moat Cailin ve Barrowton ve Kışyarı, Abel ve temizlikçi kadınları, Kargayemi ve Umberlerı, karların üstündeki yürüyüş, tüm bunların başardığı tek şey onu bir işkenceciden başka bir işkenceciye teslim etmek olmuştu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri,” ikinci bir ses konuştu yumuşak bir tonla. “Üzgünüm ama mürekkebiniz donmuş.” Braavoslu, Theon onu biliyordu. Adı neydi? Tycho...Tycho birşey... “Belki biraz ısıtırsak...?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Daha hızlı bir yol biliyorum.” Stannis hançerini çekti. Theon bir an için adamın bankacıyı hançerleyeceğini sandı. Ondan bir damla kan bile akıtamazsınız, lordum, diyebilirdi Stannis’e. Kral bıçağın sivri ucunu sol başparmağına dayadı ve kesti. “Al işte. Kendi kanımla imzalıyorum. Bu efendilerini mutlu eder heralde.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majestelerini mutlu eden, Demir Banka’yı da mutlu eder.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis başparmağından akan kana tüy kalemi batırdı ve parşömenin üstüne adını karaladı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bugün buradan ayrılacaksın. Lord Bolton yakında üstümüze hücum edebilir. Senin savaşın ortasında kalmana izin veremem.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir an önce ayrılmak benim de tercihim.” Braavoslu parşömen rulosunu tahtadan bir borunun içine yerleştirdi. “Umuyorum ki Demir Tahtınız’a oturduğunuzda Majesteleri’nin önüne çıkma onuruna tekrar nail olurum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Altınlarınızı almayı umduğunu söylüyorsun yani. Tatlı sözlerle uğraşma. Benim Braavos’tan ihtiyaç duyduğum şey para, boş kibarlıklar değil. Dışarıdaki muhafıza Justin Massey’i çağırttığımı ilet.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Seve seve... Demir Banka her zaman hizmetinizdedir.” Bankacı eğilerek selam verdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O çıkarken, bir başkası girdi: bir şövalye. Kralın şövalyeleri bütün gece boyunca gidip gelmişti. Yeni gelen, krala benziyor gibiydi. Zayıf, saçları siyah, gözleri soğuk, yüzü frengi izleriyle ve eski yaralarla dolu adamın üzerinde üç kelebeğin işlendiği solgun bir pardesü vardı. “Efendim,” diyegürledi, “üstat dışarıda. Ve Lord Arnolf sizinle kahvaltı etmek istediğiniiletmemi istedi.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Oğlu da mı gelecek?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Torunları da. Lord Wull da görüşme istiyor. Sizden istediği-“</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne istediğini biliyorum. Kral Theon’u işaret etti. “Onu. Wull ölmesini istiyor. Flint, Norrey...hepsi onun ölmesini isteyecek. Öldürdüğü çocuklar için. Değerli Ned’lerinin intikamı için.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İsteklerini yerine getirecek misiniz?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Şimdilik hain yaşarken işime daha çok yarar. İhtiyac duyduğumuz bilgiye sahip.Üstadı getir.” Kral parşomeni masadan sökercesine aldı ve gözlerini kısıp kağıda baktı. Bir mektup, Theon biliyordu. Kırılan mühürü siyah bal mumuydu, sert ve parlak. Mektubun ne dediğini biliyorum, diye düşündü kıkırdayarak. Stannis başını kaldırdı. “Hain kıpırdıyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Theon. Benim adım Theon.” Adını hatırlamak zorundaydı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Adını biliyorum. Yaptıklarını biliyorum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onu kurtardım.” Kışyarı’nın dış duvarı yirmi beş metre yükseklikteydi, ama atladıkları yerin altında karlar on metreden yükseğe kadar yükselmişti. Soğuk, beyaz bir yastık. Aralarında daha şanssız olan kızdı. Jeyne, onun adı Jeyne ama kız onlara asla bunu söylemeyecek. Theon kızın üstüne düşmüştü ve birkaç kaburgasını kırmıştı. “Kızı kurtardım,” dedi. “Biz uçtuk.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis homurdandı. “Siz düştünüz. Umber onu kurtardı. Eğer Mors Kargayemi ve adamları kalenin dışında olmasaydı, Bolton ikinizi de hemen yakalardı.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargayemi. Theon hatırladı. Yaşlı bir adam, kocaman ve kuvvetli, kırmızı bir suratı ve dağınık, beyaz bir sakalı var. Dev gibi bir kar ayısının kürküne sarılı halde güçlü bir midillinin üstünde oturuyordu, ayının kafasını bir başlık gibi kafasına geçirmişti. Başlığın hemen altında bir gözüne bağlı lekeli, beyaz deriden bir sargı Theon’a amcası Euron’u hatırlatmıştı. Sargıyı Umber’ın gözünden söküp çıkarmak ve sargının altında sadece boş bir göz çukuru olduğunu görmek istemişti, kötülükle parıldıyan siyah bir göz yerine. Onun yerine kırık dişlerinin arasından inildeyerek şöyle demişti, “Ben-”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“-bir hain ve akraba katilisin.” diye bitirmişti Kargayemi.”O yalancı dilini tut ya da onu kaybet.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ama Umber kıza yakından bakmış ve iyi gözüyle kızı incelemişti. “Sen küçük kızları mısın?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Jeyne de onaylarcasına başını sallamıştı. “Arya, benim adım Arya.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kışyarı’nın Aryası, evet. En son sizin duvarlarınız içinde bulunduğumda aşçınız bize biftek ve böbrek turtası yapmıştı. Birayla servis etmişti sanırım,tattığım en güzel şeydi. Adı neydi, aşçınızın?</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gage,” demişti Jeyne hemen. “İyi bir aşçıydı. Ne zaman limonumuz olsa Sansa ve benim için limonlu pasta yapardı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kargayemi sakalıyla oynamıştı. “Sanırsam, şimdiye dek ölmüştür. Sizin o demirciniz de öyle. Demiriyle ne yapacağını iyi bilirdi. Adı neydi?</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Jeyne tereddüt etmişti. Mikken, diye düşünmüştü Theon. Kalenin demircisi hiçSansa için limon keki yapmamıştı, ve bu da onu kızın Jeyne Pool’la paylaştı küçük tatlı dünyalarında aşcıdan daha önemsiz biri yapmış olmalıydı.Hatırlasana, lanet olası. Baban baş kahyaydı, bütün hizmetlilerin başında ovardı. Demircinin adı Mikken, Mikken, Mikken. Onu ben öldürttüm, gözlerimin önünde.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Mikken,” dedi Jeyne.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mors Umber gürlemişti, “Evet.” Ondan sonra ne söyleceğini ya da ne yapacağını Theon hiç öğrenemedi çünkü tam o anda çocuğun biri elinde bir mızrakla koşarakgelmiş ve Kışyarı’nın ana kapısındaki demir parmaklığın yükseldiğini haykırmıştı. Ve işte o zaman Theon zincirlerinin içinde döndü ve krala baktı.“Kargayemi bizi bulmuş olabilir, tamam, bizi buraya o yolladı, ama onu kurtaran bendim. Kıza kendin sor.” Kız ona anlatırdı. “Beni kurtardın,” diye fısıldamıştı Jeyne, Theon onu karların içinde taşırken. Acılar içinde solmuştu kız, ama bir eliyle yanağını okşamış ve gülümsemişti. “Ben Leydi Arya’yı kurtardım,” diye geri fısıldamıştı Theon. Sonra Mors Umber’in mızrakları biranda etraflarını sarmıştı. “Bana böyle mi teşekkür ediyorsun?” diye sordu Stannis’e, bu arada zayıfça duvarı tekmeliyordu. Omuzları acı içindeydi. Kendi ağırlığı onları eklem yerlerinden sökecek gibiydi. Ne kadardır burada asılı duruyordu? Dışarıda hala gece mi vardı? Kulenin penceresi yoktu, bilemezdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zincirlerimi çöz ve sana hizmet edeyim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Roose Bolton’a ve Robb Stark’a hizmet ettiğin gibi mi?” diye susturdu onuStannis. “Almayacağım sanırım. Biz senin için daha sıcak bir son planladık, hain.Ama seninle işimiz bitene kadar o son bekleyecek.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Beni öldürecek. Bu fikir garip bir şekilde rahatlatıcıydı. Ölüm Theon Greyjoy’u korkutmuyordu. Ölüm çektiği acının bir son bulması demekti. “Bitir işimi o zaman,” diye destekledi kralı. “Kafamı kopar ve bir mızrağın ucuna geçir. Lord Eddard’ın oğullarını öldürdüm, ölmeyi hakkediyorum. Ama çabuk yap. O geliyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kim geliyor? Bolton?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord Ramsay” diye tısladı Theon. “ Oğul geliyor, baba değil. Onu almasına izin vermemelisin. Roose... Roose Kışyarı’nın duvarları içinde güvende, şişman karısıyla birlikte. Ramsay geliyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ramsay Kar’dan bahsediyorsun yani. Piç’ten.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ona asla öyle deme!” diye bağırdı Theon dudaklarından tükürük saçarak. “Ramsay BOLTON, Ramsay Kar değil, asla Kar değil, asla, onun adını hatırlamalısın, yoksa canını acıtır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Denemesini çok isterim. Adı ne olursa olsun.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kapı dondurucu rüzgarı ve dönen kar tanelerini içeri alarak açıldı. Güvelerin şövalyesi yanında kralın çağırttığı üstatla birlikte geri dönmüştü. Üstadın gri cübbesi ağır bir ayı kürkünün altında gözükmüyordu. Arkalarından iki şövalye degeldi, her biri içlerinde bir kuzgun taşıyan bir kafes taşıyordu. İçlerinden biri, bankacı onu Asha’ya teslim ettiğinde kızın yanında duran adamdı, pardesüsünde kanatlı bir domuz olan iri yarı adam. Diğeri daha uzundu, geniş omuzlu ve adaleli. Büyük adamın göğüslüğü gümüşlü çelikten yapılmıştı ve üstüne türlü nakışlar kakılmıştı; her ne kadar aşınıp çizilmiş olsa da mum ışığında parlıyordu. Üzerine giydiği pelerinse yanan kalple tutturulmuştu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üstat Tybald,” diye takdim etti güvelerin şövalyesi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstat dizlerinin üstüne çöktü. Kızıl saçlı adamın sırtı öne bükük ve omuzları yuvarlakçaydı, birbirine yakın gözleri duvarda asılı duram Theon’a dönüp duruyordu. “Majesteleri, size nasıl hizmet edebilirim?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis hemen cevap vermedi. Önünde adamı inceledi, kaşları çatıldı. “Ayağa kalk.” Üstat kalktı. “Sen Dehşet Kalesi’nin üstadısın, bizimle ne işin var?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lord Arnolf, beni yaralılarına bakmam için getirtti.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yaralılarına mı? Yoksa kuzgunlarına mı?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkisine de, majesteleri.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkisine de. Stannis kelimeyi bir kırbaç sesi gibi parçalarcasına söylemişti.“Bir üstadın kuzgunu bir yere gider, sadece tek bir yere. Bu doğru mu?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstad kaşlarının üstündeki teri koluyla sildi. “Tam olarak öyle d-değil, Majesteleri.Genelde öyle, doğru. Ancak bazıları iki kale arasında gidip gelmeyi öğrenebilir. Bazı kuşlar çok yeteneklidir. Ve uzun zamanda bir, öyle bir kuzgun bulunur ki kuş dört-beş kalenin adını öğrenebilir ve emredildiğinde oraya uçabilir. O kadar akıllı kuşlar yüzyılda bir gelirler.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis kafeslerdeki kara kuşları işaret etti. “Bu ikisi o kadar zeki değildirheralde.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır Majesteleri. Keşki öyle olsalardı.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Söyle o zaman. Bu iki kuş nereye uçmaları için eğitildi?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstad Tybald cevap vermedi. Theon Greyjoy zayıfça tekmeledi ve hafifçe güldü.Yakalandın!</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cevap ver bana. Bu kuşları salsak, Dehşet Kalesi’ne mi dönerler?” Kral önedoğru uzandı. “Yoksa onun yerine Kışyarı’na doğru mu giderler.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstad Tybald cübbesine işedi. Theon asıldığı yerden karanlık lekeleri göremiyordu, ama idrar kokusu keskin ve güçlüydü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üstad Tybald dilini kaybetti,” diye bildirdi Stannis şövalyelerine. “Godry,kaç tane kafes buldunuz?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Üç tane, Majesteleri,” dedi, gümüşlü göğüslüğü olan büyük şövalye. “Biri boştu.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“M-Majesteleri, benim uymam gereken bir emir var, hizmet etmek, biz...”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yeminlerinizi çok iyi biliyorum. Öğrenmek istediğim şey Kışyarı’na yolladığın mektubun içinde neler olduğu. Acaba Lord Bolton’a bizi nerede bulabileceğini söylemiş olabilir misin?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“E-efendim.” Yuvarlak omuzlu Tybald saygın bir tavırla doğruldu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Cemiyetimin emirleri Lord Arnolf’un mektuplarının içeriğinden bahsetmemi yasaklıyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yeminlerin idrar torban daha kuvvetli gibi gözüküyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri anlamak zorundasınız ki-”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zorunda mıyım?” Kral omuz silkti. “Sen öyle diyorsan... Bilge bir adamsın sonuçta. Ejderha Kayasın’nda bir üstadım vardı, neredeyse bir babaydı benim için. Cemiyetin ve yeminlerine saygım sonsuz. Ne var ki Ser Clayton benimle benzer duyguları paylaşmıyor. O öğrendiği her şeyi Flea Bottom’un arka sokaklarında öğrenmiş. Onu senin başına bıraksam, seni kendi zincirlerinle boğabilir ya da bir kaşıkla gözünü çıkarabilir.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sadece bir gözünü, Majesteleri,” diye atıldı kafası kelleşmeye yüz tutmuşşövalye, pardesüsünde kanatlı domuzu taşıyan. “Diğerini bırakırdım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir üstadın mektup okuyabilmesi için kaç tane göze ihtiyacı var?” diye sorduStannis. “Bir tanenin yeteceğine inanıyorum. Seni lordunun emirlerine uymaktan alıkoymak istemem. Roose Bolton’un adamları bize saldırmak için şu anda yolda olabilirler, işte o yüzden, anlamalısın ki bir takım kibarlıkları bırakmak zorundayım. Sana tekrar soracağım. Kışyarı’na yolladığın mesajda neler vardı?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üstad titreyerek yanıtladı. “Bir h-harita, Majesteleri.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral sandalyesinde geri yattı. “Çıkarın şunu buradan,” diye emretti. “Kuzgunları bırakın.” Boynunda bir damar bariz bir şekilde atıyordu. “ Ben onunla ne yapacağıma karar verene kadar bu gri yaratığı kulübelerden birine hapsedin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dediğiniz yapılacaktir,” dedi büyük şövalye. Üstad bir başka kar ve soğuk rüzgarı içinde kayboldu. Geride sadece üç güveli şövalye kalmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis asılı duran Theon’a ters ters baktı. “Buradaki tek hainin senolmadığını anlamış olduk. Keşke Yedi Krallık’taki her lordun sadece tek bir boyunu olsaydı da...” Şövalyesine döndü. “Ser Richard, ben Lord Arnolf’la kahvaltı ederken, sen adamlarının silahlarını alacaksın ve onları gözaltında tutacaksın. Çoğu uyuyor olacak. Karşı koymadıkları sürece onlara zarar verme.Belki de durumdan haberleri yoktu. Bu konuda bazılarını sorgula...ama tatlı bir dille. Bu hainlikten haberleri yoksa sadakatlerini kanıtlama şansını bulacaklar.” Gidebileceğini belirtmek için elini salladı. “Justin Massey’i gönder.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Massey içeri girince hemen anladı Theon, Bir şövalye daha. Yeni gelen yakışıklıydı, özenle kesilmiş sarı bir sakalı vardı. Kalın, düz saçı öylesineaçık renkliydi ki şövalyenin saçı altın renginden çok beyaza yakın bir renkteydi. Uzun ceketinin üstünde üç spiral vardı, çok eski bir hanenin çokeski arması. “Majestelerinin benim için bir görevi olduğunu duydum,” dedi dizçökerek.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis başıyla onayladı. “Braavoslu bankacıyı Duvar’a geri götüreceksin. Altı iyi adam seç ve on iki at al.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sürmek için mi, yemek için mi?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral bu laftan hoşlanmamıştı. “Öğleden önce ayrıldığını görmek istiyorum, sör.Lord Bolton her an üstümüze çökebilir, bankacının Braavos’a dönmesi şart.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer burada bir savaş olursa, benim yerim sizin yanınız.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Senin yerin ben neresini söylersem orası. En az senin kadar, hatta belki desenden iyi beş yüz tane kılıcım var; seninse hoş bir tavrın ve becerikli bir dilin var, onlar buradan çok Bravoos’ta işe yarar. Demir banka sandıklarını bana açtı. Paralarını toplayacak, bana gemiler ve satılık kılıçlar alacaksın.Mümkünse iyi anılan bir grup. Altın Grupilk tercihim olurdu, ama kontrat altındalar. Gerekirse onları Münazaralı Topraklar’da ara. Ama ilk önce Bravoos’ta bulabildiğin kadar kılıç tut ve Doğu Gözcüsü üzerinden bana yolla. Okçular da, daha fazla okçuya ihtiyacımız var.” an Kargayemi nasılda sırıtmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Justin’in saçı bir gözünün üstüne düşmüştü. Saçlarını geriye itti. “ Boştaki grupların kaptanları basit bir şövalyeye kıyasla bir lorda katılmaya çok daha kolay razı olacaklardır, Majesteleri. Ne topraklarım ne de ünvanım var, bana kılıçlarını neden satsınlar?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onlara ellerin altınlarla doluyken git,” dedi kral yakıcı bir tonla. “Bu ikna edici olacaktır. Yirmi bin adam yeter. Daha az kişiyle dönme.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Efendim, aklımdakini dürüstçe söyleyebilir miyim?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çabuk konuştuğun sürece.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri, bankacıyla birlikte Braavos’a siz gitmelisiniz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu mudur tavsiyen? Kaçmalı mıyım?” Kralın yüzü karardı. “ Blackwater Savaşı’ndaki önerin de buydu, doğru hatırlıyorsam. Savaş aleyhimize döndüğünde,sen ve Horpe’un beni kırbaçlanmış bir itmişim gibi Ejderha Kayası’na sürüklemenize izin verdim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O gün kaybetmiştik, Majesteleri.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Doğru, öyle demiştin. ‘Bu gün de kaybettik, efendim. Şimdi geriye çekilin ki tekrar savaşabilesiniz.’ Şimdi de sana kalsa buradan kaçıp Dar Deniz’inkarşısına geçip-”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“…bir ordu toplamak için, evet. Acı Çelik’in Kızıl Çayırlar Savaşı’ndan sonra yaptığı gibi, Daemon Blackfyre düştükten sonra.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“ Bana tarih anlatma, efendi. Daemon Blackfyre bir asiydi ve tahtı gasp etmek istiyordu, Acı Çelik ise piçin tekiydi. Kaçtığı zaman Daemon’un oğullarından birini Demir Tahta oturtacağına yemin etti. Bunu asla yapamadı. Kelimeler rüzgardan ibarettir ve sürülenleri Dar Deniz’in ötesine götüren rüzgar, onları çok nadir geri getirir. Viserys Targaryen denen çocuk da dönmekten bahsediyordu. Ejderha Kayası’nda parmaklarımın arasından kaçtı da ne oldu,hayatını satılık kılıçların peşinde koşturarak geçirdi. Özgür Şehirler’de ona‘Dilenci Kral’ dediler. Eh, ben dilenmediğim gibi kaçmam da. Robert’in varisive Westeros’un gerçek kralıyım. Benim yerim adamlarımın yanı. Seninkiyse Braavos. Bankacıyla git, dediğimi yap.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Emredersiniz,” dedi Sör Justin.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki bu savaşı kaybederiz,” dedi kral suratsızca. “Bravoos’ta öldüğümü duyabilirsin. Bu gerçek bile olabilir. Buna rağmen paralı askerlerimi bulacaksın.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şövalye tereddüt etti. “Majesteleri, eğer ölürseniz-”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“- sen benim intikamımı alacaksın, ve Demir Taht’a kızımı oturtacaksın. Ya da denerken öleceksin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Justin bir elini kılıcının kabzasına koydu. “Şövalyelik onurum üzerine yemin ederim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, bir de Stark kızını yanına al. Doğu Gözcüsü’ne varmadan önce onu Lord Kumandan Kar’a teslim edeceksin.” Stannis önündeki parşömene hafifçe vurdu.“Gerçek bir kral borçlarını öder.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Öde bakalım, hadi, diye düşündü Theon. Sahta parayla öde. Jon Kar dönen oyunu hemen anlayacaktı. Lord Stark’ın somurtkan piçi Jeyne Poole’u tanıyordu ve küçük üvey kız kardeşi Arya’dan hep çok hoşlanmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Siyah kardeşler sana Kara Kale’ye kadar eşlik edecek.” diye devam etti kral.Demir adamlar burada kalacak, hesapta bizim için savaşacaklar. Tycho Nestoris’ten bir hediye daha. Doğru olan da bu, seni yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayacaklardır. Demir adamlar gemilerine aitler, atlara değil. Leydi Arya’nın bir bayan arkadaşa da ihtiyacı var. Alysane Mormont’u da yanına al.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Justin saçını tekrar geri attı. “Peki Leydi Asha?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral biraz düşündü. “Hayır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Majesteleri, bir gün Demir Adalar’ı almanız gerekecek. Eğer Balon Greyjoy’un kızını sadık adamlarınızdan biriyle evlendirip onu kullanabilirseniz bunu çok daha rahat başarabilirsiniz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sen mi?” Kral kaşlarını çattı. “Kadın zaten evli, Justin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yalandan bir evlilik, daha tamamlanmadı. Kolayca bir kenara bırakılabilir.Ayrıca damat yaşlı. Yakında ölmesi muhtemel.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sana kalsa kılıcın göbeğini deldiğinde ölür, Sör Solucan. Theon böyle şövalyelerin akıllarının nasıl çalıştığını bilirdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis dudaklarını birbirine yapıştırdı. “Paralı asker konusunda beni memnun edersen arzuladığın gibi olur. O zamana dek kadın benim tutsağım olarak kalacak.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Justin başını büktü. “Anlıyorum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu tutumu ise kralı rahatsız etmişe benziyordu. “Senin anlayışına ihtiyacımyok. İtaatin yeter. Yoluna git, sör.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şövalye kuleyi terkettiğinde kapının dışındaki dünya siyahtan çok beyazlara bürünmüş gibiydi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis Baratheon yeri arşınladı. İçinde bulundukları kule küçüktü, dar ve rutubetli. Kralın attığı birkaç adım onu Theon’un yanına getirdi. “Bolton’ın Kışyarı’nda kaç adamı var?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Beş bin. Altı. Ya da daha fazla.” Krala, parçalanmış dişlerini açığa çıkartan korkunç bir gülümseme yolladı. “Senden daha fazla.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sence onlardan kaç tanesini üzerimize yollar?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yarısından fazlasını yollamaz.” İtiraf etmek gerekirse bu bir tahminden ibaretti ama ona doğru gibi geliyordu. Roose Bolton karların içine kör gibiatlayacak bir adam değildi, haritası olsun ya da olmasın. Ana gücünü yedekte bekletecekti, en iyi adamlarını yanında tutacak ve Kışyarı’nın kocaman çift duvarlarına güvenecekti. “Kale çok kalabalıktı. Adamlar birbirinin boğazını sıkmaya can atıyordu, Freyler ve Manderlyler özellikle. Lord; peşinize onları yollamıştır, başından savmak istediklerini.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Wyman Manderly." Kralın ağzı aşağılayıcı bir ifadeyle büküldü."Lord Atına Oturamayacak Kadar Şişman. Bana gelemeyecek kadar şişman, ama Kışyarı’na geliyor. Dizini büküp bana bağlılık yemini edemeyecek kadar şişman, ama şimdi kılıcını Bolton için sallıyor. Soğan Lord’umu onunla görüşmesi için yolladım,ama Şişman Lord onu bir kasap gibi doğradı ve Freyler görebilsin diye kafasını ve ellerini Beyaz Liman’ın duvarlarına astı. Ve Freyler... Kızıl Düğün unutuldu mu?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kuzey hatırlar. Kızıl Düğün, Leydi Hornwood'un parmakları, Kışyarı’nın yağmalanması, Derinorman ve Torrhen Kalesi, hepsini hatırlıyorlar." Branve Rickon. Onlar aslında basit bir değirmencinin oğullarıydı. "Frey ve Manderly asla güçlerini birleştirmez. Senin için gelecekler, ama ayrı ayrı. Lord Ramsay de onları yakından takip edecektir. Gelinini geri istiyor. Leş’ini istiyor." Theon zayıfça kıkırdadı. "Majestelerinin korkması gereken kişi Lord Ramsay."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis bunu duyunca öfkelendi. "Baban kendini ilk kez taçlandırdığında Victarion amcan ve donanmasını Güzel Ada’da ezdim. Fırtına Burnu’nu Menzil’in bütün kuvveti karşısında bir yıl elimde tuttum, ve Ejderha Kayası’nı Targaryenlar’dan aldım. Mance Rayder’ı benden yirmi kat fazla adamı olmasına rağmen duvarda parçalara ayırdım. Söyle bana, hain, Bolton’ın Piçi hangi savaşlar kazanmış ki ben ondan korkayım?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ondan öyle bahsetmemelisin! Bir acı dalgası Theon Greyjoy’un üzerinden geçti.Gözlerini kapadı ve yüzünü buruşturdu. Gözlerini açtığında, “Onu bilmiyorsun.”dedi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"O da beni bilmiyor."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Beni bilmiyor," diye bağırdı üstadın arkasında bıraktığı kuzgunlardan biri. Büyük, siyah kanatları kafesin parmaklıklarına çarptı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bilmiyor," diye bağırdı tekrar.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Stannis döndü. "Kes şu gürültüyü."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arkasındaki kapı açıldı. Karstarklar gelmişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Karhold’un Kale Muhafızımasaya giderken yaptığı gibi zorlukla bastonuna dayanarak eğilmiş ve bükülmüştü. Lord Arnolf'ın pelerini iyi ,gri yündendi, siyah bir samurla çevrelenmişti ve gümüş bir yıldızla tutturulmuştu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zengin bir kıyafet, diye düşündü Theon, bir adam için zayıf bir bahane. Bu pelerini daha önce de görmüştü, bunu giyen adamı daha önce degördüğünü düşündü. Dehşet Kalesi’nde. Hatırlıyorum. Leş’i hücresinden çıkardıkları gece, Lord Ramsay ve Fahişe felaketi Umber’la birlikte oturup yemek yemişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arkasındaki adam yalnızca onun oğlu olabilirdi... 50 yaşında diye tarttı kafasında Theon, tıpkı babası gibi yuvarlak, yumuşak bir yüze sahip, tabi Lord Arnolf şişmanladıysa. Onun arkasında, ondan daha genç, üç adam yürüyordu. Torunları,diye tahmin yürüttü. İçlerinden biri zincirden örülmüş bir zırh giyiyordu. Geri kalanıysa kahvaltı için giyinmişti, savaş için değil. Aptallar.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Majesteleri." Arnolf Karstark başını eğdi. "Onur duydum."Oturmak için bir yer aradı, bunun yerine gözleri Theon’u buldu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bu da kim?" Bir kalp atışı sonra kim olduğunu anladı. Lord Arnolf’ın rengi soldu. Aptal oğlu ilgisizliğini sürdürdü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Oturacak sandalye yok." diye bakındı sersem. Kafesin içinden kuzgunlardan biri haykırdı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Yalnızca benim için yer var." dedi Kral Stannis ve oturdu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bu şey Demir Taht olmasa da buraya ve bu zamana uyuyor. "Güvelerin şövalyesi ve gümüş zırhlı iri adamın önderliğinde bir düzine adam kale kapısına kadar sıralanmıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Öldün sen, anla bunu," diye devam etti kral.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Yalnızca ölümünün getirdiği hareket olayların seyrini değiştirebilir.İnkarlarla zamanımı kaybettirmeyecek kadar iyi akıl verilmiştir sana. İtiraf etve Genç Kurt’un Lord Rickard’a verdiği gibi hızlı bir sona kavuş. Yalan söyleve yan. Seç."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bunu seçiyorum." Torunlardan biri kılıcının kabzasını kavrayıp çekti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu davranışı, kötü bir tercih olduğunu kanıtladı. Kral’ın iki şövalyesi üzerine gelirken adamın kılıcı kınından tamamen çıkmamıştı bile. Bu hareketi eli bileğinden kir ve kan içinde ayrılmasıyla sonlandı, kardeşlerinden biri karnındaki yarayı sıkıca tutarak merdivenlerde tökezledi. Düşmeden önce altı adım kadar sendeleyerek yürüdü ve sonra da sırt üstü zemine çarptı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ne Arnolf Karstark ne de oğlu hareket etti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Götürün şunları," diye emir verdi kral.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Suratları midemi ekşitti.'' O anda beş adam bağlanıp götürüldü. Kılıç elini kaybeden adam kan kaybından bayıldı ancak kardeşi ikisine yetecek kadar karnındaki yara yüzünden çığlık attı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"İşte bu şekilde ihanetle baş ederim ben hain," diye bilgilendirdi Stannis Theon’u.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Benim adım Theon."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Nasıl istersen. Söyle bana, Theon, Kışyarı’nda kaç adam Mors Umber’la birlikteydi?’’</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kimse. Kimse yoktu." Kendi esprisine sırıttı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Genç adamlar vardı*. Onları gördüm." Kargayemi’nin Son Ocak’tan getirdiği güç bela tıraş olacak kadar yaşlı olan savaşçılar gibi bir avuç yarı kötürüm saray görevlisinden başka tabi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Mızrakları ve baltaları, onları kavrayan ellerinden bile daha yaşlıydı.Kaledeki bu adamlar Fahişe felaketi Umber’ın adamlarıydı. Ben de gördüm onları.Yaşlıları, herkesi." Diye kıkırdadı Theon.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Mors yeşil çocukları, Hother da gri sakallıları aldı. Bütün iyi adamlar İri Jon’ la gitti ve Kızıl Düğün’de öldüler. Bilmek istedikleriniz bunlardı değil mi, majesteleri?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral Stannis buradaki alayı görmezden geldi. "Çocuklar," tek söylediği ve tartıştığı şeydi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Çocuklar uzun süre Lord Bolton’da kalmayacaklar."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Uzun süre değil, “diye kabul etti Theon. "Hiç de uzun süre değil."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Uzun süre değil," diye ağladı kuzgun kafesinden.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral kuşa çok kötü bir bakış fırlattı. "Braavos’lu denizci tüccar, Sör Aenys Frey’in öldüğünü iddia etti. O çocuklardan biri yaptı mı bunu?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Mızraklı yirmi yeşil çocuk, "dedi Theon ona. "Günlerce karyağdı. Öyle sık yağdı ki 10 yard uzaklıkta kale duvarlarını bile göremezdiniz,savaş siperlerinden adamın biri çıkıp baksa bile duvarların ardında ne olup bittiğini göremezdi. Böylece Kargayemi kalenin dışında çocuklara çukur kazdırmaya başladı, sonra da Lord Bolton’ı dışarı çekmek için surunu üfledi.Onun yerine Freyleri buldu karşısında. Kar bütün çukurları kapatınca üstlerinde kaydı bir çoğu. Aenys boynunu kırdı, öyle duydum ben, ama Sör Hosteen sadeceatını kaybetti, çoğuna yazık oldu. Şimdi çok kızgın."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tuhaf bir şekilde, Stannis gülümsedi. "Kızgın düşmanlar beni hiç alakadar etmiyor. Öfke insanı aptallaştırır, Hosteen Frey de böyle yapacak kadar aptal,tabi ondan duyduklarımın yarısı doğruysa. Bırak gelsin bakalım."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Gelecektir de."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bolton çuvalladı," diye açıkladı kral. "Biz açlıktan ölürken yaptığı tek şey kalenin içinde oturmaktı. Savaşta gücünün bir kısmını bize vermek yerine. Şövalyelerinden bir kısmı atlı olacaktır, bizimkiler yaya savaşıyor olacak. Adamları iyi beslenmiş olacak, bizimkilerse aç karna savaşacaklar. Bu hiçbir şey ifade etmiyor. Sör aptal, Lord Şişko, Piç, bırak gelsinler bakalım. Yerimizi koruyoruz ve bunu bir avantaja çevireceğiz. ‘’</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Yerinizi mi?" dedi Theon. "Ne yeri? Burası mı? Bu iğrenç kalemi? Bu küçük, sefil kasaba mı? Burada hiç yüksek bir mevki yok, saklanılacak yüksek duvarlar yok, savunmada kullanabilmek için hiçbir şey yok."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Henüz yok."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Henüz," diye çığlık attı iki kuzgun ahenkle. Sonra biri kaçamak bir şekilde, diğeri de tuhafça mırıldandı, "Ağaç, ağaç, ağaç."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kapı açıldı. Ardındaki dünya ise bembeyazdı. Üç güvelerin şövalyesi içeri girdi, bacakları karla kaplıydı. Ayaklarıyla yere vurarak karları silktikten sonra konuştu, "Majesteleri, Karstarklar ele geçirildi. Birkaç tanesi direndi ancak öldüler. Çoğunun aklı çok karışmıştı, kolayca pes ettiler.Hepsini birden büyük salona alıp orada hapsettik."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Aferin."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bilmediklerini söylediler. Sorguladıklarımız."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Öyle söylerler tabi."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Daha sert bir şekilde sorgulayabilirdik.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Hayır. Onlara inanıyorum. Karstark hizmetindeki soysuz adamlarla planlarını paylaştıysa, ihanetinin sır olarak kalacağını asla ümit edemezdi. O sarhoş mızrakçılardan biri fahişenin biriyle yatarken kolayca ağzından kaçırıverir. Bilmelerine gerek yok. Onlar Karhold adamları. Zamanı geldiğinde Lordlarına itaat edeceklerdir, hayatlarını verecekleri gibi."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Dediğiniz gibi, majesteleri."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Peki ya senin kayıpların?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">" Lord Peasebury'nin adamlarından biri öldürüldü, benimkilerden ikisi de yaralandı. İzninizle Majesteleri, adamlar gittikçe huzursuzlanıyor. Yüzlercesikule etrafında bir araya toplandı, ne olduğunu merak ediyorlar. İhanet kelimesi herkesin dudaklarında. Kime güvenileceğini ya da bir sonraki tutuklanacak adamın kim bilmiyorlar. Özellikle Kuzeyliler — "</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Onlarla konuşmam lazım. Wull hala bekliyor mu?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"O ve Artos Flint bekliyorlar. Onlarla görüşecek misiniz?"</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kısa bir şekilde. Önce deniz canavarı."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Siz nasıl isterseniz." Şövalye ayrıldı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kız kardeşim, diye düşündü Theon , benim tatlı kardeşim. Kollarındaki tüm hislerini kaybetmişti, Braavos’lu kansız tüccar Asha’yı 'hediye' olarak ona sunmasıyla aynı anda eklemlerinin büküldüğünü hissetti. Anılar hala acıveriyordu. Kızın yanındaki iri yarı, kel şövalye yardım için bağırmasına fırsat vermedi, yani Theon kralın karşısından sürüklenerek götürülmeden önce birkaç aydan fazla geçmemişti. Bu yeterince uzun bir süreydi. Asha’nın onun kim olduğunu anladığında yüzündeki ifadesinden nefret etmişti; gözlerindeki şaşkınlık,sesindeki acıma, dudaklarının tiksintiyle bükülmesi. Ona sarılmak için atılmak yerine geriye doğru adım attı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bunu sana piç mi yaptı?"diye sordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Ona böyle deme." Kelimeler aceleyle Theon’un ağzından döküldü. Ona hepsini anlatmaya çalıştı, Leş‘i ve Dehşet Kalesi’ni ve Kyra’yı ve anahtarları,ona yalvarılmadığı müddetçe deriden başka her şeyi alan Lord Ramsey’i. Ona kızı nasıl kurtardığını, kale duvarından karlara nasıl atladığını anlattı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Uçtuk. Abel bunla ilgili bir şarkı yazsın, uçtuk." Sonra da ona Abel’ın kim olduğunu anlattı ve aslında çamaşırcı olmayan çamaşırcı kadınlardan bahsetti. Theon ne kadar tuhaf ve abuk sabuk konuştuğunu biliyordu ancak nedense kelimeler bir türlü durmuyordu. Üşümüş, hasta ve yorgundu... Ve zayıftı, çok zayıf, çok çok zayıf.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Anlamak zorunda. Benim kız kardeşim o. Bran ya da Rickon’a asla zarar vermekistememişti. O çocukları da Leş öldürmüştü, onları değil, amadiğerlerini.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kralkatili değilim ben,"dedi ısrarla. Ona Ramsey’in fahişeleriyle nasıl yattığını anlatıp Kışyarı’nın hayaletlerle dolu olduğunu söylemişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kılıçlar kayboldu. Dört ya da beş tane olmalı. Hatırlamıyorum. Taş krallar çok kızgın." Sonra da bir sonbahar yaprağı gibi titremeye başladı."Yürek ağacı ismimi biliyor. Eski tanrılar. Theon, fısıltılarını duydum.Ne rüzgar vardı ne de yapraklar kımıldıyordu. Theon, dedi. Benim adım Theon." Bu adı söylemek güzeldi. Unutmadan önce çokça söyledi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Adını bilmek zorundasın," dedi kız kardeşine. "Sen...Sen bana Esgred olduğunu söylemiştin ama bir yalandı bu. Senin adın Asha."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Öyle," dedi kız kardeşi, o kadar yumuşakça söylemişti ki kızın ağlayacağından korktu. Theon nefret etti bundan.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kadınların ağlamasından nefret etmişti. Jeyne Poole Kışyarı’ndan buraya kadar yol boyunca ağlamıştı, suratı bir pancar gibi morarana kadar ve göz yaşları yanaklarında donana kadar ağladı ve bunun tüm sebebi de Arya olmak zorunda olduğunu ona söylemesiydi, yoksa kurtlar geri dönebilirdi</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Seni genelevde çalıştırdılar," diye hatırlattı ona, başkaları uymasın diye yavaşça kulağına fısıldamıştı bunu . "Jeyne’in olacağı bir sonraki şey bir fahişe, sen Arya olmaya devam etmek zorundasın. Onun canını acıtmak istememişti aslında. Bu kızın ve kendinin iyiliği içindi. Adını hatırlamak zorunda. Burnunun ucu donduğu için karardığında ve Gece Nöbetçileri’nden birinin burnunun bir kısmını kaybedilebileceğini söylediğinde her zamanki gibiJeyne yine ağlamıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kışyarı’nın varisi olduğu müddetçe Arya’nın neye benzediği kimsenin umurunda bile değil. "diye garanti etti kıza. "Yüz tane adam onunla evlenmek isteyecektir. Belki de bin.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Anılar Theon’u zincirlenmiş bir şekilde terk etti. "Bırak beni’’ diyeyalvardı. "Sadece kısa bir süre için, sonra yine beni zincirlersin. Stannis Baratheon ona baktı ama cevap vermedi. "Ağaç," diye ağladı kuzgunlardan biri. "Ağaç, ağaç, ağaç."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sonra da kuşlardan biri, "Theon," dedi gün gibi açık bir şekilde tıpkı Asha’nın kapıdan içeri geldiği zaman gibi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hizmetiçi Qarl ve Tristifer Botley de kız kardeşiyle birlikteydi. Theon Botley’yi, Pyke’ta birlikte geçirdiği zamanlardan bu yana tanıyordu. Neden evcil hayvanlarını getirmek zorundaydı ki? Beni serbest bırakmaya mı çalışıyor? Eğer denerse sonları tıpkı Karstark’lar gibi olurdu. Kralda onların burada olmasından memnun değildi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Muhafızlarınız dışarıda da bekleyebilirler. Eğer size zarar vermek isteseydim, iki adam bunu engelleyemezdi."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Demir doğumlu başını önüne eğdi. Asha diz çöktü. "Majesteleri. Kardeşim bu şekilde zincirlenmek zorunda mı? Görünüşe göre size hediye olarak bir Stark kızı getirmiş."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kral dudaklarını büktü. "Çok cesurca konuşuyorsunuz leydim. Hain kardeşinizin aksine…''</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Teşekkür ederim, Majesteleri."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"İltifat değildi bu." Stannis Theon’a bir bakış fırlattı."Kasabada bir zindan yok ve umduğumdan çok daha fazla tutsağım var."Asha’nın ayaklarına doğru bir hareket yaptı. "Ayağa kalkabilirsin."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kalktı. " Braavos’lu yedi adamımı Leydi Glover’dan fidye karşılığı aldı.Seve seve kardeşim için de fidye ödeyebilirim."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Demir Adalar’ınızda yeterince altın yok. Kardeşinizin de elleri kan içinde. Farring onu R'hllor’a vermem için beni zorluyor."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Clayton Suggs da öyle şüphesiz."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"O, Corliss Penny, geri kalan hepsi. Buradaki Sör Richard bile, ki kendisi Işık Lordu’nun amaçlarına göre davrandığını düşünen ve onu seven tek kişidir."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Kızıl Tanrı’nın korosu yalnızca tek bir şarkı bilir."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Müzik Tanrı’nın kulaklarına güzel geldiği sürece şarkıyı söylemesine izin verilir. Lord Bolton'ın adamları istediğimizden de kısa bir süre içinde burada olur. Sadece Mors Umber aramızda duruyor, bir de kardeşinin dediği zorla askere alınmış yeşil çocuklar var. Adamlar savaşa gidecekleri zaman tanrılarının yanında olduklarını hissederler."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bütün adamlar aynı tanrıya inanmıyor."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bunun farkındayım. Kardeşim gibi aptal değilim ben."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Theon annemin yaşayan tek oğlu. Erkek kardeşlerimiz öldüğünde bu onu mahvetti. Theon’un ölümü annemden geriye ne kaldıysa ezip geçecek... Ancak..Buraya onun hayatı için yalvarmaya gelmedim."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"Bilgece. Annen için üzgünüm, ama hainlerin canını bağışlamam ben.Özellikle de bununkini. O, Eddard Stark’ın iki oğlunu katletti. Ona küçücük bir merhamet bile göstersem hizmetimdeki kuzeyliler beni terk eder. Kardeşin ölmeli."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">"O zaman bu işi siz yapın, Majesteleri." Asha'nın sesindeki soğukluk zincirleri içinde Theon’u paramparça etti. "Onu gölün karşısındaki büvet ağacının büyüdüğü adacığa götürün ve taşıdığınız büyülü kılıçla kafasını alın.Eddard Stark bu şekilde yapardı. Theon, Eddard Stark’ın iki oğlunu katletti. O zaman onu Lord Eddard'ın tanrılarına verin. Kuzeyin Eski Tanrılarına. Onu ağaca verin."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Birdenbire vahşi bir yumruk sesi geldi, üstadın kuzgunları kafeslerinde hoplayıp dönüyorlar, siyah tüyleri demir çubukları dövercesine çarpıp gürültülü bir boğuk sesle ötüyorlardı. "Ağaç," diye şakıdı biri "Ağaç, ağaç," diğeri de aynı anda ötüyordu, "Theon, Theon,Theon."</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Theon Greyjoy gülümsedi. Beni tanıyorlar diye düşündü.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârları "Alayne"]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=40</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:20:15 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=40</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/on-okumalar/the-winds-of-winter-kis-ruzgarlari-alayne-on-okuma/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">KAYIP RIHTIM</a> sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya Taş, botları ve deri binici kıyafetleri içinde, yoğun bir ahır kokusuyla gelip Robert’ın yatak odasının kapısını çaldığında, Alayne küçük lorduna Kanatlı Şövalye’nin hikâyelerinden birini okuyordu. Mya’nın saçlarında saman, yüzünde ise çatık kaşlar vardı. Bu kaş çatmanın Mychel Redfort’un yakınlarda bulunduğunun işareti olduğunu biliyordu Alayne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya “Lordum,” diyerek bilgilendirmeye başladı Lord Robert’ı. “Leydi Waynwood’un sancakları bir saatlik mesafede görülmeye başlandı. Yakın zamanda kuzeniniz Harry ile beraber burada olurlar. Onları karşılamak ister misiniz?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Neden Harry’nin de bahsini açması gerekiyordu ki? diye düşündü Alayne. Şimdi Tatlıbülbül’ü kesinlikle yatağından kaldıramayacağız. Robert yastıklardan birini tokatladı. “Gönder onları. Onları buraya ben çağırmadım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya şaşkın görünüyordu. Vadi’deki hiç kimse katırları idare etmede kızın eline su dökemiyor olabilirdi; ama küçük lordçuklar bambaşka bir meseleydi. “Davetliler arasındaydılar…” demeye başladı kararsızca. “Turnuva için. Anlayamı-”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne kitabın kapağını kapattı. “Teşekkür ederiz Mya. İzin verirsen Lord Robert ile ben konuşayım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya’nın yüz hatlarına bir rahatlama dalgası yayıldı. Başka bir kelime etmeden, kaçar gibi odadan çıktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya gidince “Harry’den nefret ediyorum.” dedi Tatlıbülbül. “Bana kuzen diyor; ama aslında içten içe benim ölmemi bekliyor ki Kartal Yuvası ona kalsın. Bilmediğimi zannediyor; ama biliyorum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lordum böyle safsatalara inanmamalı.” dedi Alayne. ”Eminim ki Sör Harrold sizi gayet de seviyordur.” Ve tanrılar yüzüme gülerse beni de sevecek. Karnında bir şeyler hafiften kıpırdanır gibiydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sevmiyor.” diye ısrar etti Lord Robert. “Tek istediği babamın kalesi. Bu yüzden de severmiş gibi yapıyor.” Çocuk yatak örtüsünü sivilceli göğsüne doğru çekti. “Onunla evlenmeni istemiyorum Alayne. Kartal Yuvası’nın Lordu benim ve bunu men ediyorum.” Sesi ağladı ağlayacakmış gibi çıkıyordu. “Onun yerine benimle evlenmelisin. Her gece aynı yatakta beraberce yatabiliriz ve sen de bana masal okursun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cüce kocam oralarda bir yerlerde hala yaşadığı sürece hiçbir adam benimle evlenemez. Petyr’in dediğine göre Kraliçe Cersei’nin önüne bir düzine cüce kellesi getirilmişti; fakat hiçbiri Tyrion’ınki değildi. “Böyle şeyler söylememelisin, Tatlıbülbül. Sen Kartal Yuvası’nın Lordu ve Vadi’nin Savunucusu’sun. Asil doğumlu bir leydi ile evlenip ondan sen öldükten sonra Arryn Hanesi’nin Yüksek Salonları’nda hükmedecek bir erkek çocuk dünyaya getirmen gerekiyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Robert burnunu sildi. “Ama ben istiyorum ki- ”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne parmağını çocuğun dudaklarının üzerine koydu. “Ne istediğini biliyorum; ama gerçekleşmesi mümkün değil. Sana uygun bir eş değilim. Ben gayrimeşru doğdum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Umurumda değil. En çok seni seviyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Nasıl da küçük bir budalasın. “Sancak beylerin umursayacaktır. Aralarından bazıları babamın sonradan görme ve aşırı hırslı olduğundan bahsediyorlar. Eğer benimle evlenecek olursan bunu kendi özgür iradenle tercih ettiğini değil, babamın zorlamasıyla yaptığını söyleyeceklerdir. Sonra İstidacı Lordlar bir kez daha ona karşı harekete geçebilirler. Bu durumda ben de babam da ölümle cezalandırılırız.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sana zarar vermelerine izin vermezdim!” diye karşılık verdi Lord Robert. “Eğer denerlerse hepsini uçururum.” Elleri titremeye başlamıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne çocuğun parmaklarını okşadı. “İşte, Tatlıbülbül’üm. Şimdi rahatla biraz.” Robert’ın titremesi geçtiğinde, “Sana uygun bir eşin olmalı. Meşru doğumlu, asil bir kız.” diye devam etti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır. Ben seninle evlenmek istiyorum Alayne.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir zamanlar leydi annen de tam olarak aynı şeyi istemişti; ama o zaman meşru doğumlu ve soylu biriydim. “Lordum böyle söyleyerek nezaket gösteriyor.” Alayne Robert’ın saçlarını düzeltmeye başladı. Leydi Lysa hiçbir zaman oğlunun saçına hizmetkârların dokunmasına izin vermemişti ve annesi öldükten sonra, ne zaman yanına birileri bıçakla yaklaşsa Robert şiddetli bir titreme krizinden mustarip oluyordu. Hal böyle olunca, saçları omuzlarından aşağı dökülüp güçsüz beyaz göğsünün yarı hizasına kadar uzamaya bırakılmıştı. Ne de güzel saçları var. Eğer Tanrılar iyi davranır ve Robert evlenecek kadar uzun yaşarsa, karısı eminim ki saçlarına hayran kalır. Çocukta en azından bu kadarını sevecektir. “Doğacak her çocuğumuz gayrimeşru sayılırdı. Sadece Arryn Hanesi’nin meşru doğumlu bir çocuğu Sör Harrold’ın yerine varisin olarak geçebilir. Babam senin için uygun ve benden çok daha güzel asil doğumlu bir kız bulacaktır. Beraber avlanmaya çıkıp şahinlerle avlanacaksınız ve turnuvalarda taşıyasın diye sana uğurunu verecek. Çok geçmeden beni de tamamen unutmuş olursun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Unutmayacağım!”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Unutacaksın. Unutmalısın.” Sesi kararlı ama dingindi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kartal Yuvası’nın lordu canı ne isterse onu yapabilir. O kızla evlenmek zorunda olsam bile seni hala sevemez miyim? Ser Harrold’ın bir metresi varmış. Benjicot, kadının onun piçini taşıdığını söylüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benjicot o aptal çenesini kapamayı öğrense iyi olur. “Benden olmasını istediğin çocuk bu mu? Bir piç?” Parmaklarını çocuğun kavrayışından kurtardı. “Şerefimi bu şekilde lekelemek mi isterdin?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çocuk ne diyeceğini bilemez halde görünüyordu. “Hayır. Asla öyle demek- ”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne ayağa kalktı. “Eğer lordum lütfederse gidip babamı bulmam gerekiyor. Birilerinin Leydi Waynwood’u karşılaması lazım.” Küçük lordu itiraza başlayamadan Alayne çabucak reverans yaptı ve yatak odasını hızla terk etti. Kabul salonunu aşıp tırabzanlı bir köprüyü geçtikten sonra Lord Savunucu’nun dairesine ulaştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne o sabah Petyr Baelish’in yanından ayrıldığında, babası geçen gece Martı Kasabası’ndan terli atıyla gelen yaşlı Oswell ile kahvaltı yapıyordu. Hâlâ muhabbet ediyor olduklarını ummuştu; ama Petyr’in dairesi boş görünüyordu. Birisi pencereyi açık bırakmış ve kâğıt yığınları yerlere saçılmıştı. Güneş ışınları kalın, sarı pencerelerden içeri sızıyor ve toz zerrecikleri küçük altın rengi böcekler gibi ışıkta dans ediyorlardı. Karlar, yukarıda Dev Mızrağı’nın tepelerini kaplamışsa da dağın eteklerinde sonbahar hala oyalanıyor ve kış buğdayı tarlalarda olgunlaşıyordu. Pencerenin dışında, kuyuda çamaşır yıkayan kadınların kahkahasını, avluda antrenman yapan şövalyelerden gelen çeliğin çeliğe vurma sesini duyabiliyordu Alayne. Güzel sesler.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne burayı sevmişti. Yeniden hayat dolu hissediyordu. Babasının… Lord Eddard Stark’ın öldüğü günden beri ilk defa…</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Pencereyi kapattı. Yere saçılmış kâğıtları toplayıp masanın üzerine yerleştirdi. Kâğıtlardan biri turnuvada yarışacakları gösteriyordu. Altmış dört şövalye, Lord Robert Arryn’in yeni Kanatlı Şövalyeler Yoldaşlığı’na katılmaları için yarışmaya davet edilmişti ve altmış dört şövalye at üzerinde mızrak dövüştürüp şahin kanatlarını miğferlerine takabilmek, lordlarını koruma şerefine nail olabilmek için gelmişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Rakipler, dağ vadilerinden sahile, Martı Kasabası’ndan Kanlı Kapı’ya -Üç Kızkardeşler’den bile gelenler vardı- Vadi’nin dört bir yanından buraya akın etmişti. Bunlardan birkaçı sözlenmiş olmasına rağmen sadece üçü evliydi. Turnuvadan çıkacak sekiz galibin, gelecek üç yılını onun özel muhafızları olarak (Alayne, Kralmuhafızları gibi yedi kişilik bir grubu önermişti; fakat Tatlıbülbül, Kral Tommen’dan daha fazla muhafızı olması gerektiğinde ısrarcıydı.) Lord Robert’in yanında geçirmeleri bekleneceğinden evli ve çocuklu olan daha yaşlı adamlar davet edilmemişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve geldiler, diye düşündü Alayne gururla. Hepsi geldi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Her şey, kuzgunların davetiyeleri taşımaya başladığı gün Petyr’in dedikleri gibi çıkıyordu. “Gençler, hevesliler, maceraya ve şöhrete açlar. Lysa savaşa gitmelerine izin vermezdi. Bu, savaşmalarına yakın en iyi şey. Lordlarına hizmet etme ve yeteneklerini ispatlama şansı… Gelecekler. Varis Harry bile gelecek.” Alayne’nin saçlarını düzeltip alnına bir öpücük kondurmuştu. “Ne kadar da akıllı bir kızım var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gerçekten akıllıcaydı. Turnuva, ödüller, kanatlı şövalyeler… Hepsi de Alayne’in fikriydi. Lord Robert’ın annesi çocuğu korkuyla doldurmuştu; ama hanesinin kurucusu, efsanevi Kanatlı Şövalye Sör Artys Arryn’in hikâyelerini Sansa çocuğa ne zaman okusa Robert bunlardan cesaret alıyordu. Tatlıbülbül’ün nihayet uykuya daldığı bir gece ‘Neden onu Kanatlı Şövalyeler’le çevirmiyoruz ki?’ diye düşünmüştü Alayne. Onu güvende tutacak ve cesaretlendirecek kendi Kralmuhafızları. Ve Petyr’a bu fikrini iletir iletmez adam gidip Alayne’in söylediklerini hayata geçirmişti. Ser Harrold’ı karşılamak için burada olmak isteyecektir. Nereye kaybolmuş olabilir ki?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne, Büyük Salon’un arka tarafındaki sütunlu balkona gidebilmek için kule merdivenlerinden indi. Aşağıda, erkek hizmetkârlar akşamki ziyafet için masaları hazır ederken bir yandan da onların karıları ve kızları eskimiş hasırotlarını süpürüp yerine tazelerini döküyorlardı. Lord Nestor ise Leydi Waxley’e av sahneleri resmedilmiş duvar kilimlerini göstermekteydi. Aynı kilimler bir zamanlar, Robert Demir Taht’ta otururken, Kral Toprakları’nda Kızıl Kale’nin duvarlarını süslüyordu. Joffrey onları kaldırtmış ve Petyr Baelish Vadi’ye, Nestor Royce için hediye olarak getirilmesini ayarlayıncaya dek kilimler kilerin birinde çürümeye terk edilmişti. Sadece güzel olmakla kalmıyorlardı; aynı zamanda, Baş Vekilharç dinleyen herkese duvar halılarının bir zamanlar bir krala ait olduğunu anlatmaktan büyük keyif alıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Petyr Büyük Salon’da da gözükmüyordu. Alayne balkonu adımladı ve atlı mızrak müsabakalarının yapılacağı alana varmak için kalın batı duvarındaki merdivenlerden aşağıya indi. İzlemeye gelenler için seyirci platformları dikilmiş ve aralara dört uzun çit -atlı mızrak oyunları için- çekilmişti. Lord Nestor’ın adamları bir yandan çitlere badana yapıyor bir yandan da platformlara parlak bayraklar serip yarışmacıların turnuva alanına girecekleri kapıya da kalkanlar asıyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Avlunun kuzey ucuna üç tane atlı mızrak hedef korkuluğu yerleştirilmişti ve yarışmacılardan bazıları korkulukların üzerine doğru at sürüyorlardı. Onları kalkanlarından tanıdı Alayne. Belmore’un çanları, Lynderlyler’in yeşil engerekleri, Taşkır’ın kızıl çekici, Tollett Hanesi’nin gri-siyah zikzakları… Sör Mychel Redfort hedeflerden birini kusursuz bir darbeyle çevirdi. Kanatları kazanması beklenenlerden biri de oydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Petyr orada veya çevredeki diğer yerlerde de gözükmüyordu. Alayne tam arkasını dönüp gidecekti ki bir kadının ona seslendiğini duydu. Kayınların birinin altındaki taş bankta, iki adamın arasında oturduğu yerden “Alayne!” diye bağırıyordu Myranda Royce. Kurtarılmaya ihtiyacı varmış gibi görünüyordu. Alayne gülümseyerek arkadaşına doğru yürüdü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Myranda yünlü, gri bir kıyafet, kapüşonlu yeşil bir pelerin ve oldukça umutsuz bir bakış takınmıştı. İki yanında da birer şövalye oturuyordu. Sağındaki, kırlaşmış bir sakala, kel bir kafaya ve dizlerinin olması gereken yerde kılıç kemerinden taşan bir göbeğe sahipti. Solundaki, on sekizinden fazla göstermiyordu ve bir mızrak kadar inceydi. Kızıl renkli sakalları, yüzünde çöreklenen kırmızı kırmızı sivilcelerin ancak bir kısmını kamufle edebiliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kel şövalye devasa bir çift pembe dudakla süslenmiş koyu mavi bir tunik giyiyordu. Sivilceli kızıl olansa buna kahverengi arkaplan üzerine işlenen dokuz beyaz martılı tuniğiyle cevap vermişti -ki bu da onu Martı Kasabası’ndan Shett Hanesi’ne mensup biri yapıyordu. Oğlan, Myranda’nın göğüslerine o kadar dikkat kesilmişti ki kız kalkıp da Alayne’e sarılana kadar onun geldiğini neredeyse hiç fark etmedi. Ronda “Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler.” diye fısıldadı Alayne’in kulağına. Sonra şövalyelere döndü ve “Beyefendiler, sizlere Leydi Alayne Taş’ı takdim etmeme izin verin.” diyerek onu tanıttı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kel olanı “Lord Savunucu’nun kızı.” diyerek açıkladı yürekten bir nezaketle. Ağır ağır yerinden doğruldu. “Ve görüyorum ki hakkında bahsettikleri kadar güzel.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sivilceli olanı da altta kalmamak için oturduğu yerden zıplayıp “Ser Ossifer doğru söylüyor. Tüm Yedi Krallık’taki en güzel genç kız sizsiniz.” dedi. Bunu kızın göğüslerine doğru söylemiyor olsaydı daha hoş bir iltifat olabilirdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve siz tüm bu genç kızları kendi gözlerinizle gördünüz mü?” diye sordu Alayne. “Onca yeri gezebilmiş olmak için çok genç gözüküyorsunuz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Oğlanın yüzü kızardı ki bu sadece sivilcelerini daha da kabarmış gibi gösterdi. “Hayır, Leydim. Ben Martı Kasabası’ndanım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve ben değilim, ama Alayne orada doğdu. Bu çocuğun etrafında dikkatli olması gerekecekti. Yüzünde, şirin olduğu kadar da belirsiz bir gülümsemeyle “Martı Kasabası’nı sevgiyle hatırlıyorum,” dedi çocuğa. Sonra Myranda’ya döndü ve “Bir ihtimal, babamın nereye gittiğini biliyor olabilir misiniz?” diye sordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sizi babanıza götürmeme izin verin, leydim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Umuyorum ki sizi Leydi Myranda’nın arkadaşlığından mahrum ettiğim için beni affedersiniz.” dedi Alayne şövalyelere. Cevap beklemeden Myranda’nın koluna girdi ve onu banktan uzaklaştırmaya başladı. Ancak işitme menzilinden çıktıkları zaman “Babamın nerede olduğunu cidden biliyor musun?” diye fısıldadı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tabii ki bilmiyorum. Biraz daha hızlı yürü. Yeni taliplerim takip ediyor olabilir.” Myranda yüzünü ekşitti. “Ossifer Lipps Vadi’deki en sıkıcı şövalye; ama Uther Shett onun bu şöhretine talip olabilir. Benim için düelloya tutuşup birbirlerini öldürmeleri için dua ediyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne kıkırdadı. “Eminim ki bu gibi adamların talibin olması Lord Nestor’ın pek hoşuna gitmezdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, gidebilirdi. Lord babam, eski kocamı öldürüp kendisini tüm bu dertlere soktuğum için bana kızgın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ölmesi senin suçun değildi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hatırladığım kadarıyla yatakta başka kimse yoktu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne ürpermesine engel olamadı. Myranda’nın kocası onunla sevişirken ölmüştü. “Dün gelen Kızkardeşliler gayet centilmendiler.” dedi konuyu değiştirmek için. “Eğer Sör Ossifer veya Sör Uther’ı beğenmediysen, onlardan biriyle evlen. Bence en genç olanı gayet yakışıklıydı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Fok derisinden pelerini olan mı?” diye sordu Randa inanamayarak.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşlerinden biriyle o zaman.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Myranda gözlerini yuvarladı. “Onlar Kızkardeşli. Sen hiç at üstünde mızrak dövüştürebilen bir Kızkardeşli gördün mü? Onlar kılıçlarını morina balığı yağıyla temizler ve soğuk deniz suyu dolu fıçılarda yıkanırlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eh,” dedi Elayne. “En azından temizler.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bazılarının ayak parmakları arasında örümcek ağı var. Onların yerine Lord Petyr’le bile evlenmeyi tercih ederim. O durumda senin de annen olurdum. Söylesene, parmağı gerçekte ne kadar ufak?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne bu soruyu bir cevapla şereflendirmedi. “Leydi Waynwood yakında burada olacak, oğullarıyla beraber.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu bir vaat mi yoksa tehdit mi?” dedi Myranda. “İlk Leydi Waynwood zannımca bir kısrak olsa gerek. Yoksa tüm Waynwood erkeklerinin at suratlı olmalarını nasıl açıklayabilirsin ki? Eğer bir Waynwood’la evlenmiş olsaydım, ona ne zaman beni becermek isterse miğferini takacağına yemin ettirirdim. Hem de miğferin siperliği kapalı olacak.” Alayne’nin koluna bir çimdik attı. “Yalnız, Harryciğim de onlarla beraber olacak. Bakıyorum da onu bu işe hiç dahil etmedin. Harry’i benden çaldığın için seni asla affetmemem gerekir. Evlenmek istediğim çocuk oydu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha önce yüzlerce kez yaptığı gibi “Nişan fikri babamın başının altından çıktı.” diyerek tepki verdi Alayne. Sadece benimle dalga geçiyor, dedi kendi kendine; fakat alayların arkasında kızın hayal kırıklığını duyabiliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Myranda şövalyelerin talim yaptığı avluya bir göz atmak için durdu. “İşte, tam ihtiyacım olan koca tipi orada duruyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir kaç adım ötede, iki şövalye köreltilmiş antrenman kılıçlarıyla çarpışıyorlardı. Kılıçları iki kez birbiriyle buluştu, sonra da havaya kaldırdıkları kalkanları tarafından engellenmek üzere birbirinden sıyrıldı; fakat iri olanı çarpmanın etkisiyle gerilemişti. Alayne durduğu yerden adamın kalkanının önünü göremiyordu; ama saldırıya geçen rakibinde, her birinin pençesinde kırmızı bir kalp bulunan üç uçan kuzgun vardı. Üç kalp ve üç kuzgun.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne çarpışmanın nasıl sonlanacağını artık biliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir kaç dakika sonra iri olanı, yamulmuş miğferiyle beraber sersemlemiş halde toza serildi. Yaveri miğferin bağlarını çözüp başını ortaya çıkardığında, adamın kafa derisinden aşağı doğru süzülen kan ortaya çıkmıştı. Eğer kılıçlar köreltilmemiş olsaydı, kanıyla beraber beyni de akıyordu. Kafaya indirilen o son darbe o kadar şiddetliydi ki darbe yerini bulduğunda, Alayne adamın acısını paylaşarak irkilmişti. Myranda Royce galibi düşünceli düşünceli gözden geçirdi. “Sence, eğer Sör Lyn’den kibarca rica etsem taliplerimi benim için ortadan kaldırır mı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dolgun bir kese altın karşılığında kaldırabilirdi.” Tüm Vadi biliyordu ki Sör Lyn Corbray her zaman umutsuz bir halde paraya sıkışık olurdu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Maalesef, elimdeki tek şey dolgun bir çift meme. Gerçi konu Ser Lyn olduğunda, eteğimin altında dolgun bir sucuk olması daha çok işime yarardı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne’in kıkırdaması Corbray’in dikkatini onlara doğru çekmişti. Kalkanını kaba görünümlü yaverine verdi, miğferini ve onun altına giydiği başlığını çıkarttı. “Hanımlar.” Uzun kahverengi saçları terden alnına yapışmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İyi vuruştu, Ser Lyn.” dedi Alayne yüksek sesle. “Yalnız, korkarım ki zavallı Sör Owen’ı baygın bıraktınız.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Corbray, yaverinin yardımıyla avludan dışarı çıkarılan rakibine doğru bir bakış attı. “Beyni en başından beri baygındı zaten. Aksi takdirde benimle kapışmayı denememesi gerekirdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Adamın söylediklerinde gerçeklik payı var, diye düşündü Alayne; fakat bu sabahtan beri içinde haylaz bir iblis peydahlanmıştı ve hal böyle olunca Alayne Sör Lyn’e bir de kendi sataşmaya karar verdi. Tatlı tatlı gülümseyerek, “Lord babam, bana ağabeyinizin yeni karısının hamile olduğunu söyledi.” dedi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Corbray ona karanlık bir bakış fırlattı. “Lyonel üzüntülerini iletti. Sanki haspanın birini hamile bırakan ilk erkekmiş gibi, kadının karnının şişmesini seyretmek üzere seyyar satıcının kızıyla beraber Yürek Ocağı’nda kaldı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ah, işte açık bir yara. diye düşündü Alayne. Lyonel Corbray’in ilk karısı, adama küçükken ölen zayıf, hastalıklı bir bebekten başka bir şey vermemişti ve tüm bu yıllar boyunca Ser Lyn ağabeyinin varisi olarak kalabilmişti; fakat zavallı kadın en sonunda dünyaya veda ettiğinde, Petyr Baelish araya girmiş ve Lord Corbray için yeni bir evlilik ayarlamıştı. İkinci Leydi Corbray on altısında, Martı Kasabalı zengin bir tüccarın kızıydı. Ayrıca muazzam büyüklükte bir çeyizle gelmişti ve tüm erkekler, onun büyük göğüslere ve güzel geniş kalçalara sahip olan uzun boylu, etine dolgun ve sağlıklı bir kız olduğundan bahsediyorlardı. Ve görünüşe göre doğurgandı da.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hepimiz, Anne’nin Leydi Corbray’e kolay bir doğum ve sağlıklı bir çocuk bahşetmesi için dua ediyoruz.” dedi Myranda.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne kendini tutamadı. Gülümsedi ve “Babam, Lord Robert’ın sadık derebeylerine yararının dokunmasından her zaman memnun olmuştur. Eminim ki sizin de evlenmenizde aracı olmaktan büyük mutluluk duyardı, Sör Lyn.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne kadar da yardımsever.” Corbray’in dudakları gülümsemeye yorulabilecek -ama Alayne’in içine ürpertiler salan- bir şekilde gerildi. “Ama, babanız Lord Savunucu sağ olsun, topraksızken ve öyle kalmaya da devam edecek gibiyken, varislerim olmasına ne gerek var ki? Hayır. Lord babanıza damızlık kısraklarından hiçbirine ihtiyacım olmadığını söyleyin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Adamın sesindeki zehir o kadar yoğundu ki Alayne Lyn Corbray’in aslında babasının -rüşvetle satın aldığı- adamı olduğunu neredeyse unutacaktı. Ya da öyle mi? Belki de Lyn Corbray, Petyr’in düşmanı gibi görünen ama gerçekte onun adamı olan biri değil, dışarıya Petyr’in düşmanı gibi görünen ama onun adamıymış gibi hareket eden bir düşmanıydı aslında.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sadece bunu düşünmesi bile başının dönmesine yetmişti. Alayne birdenbire kafasını avludan öteye çevirdi… ve arkasındaki kısa boylu, portakal rengi çalı gibi saçları olan sivri suratlı bir adama çarptı. Adamın eli bir anda uzandı ve Alayne yere düşmeden önce kızı kolundan tuttu. “Leydim. Sizi gafil avladıysam özür dilerim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hata benimdi. Arkamda bulunduğunuzu fark edemedim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Biz fareler sessiz yaratıklarızdır.” Sör Shadrich o kadar kısaydı ki kendisini bir yaver zannedebilirdiniz; fakat yüzü çok daha yaşlı bir adama aitti. Alayne, adamın ağzının kenarlarındaki kırışıklıklarda uzun yolları, kulağının altındaki yarada mazideki savaşları ve gözlerinin arkasında, hiçbir erkek çocuğun sahip olamayacağı sertliği gördü. Bu, yetişkin bir adamdı. Ama yine de Randa bile ondan daha uzun boyluydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kanatlar için yarışacak mısınız?” diye sordu Royce kızı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kanatları olan bir fare çok aptalca bir görüntü olurdu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onun yerine belki de meydan dövüşünde şansınızı denersiniz?” diyerek öneride bulundu Alayne. Meydan dövüşü sonradan düşünülmüş bir etkinlikti. Gümüşten kanatlarını kazanmak için Ay Kapıları’na gelen yarışmacılara eşlik eden tüm kardeşler, amcalar, babalar ve arkadaşlar için bir eğlence aracı. Ancak, bu müsabakanın galiplerinin de ödüller ve hediyeler kazanma şansı olacaktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ejder dolu bir torbaya takılıp tökezlemediği takdirde iyi bir meydan müsabakası bir gezgin şövalyenin umabileceği tek şeydir. Ejder dolu bir torbaya rastlama şansımız pek yok, değil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zannederim ki pek yok. Fakat şimdi bize izin verirseniz, sör, lord babamı bulmamız gerekiyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Duvarın tepesinde borular çalmaya başladı. “Çok geç.” dedi Myranda. “Geldiler. Onları kendi başımıza karşılamak zorundayız.” Pis pis sırıtmaya başladı. “Kapıya son varan Uther Shett’le evlensin!”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve yarıştılar. Şövalye ve hizmetkârların bakışlarını üzerlerine çekip paldır küldür koşturarak avluyu aştılar ve ahırları arkalarında bıraktılar. Etekleri uçuşuyor, domuzlar ve tavuklar önlerinden kaçışıyordu. Hiç ama hiç leydiliğe yakışmayan bir hareketti yaptıkları; ama Alayne kendini gülerken buldu. Sadece kısa bir zaman için de olsa koştukça kim olduğunu, nerede olduğunu unuttu ve kendini, arkalarında onlara yetişmeye çalışan Arya’yla beraber, arkadaşı Jeyne Poole ile Kışyarı boyunca yarıştıkları, Kışyarı’nın soğuk ve aydınlık günlerini hatırlarken buldu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kapıcı kulübesine vardıklarında ikisi de kıpkırmızı kesilmiş ve soluk soluğa kalmışlardı. Myranda yol üzerinde bir yerlerde pelerinini de düşürmüştü. Tam zamanında oradaydılar. Kale kapısı kaldırılmıştı ve altından yirmi kişilik bir binici sırası içeri girmekteydi. Gri-kahverengi saçları eşarbının altında, haşin bakışlı ama narin Anya Waynwood, Demirmeşe’nin Hanımı, en önde atını sürüyordu. Binici pelerini, kahverengi kürk işlenmiş ağır yeşil yündendi ve Hanedan’ının simgesi olan kırık tekerlek şeklinde, savatlanmış bir broşla boğaz kısmında tutturulmuştu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Myranda Royce öne çıktı ve reverans yaptı. “Leydi Anya. Ay Kapıları’na hoş geldiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Leydi Myranda. Leydi Alayne.” Anya Waynwood teker teker her ikisini de başıyla selamladı. “Bizi karşılamanız ne kadar da hoş. Torunumu tanıtmama izin verin. Sör Roland Waynwood.” Konuşmakta olan şövalyeye doğru kafasını salladı. “Ve bu da en küçük oğlum. Sör Wallace Waynwood. Ve tabii ki vesayetim altında bulunan Sör Harrold Hardyng.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Varis Harry, diye düşündü Alayne. Müstakbel kocam. Tabii beni kabul ederse. Ani bir dehşet dalgası içini doldurmaya başladı. Yüzünün kızarıp kızarmadığını merak ediyordu. Gözünü dikme, diye hatırlattı kendine. Gözünü dikme. Şaşkın şaşkın bakakalma. Aval aval bakma. Başka yere bak. O kadar koştuktan sonra saçları korkunç derecede dağılmış olmalıydı. Saçının dağılmış tellerini düzeltmekten vazgeçmesi için Alayne’in tüm iradesini kullanması gerekti. Şu aptal saçını umursama. Saçının bir önemi yok. Önemli olan o. O ve Waynwoodlar.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Roland aralarında yaşça en büyük olanıydı; buna rağmen o da yirmi beşinden büyük değildi. Kendisi Sör Wallace’tan daha uzun ve kaslıydı; fakat ikisi de tel tel kahverengi saçları ve çok ince burunlarıyla uzun yüzlü ve uzun çeneliydiler. At suratlı ve çekicilikten uzak, diye düşündü Alayne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Öte yandan Harry…</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benim Harry’im. Lordum, sevgilim, nişanlım.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Harrold Hardyng her santimiyle bir lord gibi görünüyordu. Endamlı ve yakışıklı, bir mızrak gibi dümdüz, kaslı vücutlu… Alayne, Jon Arryn’i gençliğinde de tanıyabilmiş kadar yaşlı olan erkeklerin Sör Harrold’ın ona benzediğini söylediklerini biliyordu. Kum sarısı dağınık saçları, soluk mavi gözleri ve kartal gibi bir burnu vardı. Gerçi Joffrey de yakışıklıydı, diye hatırlattı kendi kendine. Yakışıklı bir canavar, işte tam olarak buydu. Minik Lord Tyrion, eğri büğrü olsa da daha merhametliydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Harry ona bakıyordu. Kim olduğumu biliyor, diye fark etti Alayne. Ve beni gördüğüne memnun olmuş gibi görünmüyor. İşte tam o dakikadan sonra genç adamın üstündeki armalar dikkatini çekmişti. Tuniği ve koşum takımı Hardyng Hanedanı’nın kırmızı-beyaz elmaslarıyla desenlendirilmiş olsa da kalkanının üstündeki motif dörde ayrılmıştı ve Hardyng ve Waynmood armaları sırasıyla birinci ve üçüncü parçalarda resmedilmişken diğer iki parça gök mavisi ve krem renklerindeki Arryn Hanesi’nin ay ve şahinini taşıyordu. Tatlıbülbül bundan hiç hoşnut kalmayacaktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Wallace “En son gelenler bi-bi-bizler miyiz?” dedi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Wallace’ın kekemeliğini tamamen görmezden gelebilmeyi başararak “Sizlersiniz efendim.” diye cevap verdi Myranda Royce.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“A-a-atlı mızrak dövüşleri n-n-ne zaman başlayacak?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, dua ediyorum ki yakında başlar.” dedi Randa. “Yarışmacılardan bazıları neredeyse bir aydır buradalar ve babamın misafirperverliğinden paylarını alıyorlar. Hepsi de iyi adamlar, ayrıca çok da yiğitler… ama oldukça fazla yiyorlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Waynwoodlar hep birlikte güldüler ve Varis Harry bile ufaktan gülümser gibi oldu. “Dağlardaki geçitlerde hava karlıydı, yoksa buraya daha erken varırdık.” dedi Leydi Anya.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer Kapılar’da böyle bir güzelliğin bizleri beklediğini bilseydik uçarak gelirdik.” dedi Sör Roland. Sözleri Myranda Royce’a yöneltilmişse de bunları söylerken Alayne’e bakıp gülümsüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Uçmak için kanatlarınızın olması gerekirdi,” diyerek cevap verdi Randa. “Ve burada, bu konu üzerine söyleyebilecekleri bir iki sözü olan bazı şövalyeler var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hararetli bir tartışmayı dört gözle bekliyorum.” Sör Roland atından atladı, Alayne’e doğru döndü ve gülümsedi. “Lord Serçeparmak’ın kızının güzel yüzlü ve zarafet dolu olduğunu duymuştum; ama hiç kimse bir hırsız olduğunu da söylemedi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yanlış biliyorsunuz, efendim. Ben hırsız değilim!”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Roland elini kalbinin üzerine yerleştirdi. “O zaman göğsümdeki, kalbimi çaldığınız bu deliği nasıl açıklayacaksınız?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O sadece sizinle e-eğ-eğleniyor, leydim.” diye kekeledi Ser Wallace. “Ye-ye-yeğenim zaten ka-ka-kalpsizin tekiydi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Waynwood tekerleğinin kırık bir mili var ve işte burada da dayım.” Sör Roland Wallace’ın kulağının arkasına bir tane şaplattı. “Şövalyeler konuşurken yaverler susmalı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ser Wallace kıpkırmızı kesilmişti. “Artık bir ya-yaver değilim, leydim. Ye-yeğenim gayet de biliyor ki ben bir şö-şö-şöv-şö-şöva-”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Şövalyelik unvanınız verildi?” diyerek devamını getirdi Alayne kibarca.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Wallace Waynwood “Unvan verildi.” diyerek onayladı minnetle.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Eğer yaşıyor olsaydı Robb da aynı yaşta olacaktı, diye düşünmekten kendini alamadı Alayne. Ama Robb bir kral olarak öldü, bu ise hala bir çocuk.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Leydi Myranda, “Lord babam sizler için Doğu Kulesi’nde odalar ayarladı.” diyordu Leydi Waynwood’a. “Fakat korkarım ki şövalyeleriniz aynı yatağı paylaşmak zorunda kalacaklar. Ay Kapıları hiçbir zaman için bu kadar asil misafiri bir arada ağırlamak üzere tasarlanmadı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Siz Kartal Kulesi’ndesiniz Sör Harrold.” diyerek araya girdi Alayne. Tatlıbülbül’den çok uzaklarda. Kasıtlı olarak böyle ayarlandığını biliyordu. Petyr Baelish hiçbir zaman için bu tür işleri şansa bırakmazdı. “Eğer sizi memnun edecekse odanızı bizzat ben göstereceğim.” Bu sefer gözleri Harry’nin gözleriyle buluştu. Sadece genç adam için gülümsedi ve içinden Bakire’ye dua etmeye başladı. Lütfen. Bana âşık olmasına gerek yok, sadece benden hoşlanmasını sağla. Birazcık. Bu kadarı şimdilik yeterli.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ser Harrold kıza soğuk soğuk baktı. “Serçeparmak’ın piçinin refakati neden beni memnun etsin ki?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üç Waynwood da Harrold’a yan yan baktılar. Buz gibi bir sesle “Burada misafirsin Harry.” diye hatırlattı Lady Anya. “Bunu unutmadığına emin ol.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir leydinin zırhı nezaketidir. Alayne kanının yüzüne hücum ettiğini hissedebiliyordu. Gözyaşı yok, diye dua etti. Lütfen, lütfen, ağlamamam lazım. “Nasıl isterseniz efendim. Ve şimdi izin verirseniz Serçeparmak’ın piçi lord babasını bulup geldiğinizi haber vermeli ki yarın turnuvaya başlayabilelim.” Ve dilerim ki atın sendeler de, Varis Harry, ilk müsabakanda o aptal kafanın üstüne çakılırsın. Waynwoodlar, eşlikçileri adına garip garip özürler dilemeye çalışırlarken Alayne kaskatı bir surat takındı. Özürlerini bitirdiklerinde ise arkasını dönüp kaçar gibi oradan uzaklaştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne, iç kalenin yakınında farkında olmadan Sör Lothor Brune’a bodoslama çarptı. Az kalsın adamın ayaklarını yerden kesiyordu. “Varis Harry? Olsa olsa Göt Harry’dir. Kendini beğenmiş, sonradan görme yaverin teki.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne adamın söylediklerine o kadar minnettar kaldı ki ona sarıldı. “Teşekkür ederim. Babamı gördünüz mü efendim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Aşağıda, mahzenlerde.” dedi Sör Lothar. “Lord Grafton ve Lord Belmore ile beraber Lord Nestor’ın tahıl ambarlarını kontrol ediyorlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mahzenler geniş, karanlık ve kirliydi. Alayne lambalardan birinin fitilini yaktı ve eteklerini toplayıp merdivenlerden aşağı inmeye başladı. En aşağıya yaklaştığında Lord Grafton’ın gürleyen sesini duydu ve sesi takip etti. Adamları bulduğunda, “Tüccarlar alacağım diye, lordlar da satacağım diye yaygara koparıp duruyorlar.” diyordu Martı Kasabalı. Uzun boylu olmasa da, Grafton kalın kolları ve omuzlarıyla geniş bir adamdı. Dağınık saçları da kirli sarı renkteydi. “Bunu nasıl durduracağım lordum?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İskelelere muhafızlar yerleştir. Gerekirse gemilere de el koy. hiçbir gıda maddesi Vadi’den çıkmadığı sürece nasıl olduğunun bir önemi yok.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öte yandan bu fiyatlar…” diyerek karşı çıktı şişman Lord Belmore. “Bu fiyatlar ederinden fazlası.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sen ederinden fazlası diyorsun lordum. Ben de isteyeceğimizden azı diyorum. Bekle. Eğer gerekirse onları kendin satın al ve stokla. Kış geliyor. Fiyatlar yükselecektir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki de.” dedi Belmore şüpheyle.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Grafton, “Bronz Yohn beklemeyecektir.” diye şikâyet etti. “Martı Kasabası üzerinden göndermesine de gerek yok. Adamın kendi limanı var. Biz hasatlarımızı stoklarken Royce ve diğer İstidacı Lordlar kendilerininkini gümüşe çeviriyor olacaklar, bundan emin olabilirsiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dua edelim de öyle olsun.” dedi Petyr. “Ambarları boşaldığında, ellerindeki gümüşlerin her bir tekine bizden yiyecek satın almak için ihtiyaçları olacak. Ve şimdi izin verirseniz lordlarım, kızımın bana ihtiyacı varmış görünüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Leydi Alayne.” dedi Lord Grafton. “Bakıyorum da bu sabah gözleriniz parıl parıl.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çok naziksiniz lordum. Baba, sizleri rahatsız ettiğim için özür dilerim; ama Waynwoodların geldiğini bilmek istersiniz diye düşündüm.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve Sör Harrold da onlarla birlikte mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İğrenç Sör Harrold. “Evet.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Lord Belmore güldü. “Royce’un çocuğun da gelmesine izin vereceğini hiç düşünmemiştim. Bu adam kör mü, yoksa sadece aptalın teki mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onurlu bir adam. Bazen ikisi de aynı anlama gelir gerçi. Eğer Lord Royce, delikanlıya kendini kanıtlama şansı vermemiş olsaydı arada daha büyük uçurumların açılmasına sebep olabilirdi. Öyleyse neden müsabakalara katılmasına izin vermeyesin ki? Çocuğun Kanatlı Şövalyeler arasında bir yer edinmesine yetecek kadar yeteneği hiçbir şekilde yok zaten.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zannederim ki öyle.” dedi Belmore isteksizce. Lord Grafton Alayne’in elini öptü ve iki lord, kızı babasıyla yalnız başına bırakmak üzere oradan ayrıldılar.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gel.” dedi Petyr. “Beraber yürüyelim.” Alayne’in koluna girdi ve kızı boş bir zindandan geçirip mahzenlerin derinliklerine doğru götürmeye başladı. “Varis Harry ile ilk karşılaşman nasıl geçti?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Korkunç biri.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dünya korkunçluklarla dolu tatlım. Şimdiye kadar bunu biliyor olman gerekirdi. Yeteri kadarına şahit oldun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet.” dedi Alayne. “Fakat neden bu kadar zalim olması gerekiyordu ki? Bana senin piçin diyerek hitap etti. Avlunun ortasında, herkesin önünde.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onun bildiği kadarıyla öylesin. Bu nişan hiçbir zaman onun fikri olmadı ve hiç şüphesiz Bronz Yohn onu benim üçkâğıtlarıma karşı uyarmıştır. Sen de benim kızımsın. Sana güvenmiyor ve ayrıca senin kendisinden aşağı birisi olduğuna inanıyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eh, öyle değilim. Kendisinin müthiş bir şövalye olduğuna inanabilir; ama Sör Lothor onun sadece kendini beğenmiş, sonradan görme bir yaverden başka bir şey olmadığını söylüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Petyr kolunu kıza doladı. “Evet öyle; ama aynı zamanda Robert’ın da varisi. Harry’i buraya getirmek planımızın ilk adımıydı; fakat şimdi onu elimizde tutmak zorundayız ve bunu sadece sen yapabilirsin. Çocuğun güzel yüzlere zaafı var ve kimin yüzü seninkinden daha güzel ki? Cezbet onu. Büyüle onu. Kendine hayran bırak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nasıl yapacağımı bilmiyorum.” dedi Alayne acınacak bir sesle.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gözlerine ulaşmayan gülümsemelerinden biriyle “Ah, bence biliyorsun.” dedi Serçeparmak. “Bu gece, salondaki en güzel kadın sen olacaksın. Tıpkı leydi annenin de senin yaşlarında olduğu gibi. Seni ana masaya oturtamam; fakat duvar şamdanlarının birinin altında şeref konuklarına ait bir yerin olacak. Alevler saçında parlayacak ki herkes ne kadar güzel bir yüzün olduğunu görsün. Yaverleri kovuşturmak için elinde uzun bir kaşığı hazır et tatlım. Şövalyeler uğurunu takabilmek için sana yalvarmaya akın ettiklerinde, yeni yetmelerin ayak altında dolaşmasını istemezsin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir piçin uğurunu takmayı kim ister ki?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Harry, eğer Tanrılar bir kaz kadar akıl verdiyse. Fakat Harry’e verme. Başka bir centilmene ver ve onu desteklediğini göster. Çok hevesli görünmek istemezsin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İstemem.” dedi Alayne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Leydi Waynwood Harry’nin seni dansa kaldırması için ısrarcı olacaktır, sana bu kadarının garantisini verebilirim. İşte bu, senin fırsatın olacak. Çocuğa gülümse. Konuşurken dokun ona. Gururunu okşamak için hafif hafif sataş. Eğer tepki veriyor gibi görünürse ona kendini kötü hissettiğini söyle ve seni dışarıya, hava almaya çıkarmasını iste. hiçbir şövalye güzel bir genç kızdan gelen bu isteği geri çeviremez.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet.” dedi Alayne. “Ama benim bir piç olduğumu düşünüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Güzel bir piç ve Lord Savunucu’nun kızı.” Petyr kızı yakınına çekti ve iki yanağından da öptü. “Gece senin, tatlım. Bunu aklından çıkarma. hiçbir zaman.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Deneyeceğim baba.” dedi Alayne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ziyafet tam anlamıyla babasının dediği gibi çıkmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gümüş kanatları kazanmak için lordlarının gözü önünde yarışmaya buralara kadar gelen altmış dört katılımcı şerefine altmış dört çeşit yemek servis edildi. Nehirlerden ve göllerden turna, alabalık ve somon; denizlerden yengeç, morina ve ringa… Ördekler ve horozlar vardı. Tüyleri içinde tavuskuşları ve badem sütü içinde kuğular… Ağızlarında elmalarla, çıtır çıtır kızartılmış yavru domuzlar servis edilmişti ve ayrıca mutfak kapılarından geçirmek için çok büyük olduklarından kale avlusunda bütün olarak kızartılmaları gereken üç devasa yaban öküzü de oradaydı. Sıcak ekmek dilimleri Lord Nestor’ın kabul salonundaki tüm masaları doldurmuştu ve kocaman peynir kalıpları kilerlerden çıkarılıp buraya getirilmişti. Tereyağı yeni yapılmıştı. Dahası da vardı. Pırasalar ve havuçlar… Kavrulmuş soğanlar, pancarlar, turplar, yaban havuçları… Ve hepsinden de güzeli, Lord Nestor’ın aşçısı mükemmel bir eser hazırlamıştı: Tepesi şekerden bir Kartal Yuvası’yla süslenmiş, Dev Mızrağı şeklindeki üç buçuk metrelik bir limonlu pasta.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benim için, diye düşündü Alayne, pasta salona getirilirken. Tatlıbülbül de limonlu pastaları seviyordu; ama sadece Alayne çocuğa bunun kendisinin en sevdiği yiyecek olduğunu söyledikten sonra. Pastayı yapmak Vadi’deki tüm limonları kullanmayı gerektirmişti; fakat Petyr Dorne’dan daha fazla limon getirteceğine söz vermişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Salonda hediyeler de vardı ayrıca. Muazzam hediyeler. Tüm yarışmacılara gümüş rengi kumaştan bir pelerin ve bir çift şahin kanadı şeklinde lacivert taşı broş takdim edilmişti. Onları izlemeye gelen erkek kardeşleri, babaları ve arkadaşlarına da kaliteli çelikten hançerler sunulmuştu. Anneleri, kız kardeşleri ve güzel hanımları için ise ipek kumaşlar ve Myr dantelleri vardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne, Sör Edmund Taşkır’ın “Lord Nestor’ın eli açıkmış” dediğini duydu. Leydi Waynwood, başıyla Petyr Baelish’i işaret ederek, “Eli açık ve serçe parmaklı.” diye cevap verdi adama. Taşkır kadının neyi kastettiğini anlamakta yavaş davranmadı. Tüm bu cömertliğin asıl kaynağı Lord Nestor değil, Lord Savunucu’ydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Son yemekler de bitirilip ortalık temizlendikten sonra dans etmeye alan yaratmak için masalar yerlerinden kaldırıldı ve müzisyenler içeriye kabul edildi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hiç şarkıcı yok mu?” diye sordu Ben Coldwater.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Küçük lord onlara tahammül edemiyor.” diye cevapladı Sör Lymond Lynderly. “Marillion’dan beri.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah… Marillion, Leydi Lysa’yı öldüren adamdı, öyle değil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne konuşmaya dahil oldu. “Şarkıcılığı Leydi Lysa’yı çokça memnun ediyordu ve bundan dolayı belki de leydi ona çok ayrıcalıklı davrandı. Leydi Lysa babamla evlendiğindeyse Marillion çıldırıp leydiyi Ay Kapısı’ndan aşağı itti. O zamandan beri Lord Robert şarkı söylenmesinden nefret ediyor; fakat kendisi müziğe hala düşkün.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benim de olduğum gibi.” dedi Coldwater. Alayne’e elini uzatarak ayağa kalktı. “Beni bu dansla şereflendirir misiniz leydim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çok naziksiniz.” dedi Alayne, adam onu dans pistine doğru götürürken.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O geceki ilk dans partneriydi; fakat sonuncusu olmaktan oldukça uzaktı. Tam da Petyr’in dediği gibi tüm genç şövalyeler uğurunu alabilmek için rekabete tutuşarak Alayne’in etrafına üşüşmüşlerdi. Ben’den sonra Andrew Tollett, yakışıklı Sör Byron, kırmızı burunlu Sör Morgarth ve Çılgın Fare Sör Shadrich geldi. Onlardan sonra da Myranda’nın şişman, sıkıcı erkek kardeşi ve Lord Nestor’ın varisi olan Sör Albar Royce… Üç Sunderland ile de dans etti. hiçbirinin parmakları arasında örümcek ağı gözükmüyordu, tabii ayak parmaklarının da böyle olduğunu garanti edemezdi. Uther Shett, bir yandan Alayne’in ayaklarını ezerken bir yandan da ona bayağı iltifatlar yağdırmak üzere ortaya çıkmıştı. Öte yandan Yarıvahşi Sör Targon da nezaketin ta kendisi olduğunu ispatlamıştı. Ondan sonra Sör Roland Waynwood Alayne’i kaptı ve salondaki diğer şövalyelerin yarısı hakkındaki alaycı yorumlarıyla kızı güldürdü. Dans etme sırası ona geldiğinde dayısı Wallace da aynı şeyleri yapmayı denedi, ama ne yazık ki kelimeler ağzından çıkamıyordu. Alayne en sonunda genç adamın haline acıdı ve mutlu mutlu gevezelik ederek Sör Wallace’ı utançtan kurtarmış oldu. Dans sona erdiğinde Alayne müsaade istedi ve biraz şarap içmek üzere oturduğu masanın yolunu tuttu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve işte orada duruyordu. Varis Harry’nin ta kendisi. Uzun boylu, yakışıklı, çatık kaşlı. “Leydi Alayne. Bu dansta partneriniz olabilir miyim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne kısa bir süre düşündü. “Hayır. Zannetmiyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Renkler oğlanın yanaklarına hücum etmeye başladı. “Size avluda affedilemez derecede kaba davrandım. Beni affetmelisiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Affetmeli miyim?” Saçını geriye doğru attı, şarabından bir yudum aldı ve oğlanı biraz bekletti. “Affedilemez derecede kaba birini nasıl affedebilirsiniz ki? Bunu bana açıklayabilir misiniz, sör?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ser Harrold’ın kafası karışmış görünüyordu. “Lütfen. Tek bir dans.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cezbet onu. Büyüle onu. Kendine hayran bırak. “Eğer ısrar ediyorsanız…”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Genç adam başıyla onayladı ve elini Alayne’e uzattı. Beraber piste doğru yürüdüler. Müziğin devam etmesini beklerlerken Alayne ana masaya doğru bir bakış attı. Lord Robert oturduğu yerden onlara gözünü dikmiş bakıyordu. Lütfen, diye dua etti kız. Seğirip titremeye başlamasın. Burada değil. Şimdi değil. Üstat Coleman çocuğun ziyafetten önce güçlü bir doz tatlısüt içtiğinden muhakkak emin olmuştu; ama yine de…</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sonra müzisyenler bir ezgi tutturdular ve Alayne dans etmeye başladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir şeyler söyle, diye kendini zorladı. Eğer onunla konuşacak cesareti bulamazsan hiçbir zaman Sör Harry’nin sana âşık olmasını sağlayamayacaksın. Acaba ona ne kadar iyi dans ettiğini söylemeli miydi? Hayır. Muhtemelen bir düzine kez bunu duymuştur. Ayrıca, Petyr çok hevesli görünmemem gerektiğini söyledi. Bunun yerine “Duydum ki baba olmak üzereymişsiniz.” dedi Alayne. Bu, çoğu kızın müstakbel nişanlısına söyleyeceği türden bir şey değildi; ama Alayne, Sör Harrold’ın yalan söyleyip söylemeyeceğini görmek istiyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkinci kez. Kızım Alys iki yaşında.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Piç kızın Alys. diye düşündü Alayne; ama ağzından çıkan “Onun annesi başka bir kadın ama.” oldu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet. Onunla yattığımda Cissy güzel bir kızdı; ama doğum onu bir inek kadar şişman bıraktı. Durum böyle olunca Leydi Anya da kızın, askerlerinden biriyle evlenmesi için ayarlamalarda bulundu. Safran ile ilişkimiz ise daha farklı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Safran?” Alayne gülmemeye çalıştı. “Cidden mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Harrold en azından utanma erdemini göstermişti. “Babası, Safran’ın kendisi için altından bile daha değerli olduğunu söylüyor. O zengin biri. Martı Kasabası’ndaki en zengin adam. Baharatlardan bir servet… ”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çocuğun ismini ne koyacaksınız?” diye sordu. “Kız olursa Tarçın, erkek olursa Karanfil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Genç adam neredeyse sendeliyordu. “Leydim benimle alay ediyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, hayır.” Bu söylediğimi Petyr’a anlattığımda gülmekten gözlerinden yaş gelecek.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Safran çok güzel bir kız, bilginiz olsun. Büyük kahverengi gözleri ve bal gibi saçlarıyla uzun boylu ve zarif.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne başını kaldırdı. “Benden daha mı güzel?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ser Harrold kızın yüzünü inceledi. “Yeterince güzelsiniz, kabul ediyorum. Leydi Anya bana bu evlilikten ilk bahsettiğinde babanıza benziyor olabileceğinizden korkmuştum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ufak sivri bir sakal falan?” Alayne güldü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öyle demek isteme-”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Umarım konuştuğunuzdan daha iyi mızrak dövüştürüyorsunuzdur.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Harry kısa bir an için şoke olmuş göründü. Fakat müzik tam sona ermek üzereyken kahkahaya boğuldu. “Kimse zeki olduğunuzdan bahsetmemişti.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Güzel dişleri var, diye düşündü Alayne. Düz ve beyaz. Ve güldüğünde o çok tatlı gamzeleri beliriyordu. Alayne, tek parmağını genç adamın yanağından aşağıya kaydırdı. “Eğer olur da evlenirsek Safran’ı babasına geri göndermen gerekecek. İsteyeceğin tüm baharat ben olacağım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Delikanlı sırıttı. “Size bunun için söz veriyorum, leydim. O gün gelene kadar uğurunuzu turnuvada takabilir miyim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Takamazsınız. Söz verdim… bir başkasına.” O kişinin kim olacağına henüz karar vermiş değildi ama elbet birini bulacağını biliyordu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/on-okumalar/the-winds-of-winter-kis-ruzgarlari-alayne-on-okuma/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">KAYIP RIHTIM</a> sitesinden alınmıştır.<br />
<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya Taş, botları ve deri binici kıyafetleri içinde, yoğun bir ahır kokusuyla gelip Robert’ın yatak odasının kapısını çaldığında, Alayne küçük lorduna Kanatlı Şövalye’nin hikâyelerinden birini okuyordu. Mya’nın saçlarında saman, yüzünde ise çatık kaşlar vardı. Bu kaş çatmanın Mychel Redfort’un yakınlarda bulunduğunun işareti olduğunu biliyordu Alayne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya “Lordum,” diyerek bilgilendirmeye başladı Lord Robert’ı. “Leydi Waynwood’un sancakları bir saatlik mesafede görülmeye başlandı. Yakın zamanda kuzeniniz Harry ile beraber burada olurlar. Onları karşılamak ister misiniz?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Neden Harry’nin de bahsini açması gerekiyordu ki? diye düşündü Alayne. Şimdi Tatlıbülbül’ü kesinlikle yatağından kaldıramayacağız. Robert yastıklardan birini tokatladı. “Gönder onları. Onları buraya ben çağırmadım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya şaşkın görünüyordu. Vadi’deki hiç kimse katırları idare etmede kızın eline su dökemiyor olabilirdi; ama küçük lordçuklar bambaşka bir meseleydi. “Davetliler arasındaydılar…” demeye başladı kararsızca. “Turnuva için. Anlayamı-”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne kitabın kapağını kapattı. “Teşekkür ederiz Mya. İzin verirsen Lord Robert ile ben konuşayım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya’nın yüz hatlarına bir rahatlama dalgası yayıldı. Başka bir kelime etmeden, kaçar gibi odadan çıktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mya gidince “Harry’den nefret ediyorum.” dedi Tatlıbülbül. “Bana kuzen diyor; ama aslında içten içe benim ölmemi bekliyor ki Kartal Yuvası ona kalsın. Bilmediğimi zannediyor; ama biliyorum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Lordum böyle safsatalara inanmamalı.” dedi Alayne. ”Eminim ki Sör Harrold sizi gayet de seviyordur.” Ve tanrılar yüzüme gülerse beni de sevecek. Karnında bir şeyler hafiften kıpırdanır gibiydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sevmiyor.” diye ısrar etti Lord Robert. “Tek istediği babamın kalesi. Bu yüzden de severmiş gibi yapıyor.” Çocuk yatak örtüsünü sivilceli göğsüne doğru çekti. “Onunla evlenmeni istemiyorum Alayne. Kartal Yuvası’nın Lordu benim ve bunu men ediyorum.” Sesi ağladı ağlayacakmış gibi çıkıyordu. “Onun yerine benimle evlenmelisin. Her gece aynı yatakta beraberce yatabiliriz ve sen de bana masal okursun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cüce kocam oralarda bir yerlerde hala yaşadığı sürece hiçbir adam benimle evlenemez. Petyr’in dediğine göre Kraliçe Cersei’nin önüne bir düzine cüce kellesi getirilmişti; fakat hiçbiri Tyrion’ınki değildi. “Böyle şeyler söylememelisin, Tatlıbülbül. Sen Kartal Yuvası’nın Lordu ve Vadi’nin Savunucusu’sun. Asil doğumlu bir leydi ile evlenip ondan sen öldükten sonra Arryn Hanesi’nin Yüksek Salonları’nda hükmedecek bir erkek çocuk dünyaya getirmen gerekiyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Robert burnunu sildi. “Ama ben istiyorum ki- ”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne parmağını çocuğun dudaklarının üzerine koydu. “Ne istediğini biliyorum; ama gerçekleşmesi mümkün değil. Sana uygun bir eş değilim. Ben gayrimeşru doğdum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Umurumda değil. En çok seni seviyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Nasıl da küçük bir budalasın. “Sancak beylerin umursayacaktır. Aralarından bazıları babamın sonradan görme ve aşırı hırslı olduğundan bahsediyorlar. Eğer benimle evlenecek olursan bunu kendi özgür iradenle tercih ettiğini değil, babamın zorlamasıyla yaptığını söyleyeceklerdir. Sonra İstidacı Lordlar bir kez daha ona karşı harekete geçebilirler. Bu durumda ben de babam da ölümle cezalandırılırız.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sana zarar vermelerine izin vermezdim!” diye karşılık verdi Lord Robert. “Eğer denerlerse hepsini uçururum.” Elleri titremeye başlamıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne çocuğun parmaklarını okşadı. “İşte, Tatlıbülbül’üm. Şimdi rahatla biraz.” Robert’ın titremesi geçtiğinde, “Sana uygun bir eşin olmalı. Meşru doğumlu, asil bir kız.” diye devam etti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır. Ben seninle evlenmek istiyorum Alayne.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir zamanlar leydi annen de tam olarak aynı şeyi istemişti; ama o zaman meşru doğumlu ve soylu biriydim. “Lordum böyle söyleyerek nezaket gösteriyor.” Alayne Robert’ın saçlarını düzeltmeye başladı. Leydi Lysa hiçbir zaman oğlunun saçına hizmetkârların dokunmasına izin vermemişti ve annesi öldükten sonra, ne zaman yanına birileri bıçakla yaklaşsa Robert şiddetli bir titreme krizinden mustarip oluyordu. Hal böyle olunca, saçları omuzlarından aşağı dökülüp güçsüz beyaz göğsünün yarı hizasına kadar uzamaya bırakılmıştı. Ne de güzel saçları var. Eğer Tanrılar iyi davranır ve Robert evlenecek kadar uzun yaşarsa, karısı eminim ki saçlarına hayran kalır. Çocukta en azından bu kadarını sevecektir. “Doğacak her çocuğumuz gayrimeşru sayılırdı. Sadece Arryn Hanesi’nin meşru doğumlu bir çocuğu Sör Harrold’ın yerine varisin olarak geçebilir. Babam senin için uygun ve benden çok daha güzel asil doğumlu bir kız bulacaktır. Beraber avlanmaya çıkıp şahinlerle avlanacaksınız ve turnuvalarda taşıyasın diye sana uğurunu verecek. Çok geçmeden beni de tamamen unutmuş olursun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Unutmayacağım!”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Unutacaksın. Unutmalısın.” Sesi kararlı ama dingindi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kartal Yuvası’nın lordu canı ne isterse onu yapabilir. O kızla evlenmek zorunda olsam bile seni hala sevemez miyim? Ser Harrold’ın bir metresi varmış. Benjicot, kadının onun piçini taşıdığını söylüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benjicot o aptal çenesini kapamayı öğrense iyi olur. “Benden olmasını istediğin çocuk bu mu? Bir piç?” Parmaklarını çocuğun kavrayışından kurtardı. “Şerefimi bu şekilde lekelemek mi isterdin?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çocuk ne diyeceğini bilemez halde görünüyordu. “Hayır. Asla öyle demek- ”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne ayağa kalktı. “Eğer lordum lütfederse gidip babamı bulmam gerekiyor. Birilerinin Leydi Waynwood’u karşılaması lazım.” Küçük lordu itiraza başlayamadan Alayne çabucak reverans yaptı ve yatak odasını hızla terk etti. Kabul salonunu aşıp tırabzanlı bir köprüyü geçtikten sonra Lord Savunucu’nun dairesine ulaştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne o sabah Petyr Baelish’in yanından ayrıldığında, babası geçen gece Martı Kasabası’ndan terli atıyla gelen yaşlı Oswell ile kahvaltı yapıyordu. Hâlâ muhabbet ediyor olduklarını ummuştu; ama Petyr’in dairesi boş görünüyordu. Birisi pencereyi açık bırakmış ve kâğıt yığınları yerlere saçılmıştı. Güneş ışınları kalın, sarı pencerelerden içeri sızıyor ve toz zerrecikleri küçük altın rengi böcekler gibi ışıkta dans ediyorlardı. Karlar, yukarıda Dev Mızrağı’nın tepelerini kaplamışsa da dağın eteklerinde sonbahar hala oyalanıyor ve kış buğdayı tarlalarda olgunlaşıyordu. Pencerenin dışında, kuyuda çamaşır yıkayan kadınların kahkahasını, avluda antrenman yapan şövalyelerden gelen çeliğin çeliğe vurma sesini duyabiliyordu Alayne. Güzel sesler.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne burayı sevmişti. Yeniden hayat dolu hissediyordu. Babasının… Lord Eddard Stark’ın öldüğü günden beri ilk defa…</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Pencereyi kapattı. Yere saçılmış kâğıtları toplayıp masanın üzerine yerleştirdi. Kâğıtlardan biri turnuvada yarışacakları gösteriyordu. Altmış dört şövalye, Lord Robert Arryn’in yeni Kanatlı Şövalyeler Yoldaşlığı’na katılmaları için yarışmaya davet edilmişti ve altmış dört şövalye at üzerinde mızrak dövüştürüp şahin kanatlarını miğferlerine takabilmek, lordlarını koruma şerefine nail olabilmek için gelmişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Rakipler, dağ vadilerinden sahile, Martı Kasabası’ndan Kanlı Kapı’ya -Üç Kızkardeşler’den bile gelenler vardı- Vadi’nin dört bir yanından buraya akın etmişti. Bunlardan birkaçı sözlenmiş olmasına rağmen sadece üçü evliydi. Turnuvadan çıkacak sekiz galibin, gelecek üç yılını onun özel muhafızları olarak (Alayne, Kralmuhafızları gibi yedi kişilik bir grubu önermişti; fakat Tatlıbülbül, Kral Tommen’dan daha fazla muhafızı olması gerektiğinde ısrarcıydı.) Lord Robert’in yanında geçirmeleri bekleneceğinden evli ve çocuklu olan daha yaşlı adamlar davet edilmemişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve geldiler, diye düşündü Alayne gururla. Hepsi geldi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Her şey, kuzgunların davetiyeleri taşımaya başladığı gün Petyr’in dedikleri gibi çıkıyordu. “Gençler, hevesliler, maceraya ve şöhrete açlar. Lysa savaşa gitmelerine izin vermezdi. Bu, savaşmalarına yakın en iyi şey. Lordlarına hizmet etme ve yeteneklerini ispatlama şansı… Gelecekler. Varis Harry bile gelecek.” Alayne’nin saçlarını düzeltip alnına bir öpücük kondurmuştu. “Ne kadar da akıllı bir kızım var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gerçekten akıllıcaydı. Turnuva, ödüller, kanatlı şövalyeler… Hepsi de Alayne’in fikriydi. Lord Robert’ın annesi çocuğu korkuyla doldurmuştu; ama hanesinin kurucusu, efsanevi Kanatlı Şövalye Sör Artys Arryn’in hikâyelerini Sansa çocuğa ne zaman okusa Robert bunlardan cesaret alıyordu. Tatlıbülbül’ün nihayet uykuya daldığı bir gece ‘Neden onu Kanatlı Şövalyeler’le çevirmiyoruz ki?’ diye düşünmüştü Alayne. Onu güvende tutacak ve cesaretlendirecek kendi Kralmuhafızları. Ve Petyr’a bu fikrini iletir iletmez adam gidip Alayne’in söylediklerini hayata geçirmişti. Ser Harrold’ı karşılamak için burada olmak isteyecektir. Nereye kaybolmuş olabilir ki?</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne, Büyük Salon’un arka tarafındaki sütunlu balkona gidebilmek için kule merdivenlerinden indi. Aşağıda, erkek hizmetkârlar akşamki ziyafet için masaları hazır ederken bir yandan da onların karıları ve kızları eskimiş hasırotlarını süpürüp yerine tazelerini döküyorlardı. Lord Nestor ise Leydi Waxley’e av sahneleri resmedilmiş duvar kilimlerini göstermekteydi. Aynı kilimler bir zamanlar, Robert Demir Taht’ta otururken, Kral Toprakları’nda Kızıl Kale’nin duvarlarını süslüyordu. Joffrey onları kaldırtmış ve Petyr Baelish Vadi’ye, Nestor Royce için hediye olarak getirilmesini ayarlayıncaya dek kilimler kilerin birinde çürümeye terk edilmişti. Sadece güzel olmakla kalmıyorlardı; aynı zamanda, Baş Vekilharç dinleyen herkese duvar halılarının bir zamanlar bir krala ait olduğunu anlatmaktan büyük keyif alıyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Petyr Büyük Salon’da da gözükmüyordu. Alayne balkonu adımladı ve atlı mızrak müsabakalarının yapılacağı alana varmak için kalın batı duvarındaki merdivenlerden aşağıya indi. İzlemeye gelenler için seyirci platformları dikilmiş ve aralara dört uzun çit -atlı mızrak oyunları için- çekilmişti. Lord Nestor’ın adamları bir yandan çitlere badana yapıyor bir yandan da platformlara parlak bayraklar serip yarışmacıların turnuva alanına girecekleri kapıya da kalkanlar asıyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Avlunun kuzey ucuna üç tane atlı mızrak hedef korkuluğu yerleştirilmişti ve yarışmacılardan bazıları korkulukların üzerine doğru at sürüyorlardı. Onları kalkanlarından tanıdı Alayne. Belmore’un çanları, Lynderlyler’in yeşil engerekleri, Taşkır’ın kızıl çekici, Tollett Hanesi’nin gri-siyah zikzakları… Sör Mychel Redfort hedeflerden birini kusursuz bir darbeyle çevirdi. Kanatları kazanması beklenenlerden biri de oydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Petyr orada veya çevredeki diğer yerlerde de gözükmüyordu. Alayne tam arkasını dönüp gidecekti ki bir kadının ona seslendiğini duydu. Kayınların birinin altındaki taş bankta, iki adamın arasında oturduğu yerden “Alayne!” diye bağırıyordu Myranda Royce. Kurtarılmaya ihtiyacı varmış gibi görünüyordu. Alayne gülümseyerek arkadaşına doğru yürüdü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Myranda yünlü, gri bir kıyafet, kapüşonlu yeşil bir pelerin ve oldukça umutsuz bir bakış takınmıştı. İki yanında da birer şövalye oturuyordu. Sağındaki, kırlaşmış bir sakala, kel bir kafaya ve dizlerinin olması gereken yerde kılıç kemerinden taşan bir göbeğe sahipti. Solundaki, on sekizinden fazla göstermiyordu ve bir mızrak kadar inceydi. Kızıl renkli sakalları, yüzünde çöreklenen kırmızı kırmızı sivilcelerin ancak bir kısmını kamufle edebiliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kel şövalye devasa bir çift pembe dudakla süslenmiş koyu mavi bir tunik giyiyordu. Sivilceli kızıl olansa buna kahverengi arkaplan üzerine işlenen dokuz beyaz martılı tuniğiyle cevap vermişti -ki bu da onu Martı Kasabası’ndan Shett Hanesi’ne mensup biri yapıyordu. Oğlan, Myranda’nın göğüslerine o kadar dikkat kesilmişti ki kız kalkıp da Alayne’e sarılana kadar onun geldiğini neredeyse hiç fark etmedi. Ronda “Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler.” diye fısıldadı Alayne’in kulağına. Sonra şövalyelere döndü ve “Beyefendiler, sizlere Leydi Alayne Taş’ı takdim etmeme izin verin.” diyerek onu tanıttı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kel olanı “Lord Savunucu’nun kızı.” diyerek açıkladı yürekten bir nezaketle. Ağır ağır yerinden doğruldu. “Ve görüyorum ki hakkında bahsettikleri kadar güzel.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sivilceli olanı da altta kalmamak için oturduğu yerden zıplayıp “Ser Ossifer doğru söylüyor. Tüm Yedi Krallık’taki en güzel genç kız sizsiniz.” dedi. Bunu kızın göğüslerine doğru söylemiyor olsaydı daha hoş bir iltifat olabilirdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve siz tüm bu genç kızları kendi gözlerinizle gördünüz mü?” diye sordu Alayne. “Onca yeri gezebilmiş olmak için çok genç gözüküyorsunuz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Oğlanın yüzü kızardı ki bu sadece sivilcelerini daha da kabarmış gibi gösterdi. “Hayır, Leydim. Ben Martı Kasabası’ndanım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve ben değilim, ama Alayne orada doğdu. Bu çocuğun etrafında dikkatli olması gerekecekti. Yüzünde, şirin olduğu kadar da belirsiz bir gülümsemeyle “Martı Kasabası’nı sevgiyle hatırlıyorum,” dedi çocuğa. Sonra Myranda’ya döndü ve “Bir ihtimal, babamın nereye gittiğini biliyor olabilir misiniz?” diye sordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sizi babanıza götürmeme izin verin, leydim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Umuyorum ki sizi Leydi Myranda’nın arkadaşlığından mahrum ettiğim için beni affedersiniz.” dedi Alayne şövalyelere. Cevap beklemeden Myranda’nın koluna girdi ve onu banktan uzaklaştırmaya başladı. Ancak işitme menzilinden çıktıkları zaman “Babamın nerede olduğunu cidden biliyor musun?” diye fısıldadı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tabii ki bilmiyorum. Biraz daha hızlı yürü. Yeni taliplerim takip ediyor olabilir.” Myranda yüzünü ekşitti. “Ossifer Lipps Vadi’deki en sıkıcı şövalye; ama Uther Shett onun bu şöhretine talip olabilir. Benim için düelloya tutuşup birbirlerini öldürmeleri için dua ediyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne kıkırdadı. “Eminim ki bu gibi adamların talibin olması Lord Nestor’ın pek hoşuna gitmezdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, gidebilirdi. Lord babam, eski kocamı öldürüp kendisini tüm bu dertlere soktuğum için bana kızgın.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ölmesi senin suçun değildi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hatırladığım kadarıyla yatakta başka kimse yoktu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne ürpermesine engel olamadı. Myranda’nın kocası onunla sevişirken ölmüştü. “Dün gelen Kızkardeşliler gayet centilmendiler.” dedi konuyu değiştirmek için. “Eğer Sör Ossifer veya Sör Uther’ı beğenmediysen, onlardan biriyle evlen. Bence en genç olanı gayet yakışıklıydı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Fok derisinden pelerini olan mı?” diye sordu Randa inanamayarak.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kardeşlerinden biriyle o zaman.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Myranda gözlerini yuvarladı. “Onlar Kızkardeşli. Sen hiç at üstünde mızrak dövüştürebilen bir Kızkardeşli gördün mü? Onlar kılıçlarını morina balığı yağıyla temizler ve soğuk deniz suyu dolu fıçılarda yıkanırlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eh,” dedi Elayne. “En azından temizler.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bazılarının ayak parmakları arasında örümcek ağı var. Onların yerine Lord Petyr’le bile evlenmeyi tercih ederim. O durumda senin de annen olurdum. Söylesene, parmağı gerçekte ne kadar ufak?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne bu soruyu bir cevapla şereflendirmedi. “Leydi Waynwood yakında burada olacak, oğullarıyla beraber.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bu bir vaat mi yoksa tehdit mi?” dedi Myranda. “İlk Leydi Waynwood zannımca bir kısrak olsa gerek. Yoksa tüm Waynwood erkeklerinin at suratlı olmalarını nasıl açıklayabilirsin ki? Eğer bir Waynwood’la evlenmiş olsaydım, ona ne zaman beni becermek isterse miğferini takacağına yemin ettirirdim. Hem de miğferin siperliği kapalı olacak.” Alayne’nin koluna bir çimdik attı. “Yalnız, Harryciğim de onlarla beraber olacak. Bakıyorum da onu bu işe hiç dahil etmedin. Harry’i benden çaldığın için seni asla affetmemem gerekir. Evlenmek istediğim çocuk oydu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha önce yüzlerce kez yaptığı gibi “Nişan fikri babamın başının altından çıktı.” diyerek tepki verdi Alayne. Sadece benimle dalga geçiyor, dedi kendi kendine; fakat alayların arkasında kızın hayal kırıklığını duyabiliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Myranda şövalyelerin talim yaptığı avluya bir göz atmak için durdu. “İşte, tam ihtiyacım olan koca tipi orada duruyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir kaç adım ötede, iki şövalye köreltilmiş antrenman kılıçlarıyla çarpışıyorlardı. Kılıçları iki kez birbiriyle buluştu, sonra da havaya kaldırdıkları kalkanları tarafından engellenmek üzere birbirinden sıyrıldı; fakat iri olanı çarpmanın etkisiyle gerilemişti. Alayne durduğu yerden adamın kalkanının önünü göremiyordu; ama saldırıya geçen rakibinde, her birinin pençesinde kırmızı bir kalp bulunan üç uçan kuzgun vardı. Üç kalp ve üç kuzgun.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne çarpışmanın nasıl sonlanacağını artık biliyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir kaç dakika sonra iri olanı, yamulmuş miğferiyle beraber sersemlemiş halde toza serildi. Yaveri miğferin bağlarını çözüp başını ortaya çıkardığında, adamın kafa derisinden aşağı doğru süzülen kan ortaya çıkmıştı. Eğer kılıçlar köreltilmemiş olsaydı, kanıyla beraber beyni de akıyordu. Kafaya indirilen o son darbe o kadar şiddetliydi ki darbe yerini bulduğunda, Alayne adamın acısını paylaşarak irkilmişti. Myranda Royce galibi düşünceli düşünceli gözden geçirdi. “Sence, eğer Sör Lyn’den kibarca rica etsem taliplerimi benim için ortadan kaldırır mı?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dolgun bir kese altın karşılığında kaldırabilirdi.” Tüm Vadi biliyordu ki Sör Lyn Corbray her zaman umutsuz bir halde paraya sıkışık olurdu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Maalesef, elimdeki tek şey dolgun bir çift meme. Gerçi konu Ser Lyn olduğunda, eteğimin altında dolgun bir sucuk olması daha çok işime yarardı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne’in kıkırdaması Corbray’in dikkatini onlara doğru çekmişti. Kalkanını kaba görünümlü yaverine verdi, miğferini ve onun altına giydiği başlığını çıkarttı. “Hanımlar.” Uzun kahverengi saçları terden alnına yapışmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İyi vuruştu, Ser Lyn.” dedi Alayne yüksek sesle. “Yalnız, korkarım ki zavallı Sör Owen’ı baygın bıraktınız.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Corbray, yaverinin yardımıyla avludan dışarı çıkarılan rakibine doğru bir bakış attı. “Beyni en başından beri baygındı zaten. Aksi takdirde benimle kapışmayı denememesi gerekirdi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Adamın söylediklerinde gerçeklik payı var, diye düşündü Alayne; fakat bu sabahtan beri içinde haylaz bir iblis peydahlanmıştı ve hal böyle olunca Alayne Sör Lyn’e bir de kendi sataşmaya karar verdi. Tatlı tatlı gülümseyerek, “Lord babam, bana ağabeyinizin yeni karısının hamile olduğunu söyledi.” dedi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Corbray ona karanlık bir bakış fırlattı. “Lyonel üzüntülerini iletti. Sanki haspanın birini hamile bırakan ilk erkekmiş gibi, kadının karnının şişmesini seyretmek üzere seyyar satıcının kızıyla beraber Yürek Ocağı’nda kaldı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ah, işte açık bir yara. diye düşündü Alayne. Lyonel Corbray’in ilk karısı, adama küçükken ölen zayıf, hastalıklı bir bebekten başka bir şey vermemişti ve tüm bu yıllar boyunca Ser Lyn ağabeyinin varisi olarak kalabilmişti; fakat zavallı kadın en sonunda dünyaya veda ettiğinde, Petyr Baelish araya girmiş ve Lord Corbray için yeni bir evlilik ayarlamıştı. İkinci Leydi Corbray on altısında, Martı Kasabalı zengin bir tüccarın kızıydı. Ayrıca muazzam büyüklükte bir çeyizle gelmişti ve tüm erkekler, onun büyük göğüslere ve güzel geniş kalçalara sahip olan uzun boylu, etine dolgun ve sağlıklı bir kız olduğundan bahsediyorlardı. Ve görünüşe göre doğurgandı da.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hepimiz, Anne’nin Leydi Corbray’e kolay bir doğum ve sağlıklı bir çocuk bahşetmesi için dua ediyoruz.” dedi Myranda.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne kendini tutamadı. Gülümsedi ve “Babam, Lord Robert’ın sadık derebeylerine yararının dokunmasından her zaman memnun olmuştur. Eminim ki sizin de evlenmenizde aracı olmaktan büyük mutluluk duyardı, Sör Lyn.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne kadar da yardımsever.” Corbray’in dudakları gülümsemeye yorulabilecek -ama Alayne’in içine ürpertiler salan- bir şekilde gerildi. “Ama, babanız Lord Savunucu sağ olsun, topraksızken ve öyle kalmaya da devam edecek gibiyken, varislerim olmasına ne gerek var ki? Hayır. Lord babanıza damızlık kısraklarından hiçbirine ihtiyacım olmadığını söyleyin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Adamın sesindeki zehir o kadar yoğundu ki Alayne Lyn Corbray’in aslında babasının -rüşvetle satın aldığı- adamı olduğunu neredeyse unutacaktı. Ya da öyle mi? Belki de Lyn Corbray, Petyr’in düşmanı gibi görünen ama gerçekte onun adamı olan biri değil, dışarıya Petyr’in düşmanı gibi görünen ama onun adamıymış gibi hareket eden bir düşmanıydı aslında.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sadece bunu düşünmesi bile başının dönmesine yetmişti. Alayne birdenbire kafasını avludan öteye çevirdi… ve arkasındaki kısa boylu, portakal rengi çalı gibi saçları olan sivri suratlı bir adama çarptı. Adamın eli bir anda uzandı ve Alayne yere düşmeden önce kızı kolundan tuttu. “Leydim. Sizi gafil avladıysam özür dilerim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hata benimdi. Arkamda bulunduğunuzu fark edemedim.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Biz fareler sessiz yaratıklarızdır.” Sör Shadrich o kadar kısaydı ki kendisini bir yaver zannedebilirdiniz; fakat yüzü çok daha yaşlı bir adama aitti. Alayne, adamın ağzının kenarlarındaki kırışıklıklarda uzun yolları, kulağının altındaki yarada mazideki savaşları ve gözlerinin arkasında, hiçbir erkek çocuğun sahip olamayacağı sertliği gördü. Bu, yetişkin bir adamdı. Ama yine de Randa bile ondan daha uzun boyluydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kanatlar için yarışacak mısınız?” diye sordu Royce kızı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kanatları olan bir fare çok aptalca bir görüntü olurdu.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onun yerine belki de meydan dövüşünde şansınızı denersiniz?” diyerek öneride bulundu Alayne. Meydan dövüşü sonradan düşünülmüş bir etkinlikti. Gümüşten kanatlarını kazanmak için Ay Kapıları’na gelen yarışmacılara eşlik eden tüm kardeşler, amcalar, babalar ve arkadaşlar için bir eğlence aracı. Ancak, bu müsabakanın galiplerinin de ödüller ve hediyeler kazanma şansı olacaktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ejder dolu bir torbaya takılıp tökezlemediği takdirde iyi bir meydan müsabakası bir gezgin şövalyenin umabileceği tek şeydir. Ejder dolu bir torbaya rastlama şansımız pek yok, değil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zannederim ki pek yok. Fakat şimdi bize izin verirseniz, sör, lord babamı bulmamız gerekiyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Duvarın tepesinde borular çalmaya başladı. “Çok geç.” dedi Myranda. “Geldiler. Onları kendi başımıza karşılamak zorundayız.” Pis pis sırıtmaya başladı. “Kapıya son varan Uther Shett’le evlensin!”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve yarıştılar. Şövalye ve hizmetkârların bakışlarını üzerlerine çekip paldır küldür koşturarak avluyu aştılar ve ahırları arkalarında bıraktılar. Etekleri uçuşuyor, domuzlar ve tavuklar önlerinden kaçışıyordu. Hiç ama hiç leydiliğe yakışmayan bir hareketti yaptıkları; ama Alayne kendini gülerken buldu. Sadece kısa bir zaman için de olsa koştukça kim olduğunu, nerede olduğunu unuttu ve kendini, arkalarında onlara yetişmeye çalışan Arya’yla beraber, arkadaşı Jeyne Poole ile Kışyarı boyunca yarıştıkları, Kışyarı’nın soğuk ve aydınlık günlerini hatırlarken buldu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kapıcı kulübesine vardıklarında ikisi de kıpkırmızı kesilmiş ve soluk soluğa kalmışlardı. Myranda yol üzerinde bir yerlerde pelerinini de düşürmüştü. Tam zamanında oradaydılar. Kale kapısı kaldırılmıştı ve altından yirmi kişilik bir binici sırası içeri girmekteydi. Gri-kahverengi saçları eşarbının altında, haşin bakışlı ama narin Anya Waynwood, Demirmeşe’nin Hanımı, en önde atını sürüyordu. Binici pelerini, kahverengi kürk işlenmiş ağır yeşil yündendi ve Hanedan’ının simgesi olan kırık tekerlek şeklinde, savatlanmış bir broşla boğaz kısmında tutturulmuştu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Myranda Royce öne çıktı ve reverans yaptı. “Leydi Anya. Ay Kapıları’na hoş geldiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Leydi Myranda. Leydi Alayne.” Anya Waynwood teker teker her ikisini de başıyla selamladı. “Bizi karşılamanız ne kadar da hoş. Torunumu tanıtmama izin verin. Sör Roland Waynwood.” Konuşmakta olan şövalyeye doğru kafasını salladı. “Ve bu da en küçük oğlum. Sör Wallace Waynwood. Ve tabii ki vesayetim altında bulunan Sör Harrold Hardyng.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Varis Harry, diye düşündü Alayne. Müstakbel kocam. Tabii beni kabul ederse. Ani bir dehşet dalgası içini doldurmaya başladı. Yüzünün kızarıp kızarmadığını merak ediyordu. Gözünü dikme, diye hatırlattı kendine. Gözünü dikme. Şaşkın şaşkın bakakalma. Aval aval bakma. Başka yere bak. O kadar koştuktan sonra saçları korkunç derecede dağılmış olmalıydı. Saçının dağılmış tellerini düzeltmekten vazgeçmesi için Alayne’in tüm iradesini kullanması gerekti. Şu aptal saçını umursama. Saçının bir önemi yok. Önemli olan o. O ve Waynwoodlar.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Roland aralarında yaşça en büyük olanıydı; buna rağmen o da yirmi beşinden büyük değildi. Kendisi Sör Wallace’tan daha uzun ve kaslıydı; fakat ikisi de tel tel kahverengi saçları ve çok ince burunlarıyla uzun yüzlü ve uzun çeneliydiler. At suratlı ve çekicilikten uzak, diye düşündü Alayne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Öte yandan Harry…</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benim Harry’im. Lordum, sevgilim, nişanlım.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Harrold Hardyng her santimiyle bir lord gibi görünüyordu. Endamlı ve yakışıklı, bir mızrak gibi dümdüz, kaslı vücutlu… Alayne, Jon Arryn’i gençliğinde de tanıyabilmiş kadar yaşlı olan erkeklerin Sör Harrold’ın ona benzediğini söylediklerini biliyordu. Kum sarısı dağınık saçları, soluk mavi gözleri ve kartal gibi bir burnu vardı. Gerçi Joffrey de yakışıklıydı, diye hatırlattı kendi kendine. Yakışıklı bir canavar, işte tam olarak buydu. Minik Lord Tyrion, eğri büğrü olsa da daha merhametliydi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Harry ona bakıyordu. Kim olduğumu biliyor, diye fark etti Alayne. Ve beni gördüğüne memnun olmuş gibi görünmüyor. İşte tam o dakikadan sonra genç adamın üstündeki armalar dikkatini çekmişti. Tuniği ve koşum takımı Hardyng Hanedanı’nın kırmızı-beyaz elmaslarıyla desenlendirilmiş olsa da kalkanının üstündeki motif dörde ayrılmıştı ve Hardyng ve Waynmood armaları sırasıyla birinci ve üçüncü parçalarda resmedilmişken diğer iki parça gök mavisi ve krem renklerindeki Arryn Hanesi’nin ay ve şahinini taşıyordu. Tatlıbülbül bundan hiç hoşnut kalmayacaktı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Wallace “En son gelenler bi-bi-bizler miyiz?” dedi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Wallace’ın kekemeliğini tamamen görmezden gelebilmeyi başararak “Sizlersiniz efendim.” diye cevap verdi Myranda Royce.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“A-a-atlı mızrak dövüşleri n-n-ne zaman başlayacak?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, dua ediyorum ki yakında başlar.” dedi Randa. “Yarışmacılardan bazıları neredeyse bir aydır buradalar ve babamın misafirperverliğinden paylarını alıyorlar. Hepsi de iyi adamlar, ayrıca çok da yiğitler… ama oldukça fazla yiyorlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Waynwoodlar hep birlikte güldüler ve Varis Harry bile ufaktan gülümser gibi oldu. “Dağlardaki geçitlerde hava karlıydı, yoksa buraya daha erken varırdık.” dedi Leydi Anya.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eğer Kapılar’da böyle bir güzelliğin bizleri beklediğini bilseydik uçarak gelirdik.” dedi Sör Roland. Sözleri Myranda Royce’a yöneltilmişse de bunları söylerken Alayne’e bakıp gülümsüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Uçmak için kanatlarınızın olması gerekirdi,” diyerek cevap verdi Randa. “Ve burada, bu konu üzerine söyleyebilecekleri bir iki sözü olan bazı şövalyeler var.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hararetli bir tartışmayı dört gözle bekliyorum.” Sör Roland atından atladı, Alayne’e doğru döndü ve gülümsedi. “Lord Serçeparmak’ın kızının güzel yüzlü ve zarafet dolu olduğunu duymuştum; ama hiç kimse bir hırsız olduğunu da söylemedi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yanlış biliyorsunuz, efendim. Ben hırsız değilim!”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Roland elini kalbinin üzerine yerleştirdi. “O zaman göğsümdeki, kalbimi çaldığınız bu deliği nasıl açıklayacaksınız?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“O sadece sizinle e-eğ-eğleniyor, leydim.” diye kekeledi Ser Wallace. “Ye-ye-yeğenim zaten ka-ka-kalpsizin tekiydi.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Waynwood tekerleğinin kırık bir mili var ve işte burada da dayım.” Sör Roland Wallace’ın kulağının arkasına bir tane şaplattı. “Şövalyeler konuşurken yaverler susmalı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ser Wallace kıpkırmızı kesilmişti. “Artık bir ya-yaver değilim, leydim. Ye-yeğenim gayet de biliyor ki ben bir şö-şö-şöv-şö-şöva-”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Şövalyelik unvanınız verildi?” diyerek devamını getirdi Alayne kibarca.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Wallace Waynwood “Unvan verildi.” diyerek onayladı minnetle.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Eğer yaşıyor olsaydı Robb da aynı yaşta olacaktı, diye düşünmekten kendini alamadı Alayne. Ama Robb bir kral olarak öldü, bu ise hala bir çocuk.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Leydi Myranda, “Lord babam sizler için Doğu Kulesi’nde odalar ayarladı.” diyordu Leydi Waynwood’a. “Fakat korkarım ki şövalyeleriniz aynı yatağı paylaşmak zorunda kalacaklar. Ay Kapıları hiçbir zaman için bu kadar asil misafiri bir arada ağırlamak üzere tasarlanmadı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Siz Kartal Kulesi’ndesiniz Sör Harrold.” diyerek araya girdi Alayne. Tatlıbülbül’den çok uzaklarda. Kasıtlı olarak böyle ayarlandığını biliyordu. Petyr Baelish hiçbir zaman için bu tür işleri şansa bırakmazdı. “Eğer sizi memnun edecekse odanızı bizzat ben göstereceğim.” Bu sefer gözleri Harry’nin gözleriyle buluştu. Sadece genç adam için gülümsedi ve içinden Bakire’ye dua etmeye başladı. Lütfen. Bana âşık olmasına gerek yok, sadece benden hoşlanmasını sağla. Birazcık. Bu kadarı şimdilik yeterli.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ser Harrold kıza soğuk soğuk baktı. “Serçeparmak’ın piçinin refakati neden beni memnun etsin ki?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Üç Waynwood da Harrold’a yan yan baktılar. Buz gibi bir sesle “Burada misafirsin Harry.” diye hatırlattı Lady Anya. “Bunu unutmadığına emin ol.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir leydinin zırhı nezaketidir. Alayne kanının yüzüne hücum ettiğini hissedebiliyordu. Gözyaşı yok, diye dua etti. Lütfen, lütfen, ağlamamam lazım. “Nasıl isterseniz efendim. Ve şimdi izin verirseniz Serçeparmak’ın piçi lord babasını bulup geldiğinizi haber vermeli ki yarın turnuvaya başlayabilelim.” Ve dilerim ki atın sendeler de, Varis Harry, ilk müsabakanda o aptal kafanın üstüne çakılırsın. Waynwoodlar, eşlikçileri adına garip garip özürler dilemeye çalışırlarken Alayne kaskatı bir surat takındı. Özürlerini bitirdiklerinde ise arkasını dönüp kaçar gibi oradan uzaklaştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne, iç kalenin yakınında farkında olmadan Sör Lothor Brune’a bodoslama çarptı. Az kalsın adamın ayaklarını yerden kesiyordu. “Varis Harry? Olsa olsa Göt Harry’dir. Kendini beğenmiş, sonradan görme yaverin teki.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne adamın söylediklerine o kadar minnettar kaldı ki ona sarıldı. “Teşekkür ederim. Babamı gördünüz mü efendim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Aşağıda, mahzenlerde.” dedi Sör Lothar. “Lord Grafton ve Lord Belmore ile beraber Lord Nestor’ın tahıl ambarlarını kontrol ediyorlar.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Mahzenler geniş, karanlık ve kirliydi. Alayne lambalardan birinin fitilini yaktı ve eteklerini toplayıp merdivenlerden aşağı inmeye başladı. En aşağıya yaklaştığında Lord Grafton’ın gürleyen sesini duydu ve sesi takip etti. Adamları bulduğunda, “Tüccarlar alacağım diye, lordlar da satacağım diye yaygara koparıp duruyorlar.” diyordu Martı Kasabalı. Uzun boylu olmasa da, Grafton kalın kolları ve omuzlarıyla geniş bir adamdı. Dağınık saçları da kirli sarı renkteydi. “Bunu nasıl durduracağım lordum?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İskelelere muhafızlar yerleştir. Gerekirse gemilere de el koy. hiçbir gıda maddesi Vadi’den çıkmadığı sürece nasıl olduğunun bir önemi yok.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öte yandan bu fiyatlar…” diyerek karşı çıktı şişman Lord Belmore. “Bu fiyatlar ederinden fazlası.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sen ederinden fazlası diyorsun lordum. Ben de isteyeceğimizden azı diyorum. Bekle. Eğer gerekirse onları kendin satın al ve stokla. Kış geliyor. Fiyatlar yükselecektir.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki de.” dedi Belmore şüpheyle.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Grafton, “Bronz Yohn beklemeyecektir.” diye şikâyet etti. “Martı Kasabası üzerinden göndermesine de gerek yok. Adamın kendi limanı var. Biz hasatlarımızı stoklarken Royce ve diğer İstidacı Lordlar kendilerininkini gümüşe çeviriyor olacaklar, bundan emin olabilirsiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dua edelim de öyle olsun.” dedi Petyr. “Ambarları boşaldığında, ellerindeki gümüşlerin her bir tekine bizden yiyecek satın almak için ihtiyaçları olacak. Ve şimdi izin verirseniz lordlarım, kızımın bana ihtiyacı varmış görünüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Leydi Alayne.” dedi Lord Grafton. “Bakıyorum da bu sabah gözleriniz parıl parıl.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çok naziksiniz lordum. Baba, sizleri rahatsız ettiğim için özür dilerim; ama Waynwoodların geldiğini bilmek istersiniz diye düşündüm.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ve Sör Harrold da onlarla birlikte mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İğrenç Sör Harrold. “Evet.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Lord Belmore güldü. “Royce’un çocuğun da gelmesine izin vereceğini hiç düşünmemiştim. Bu adam kör mü, yoksa sadece aptalın teki mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onurlu bir adam. Bazen ikisi de aynı anlama gelir gerçi. Eğer Lord Royce, delikanlıya kendini kanıtlama şansı vermemiş olsaydı arada daha büyük uçurumların açılmasına sebep olabilirdi. Öyleyse neden müsabakalara katılmasına izin vermeyesin ki? Çocuğun Kanatlı Şövalyeler arasında bir yer edinmesine yetecek kadar yeteneği hiçbir şekilde yok zaten.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Zannederim ki öyle.” dedi Belmore isteksizce. Lord Grafton Alayne’in elini öptü ve iki lord, kızı babasıyla yalnız başına bırakmak üzere oradan ayrıldılar.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Gel.” dedi Petyr. “Beraber yürüyelim.” Alayne’in koluna girdi ve kızı boş bir zindandan geçirip mahzenlerin derinliklerine doğru götürmeye başladı. “Varis Harry ile ilk karşılaşman nasıl geçti?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Korkunç biri.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dünya korkunçluklarla dolu tatlım. Şimdiye kadar bunu biliyor olman gerekirdi. Yeteri kadarına şahit oldun.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet.” dedi Alayne. “Fakat neden bu kadar zalim olması gerekiyordu ki? Bana senin piçin diyerek hitap etti. Avlunun ortasında, herkesin önünde.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onun bildiği kadarıyla öylesin. Bu nişan hiçbir zaman onun fikri olmadı ve hiç şüphesiz Bronz Yohn onu benim üçkâğıtlarıma karşı uyarmıştır. Sen de benim kızımsın. Sana güvenmiyor ve ayrıca senin kendisinden aşağı birisi olduğuna inanıyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Eh, öyle değilim. Kendisinin müthiş bir şövalye olduğuna inanabilir; ama Sör Lothor onun sadece kendini beğenmiş, sonradan görme bir yaverden başka bir şey olmadığını söylüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Petyr kolunu kıza doladı. “Evet öyle; ama aynı zamanda Robert’ın da varisi. Harry’i buraya getirmek planımızın ilk adımıydı; fakat şimdi onu elimizde tutmak zorundayız ve bunu sadece sen yapabilirsin. Çocuğun güzel yüzlere zaafı var ve kimin yüzü seninkinden daha güzel ki? Cezbet onu. Büyüle onu. Kendine hayran bırak.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nasıl yapacağımı bilmiyorum.” dedi Alayne acınacak bir sesle.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O gözlerine ulaşmayan gülümsemelerinden biriyle “Ah, bence biliyorsun.” dedi Serçeparmak. “Bu gece, salondaki en güzel kadın sen olacaksın. Tıpkı leydi annenin de senin yaşlarında olduğu gibi. Seni ana masaya oturtamam; fakat duvar şamdanlarının birinin altında şeref konuklarına ait bir yerin olacak. Alevler saçında parlayacak ki herkes ne kadar güzel bir yüzün olduğunu görsün. Yaverleri kovuşturmak için elinde uzun bir kaşığı hazır et tatlım. Şövalyeler uğurunu takabilmek için sana yalvarmaya akın ettiklerinde, yeni yetmelerin ayak altında dolaşmasını istemezsin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir piçin uğurunu takmayı kim ister ki?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Harry, eğer Tanrılar bir kaz kadar akıl verdiyse. Fakat Harry’e verme. Başka bir centilmene ver ve onu desteklediğini göster. Çok hevesli görünmek istemezsin.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İstemem.” dedi Alayne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Leydi Waynwood Harry’nin seni dansa kaldırması için ısrarcı olacaktır, sana bu kadarının garantisini verebilirim. İşte bu, senin fırsatın olacak. Çocuğa gülümse. Konuşurken dokun ona. Gururunu okşamak için hafif hafif sataş. Eğer tepki veriyor gibi görünürse ona kendini kötü hissettiğini söyle ve seni dışarıya, hava almaya çıkarmasını iste. hiçbir şövalye güzel bir genç kızdan gelen bu isteği geri çeviremez.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet.” dedi Alayne. “Ama benim bir piç olduğumu düşünüyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Güzel bir piç ve Lord Savunucu’nun kızı.” Petyr kızı yakınına çekti ve iki yanağından da öptü. “Gece senin, tatlım. Bunu aklından çıkarma. hiçbir zaman.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Deneyeceğim baba.” dedi Alayne.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ziyafet tam anlamıyla babasının dediği gibi çıkmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gümüş kanatları kazanmak için lordlarının gözü önünde yarışmaya buralara kadar gelen altmış dört katılımcı şerefine altmış dört çeşit yemek servis edildi. Nehirlerden ve göllerden turna, alabalık ve somon; denizlerden yengeç, morina ve ringa… Ördekler ve horozlar vardı. Tüyleri içinde tavuskuşları ve badem sütü içinde kuğular… Ağızlarında elmalarla, çıtır çıtır kızartılmış yavru domuzlar servis edilmişti ve ayrıca mutfak kapılarından geçirmek için çok büyük olduklarından kale avlusunda bütün olarak kızartılmaları gereken üç devasa yaban öküzü de oradaydı. Sıcak ekmek dilimleri Lord Nestor’ın kabul salonundaki tüm masaları doldurmuştu ve kocaman peynir kalıpları kilerlerden çıkarılıp buraya getirilmişti. Tereyağı yeni yapılmıştı. Dahası da vardı. Pırasalar ve havuçlar… Kavrulmuş soğanlar, pancarlar, turplar, yaban havuçları… Ve hepsinden de güzeli, Lord Nestor’ın aşçısı mükemmel bir eser hazırlamıştı: Tepesi şekerden bir Kartal Yuvası’yla süslenmiş, Dev Mızrağı şeklindeki üç buçuk metrelik bir limonlu pasta.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benim için, diye düşündü Alayne, pasta salona getirilirken. Tatlıbülbül de limonlu pastaları seviyordu; ama sadece Alayne çocuğa bunun kendisinin en sevdiği yiyecek olduğunu söyledikten sonra. Pastayı yapmak Vadi’deki tüm limonları kullanmayı gerektirmişti; fakat Petyr Dorne’dan daha fazla limon getirteceğine söz vermişti.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Salonda hediyeler de vardı ayrıca. Muazzam hediyeler. Tüm yarışmacılara gümüş rengi kumaştan bir pelerin ve bir çift şahin kanadı şeklinde lacivert taşı broş takdim edilmişti. Onları izlemeye gelen erkek kardeşleri, babaları ve arkadaşlarına da kaliteli çelikten hançerler sunulmuştu. Anneleri, kız kardeşleri ve güzel hanımları için ise ipek kumaşlar ve Myr dantelleri vardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne, Sör Edmund Taşkır’ın “Lord Nestor’ın eli açıkmış” dediğini duydu. Leydi Waynwood, başıyla Petyr Baelish’i işaret ederek, “Eli açık ve serçe parmaklı.” diye cevap verdi adama. Taşkır kadının neyi kastettiğini anlamakta yavaş davranmadı. Tüm bu cömertliğin asıl kaynağı Lord Nestor değil, Lord Savunucu’ydu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Son yemekler de bitirilip ortalık temizlendikten sonra dans etmeye alan yaratmak için masalar yerlerinden kaldırıldı ve müzisyenler içeriye kabul edildi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hiç şarkıcı yok mu?” diye sordu Ben Coldwater.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Küçük lord onlara tahammül edemiyor.” diye cevapladı Sör Lymond Lynderly. “Marillion’dan beri.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah… Marillion, Leydi Lysa’yı öldüren adamdı, öyle değil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne konuşmaya dahil oldu. “Şarkıcılığı Leydi Lysa’yı çokça memnun ediyordu ve bundan dolayı belki de leydi ona çok ayrıcalıklı davrandı. Leydi Lysa babamla evlendiğindeyse Marillion çıldırıp leydiyi Ay Kapısı’ndan aşağı itti. O zamandan beri Lord Robert şarkı söylenmesinden nefret ediyor; fakat kendisi müziğe hala düşkün.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Benim de olduğum gibi.” dedi Coldwater. Alayne’e elini uzatarak ayağa kalktı. “Beni bu dansla şereflendirir misiniz leydim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çok naziksiniz.” dedi Alayne, adam onu dans pistine doğru götürürken.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">O geceki ilk dans partneriydi; fakat sonuncusu olmaktan oldukça uzaktı. Tam da Petyr’in dediği gibi tüm genç şövalyeler uğurunu alabilmek için rekabete tutuşarak Alayne’in etrafına üşüşmüşlerdi. Ben’den sonra Andrew Tollett, yakışıklı Sör Byron, kırmızı burunlu Sör Morgarth ve Çılgın Fare Sör Shadrich geldi. Onlardan sonra da Myranda’nın şişman, sıkıcı erkek kardeşi ve Lord Nestor’ın varisi olan Sör Albar Royce… Üç Sunderland ile de dans etti. hiçbirinin parmakları arasında örümcek ağı gözükmüyordu, tabii ayak parmaklarının da böyle olduğunu garanti edemezdi. Uther Shett, bir yandan Alayne’in ayaklarını ezerken bir yandan da ona bayağı iltifatlar yağdırmak üzere ortaya çıkmıştı. Öte yandan Yarıvahşi Sör Targon da nezaketin ta kendisi olduğunu ispatlamıştı. Ondan sonra Sör Roland Waynwood Alayne’i kaptı ve salondaki diğer şövalyelerin yarısı hakkındaki alaycı yorumlarıyla kızı güldürdü. Dans etme sırası ona geldiğinde dayısı Wallace da aynı şeyleri yapmayı denedi, ama ne yazık ki kelimeler ağzından çıkamıyordu. Alayne en sonunda genç adamın haline acıdı ve mutlu mutlu gevezelik ederek Sör Wallace’ı utançtan kurtarmış oldu. Dans sona erdiğinde Alayne müsaade istedi ve biraz şarap içmek üzere oturduğu masanın yolunu tuttu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve işte orada duruyordu. Varis Harry’nin ta kendisi. Uzun boylu, yakışıklı, çatık kaşlı. “Leydi Alayne. Bu dansta partneriniz olabilir miyim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne kısa bir süre düşündü. “Hayır. Zannetmiyorum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Renkler oğlanın yanaklarına hücum etmeye başladı. “Size avluda affedilemez derecede kaba davrandım. Beni affetmelisiniz.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Affetmeli miyim?” Saçını geriye doğru attı, şarabından bir yudum aldı ve oğlanı biraz bekletti. “Affedilemez derecede kaba birini nasıl affedebilirsiniz ki? Bunu bana açıklayabilir misiniz, sör?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ser Harrold’ın kafası karışmış görünüyordu. “Lütfen. Tek bir dans.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cezbet onu. Büyüle onu. Kendine hayran bırak. “Eğer ısrar ediyorsanız…”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Genç adam başıyla onayladı ve elini Alayne’e uzattı. Beraber piste doğru yürüdüler. Müziğin devam etmesini beklerlerken Alayne ana masaya doğru bir bakış attı. Lord Robert oturduğu yerden onlara gözünü dikmiş bakıyordu. Lütfen, diye dua etti kız. Seğirip titremeye başlamasın. Burada değil. Şimdi değil. Üstat Coleman çocuğun ziyafetten önce güçlü bir doz tatlısüt içtiğinden muhakkak emin olmuştu; ama yine de…</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sonra müzisyenler bir ezgi tutturdular ve Alayne dans etmeye başladı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bir şeyler söyle, diye kendini zorladı. Eğer onunla konuşacak cesareti bulamazsan hiçbir zaman Sör Harry’nin sana âşık olmasını sağlayamayacaksın. Acaba ona ne kadar iyi dans ettiğini söylemeli miydi? Hayır. Muhtemelen bir düzine kez bunu duymuştur. Ayrıca, Petyr çok hevesli görünmemem gerektiğini söyledi. Bunun yerine “Duydum ki baba olmak üzereymişsiniz.” dedi Alayne. Bu, çoğu kızın müstakbel nişanlısına söyleyeceği türden bir şey değildi; ama Alayne, Sör Harrold’ın yalan söyleyip söylemeyeceğini görmek istiyordu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkinci kez. Kızım Alys iki yaşında.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Piç kızın Alys. diye düşündü Alayne; ama ağzından çıkan “Onun annesi başka bir kadın ama.” oldu.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Evet. Onunla yattığımda Cissy güzel bir kızdı; ama doğum onu bir inek kadar şişman bıraktı. Durum böyle olunca Leydi Anya da kızın, askerlerinden biriyle evlenmesi için ayarlamalarda bulundu. Safran ile ilişkimiz ise daha farklı.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Safran?” Alayne gülmemeye çalıştı. “Cidden mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sör Harrold en azından utanma erdemini göstermişti. “Babası, Safran’ın kendisi için altından bile daha değerli olduğunu söylüyor. O zengin biri. Martı Kasabası’ndaki en zengin adam. Baharatlardan bir servet… ”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çocuğun ismini ne koyacaksınız?” diye sordu. “Kız olursa Tarçın, erkek olursa Karanfil mi?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Genç adam neredeyse sendeliyordu. “Leydim benimle alay ediyor.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ah, hayır.” Bu söylediğimi Petyr’a anlattığımda gülmekten gözlerinden yaş gelecek.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Safran çok güzel bir kız, bilginiz olsun. Büyük kahverengi gözleri ve bal gibi saçlarıyla uzun boylu ve zarif.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Alayne başını kaldırdı. “Benden daha mı güzel?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ser Harrold kızın yüzünü inceledi. “Yeterince güzelsiniz, kabul ediyorum. Leydi Anya bana bu evlilikten ilk bahsettiğinde babanıza benziyor olabileceğinizden korkmuştum.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ufak sivri bir sakal falan?” Alayne güldü.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öyle demek isteme-”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Umarım konuştuğunuzdan daha iyi mızrak dövüştürüyorsunuzdur.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Harry kısa bir an için şoke olmuş göründü. Fakat müzik tam sona ermek üzereyken kahkahaya boğuldu. “Kimse zeki olduğunuzdan bahsetmemişti.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Güzel dişleri var, diye düşündü Alayne. Düz ve beyaz. Ve güldüğünde o çok tatlı gamzeleri beliriyordu. Alayne, tek parmağını genç adamın yanağından aşağıya kaydırdı. “Eğer olur da evlenirsek Safran’ı babasına geri göndermen gerekecek. İsteyeceğin tüm baharat ben olacağım.”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Delikanlı sırıttı. “Size bunun için söz veriyorum, leydim. O gün gelene kadar uğurunuzu turnuvada takabilir miyim?”</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Takamazsınız. Söz verdim… bir başkasına.” O kişinin kim olacağına henüz karar vermiş değildi ama elbet birini bulacağını biliyordu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârları "Tyrion"]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=39</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:19:01 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=39</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://forum.gameofthronestr.com/t/tyrion-bolumu-ceviri-the-winds-of-winter/6127" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">KAPANAN GAME OF THRONES TÜRKİYE </a>sitesinden eski bir üyeye aittir.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uzaklarda bir yerde, ölmekte olan bir adam annesine bağırıyordu. Bir adam, İkinci Oğullar’ın kuzeyindeki kampta “Atlara!” diye bağırdı Ghiscari dilinde. “Atlara! Atlara!” Yüksek ve tiz sesi, sabahın havasıyla çok uzaklara, kendi kampının ötesine taşındı. Tyrion, kelimeleri anlayacak kadar Ghiscari dilini biliyordu; ancak sesteki korku her dilde aynıydı. Onun ne hissettiğini biliyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Biliyordu Tyrion, kendi atını bulmanın zamanı gelmişti. Ölü oğlanların zırhlarını giymenin zamanı gelmişti, kemerine bir kılıç ve hançer iliştirmenin, orası burası yamulmuş kaskı başına takmanın zamanı gelmişti. Şafak sökmüştü, güneşin ilk ışıkları şehrin duvarlarının ve kulelerinin ardından parlıyordu, kör edercesine parlak. Batıda yıldızlar bir bir parlaklığını kaybediyordu. Borazanlar Skahazadhan’nın kıyılarında üfleniyordu, aynı şekilde Meeren’in duvarlarından savaş boruları cevap veriyordu. Nehirin ağzında bir gemi alevler içinde batıyordu. Köle Körfezinde savaş gemileri çarpışırken ejderhalar ve ölü adamlar gökyüzüne gidiyorlardı. Tyrion uzak mesafeden olanları göremedi fakat işitti; gemilerin kafa kafaya çarpışması, Demirdoğumluların büyük savaş boruları, Qarth’ın gürütülü tuhaf ıslıkları, çatırdayan küreklerin sesleri, baltanın kalkana saplanışı, yaralı adamların çığlıkları. Birçok gemi hala körfezin uzaklarındaydı, çıkardıkları sesler soluk ve derinden geliyordu ama biliyordu ki hepsi aynıydı. Katliamın şarkısı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Durduğu yerden üç yüz metre uzakta Adi Kız Kardeş’i gördü, uzun kolu ceset yığınlarıyla birlikte sallanıyor, şişmiş ve çıplak cesetler uçuyordu. Kuşatma kampları gül ve altındanmışcasına sisin altında parıldarken Meeren’in ünlü basamaklı piramitleri soluk birer enkazı andırıyordu. Bir tanesinin yukarısında bir şey hareket ediyordu. Bir ejderha ama hangisi? Bu kadar mesafeden bir kartal zannedilebilirdi. Çok büyük bir kartal.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İkinci Oğullar’ın küflü çadırlarında saklanarak geçen birkaç günden sonra dışarıdaki hava fazla temiz ve taze kokuyordu. Olduğu yerden denizi görememesine rağmen keskin tuz kokusu denizin yakınlarda olduğunu söyledi. Ciğerlerini havayla doldurdu. Savaşmak için güzel bir gün. Doğudaki davulun sesi kavrulmuş ovada yayıldı. Elinde Rüzgarla Savrulanlar’ın mavi sancağını taşıyan atlı bir birlik Harridan’ın yanından şimşek gibi geçti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Göğüs uçlarında halkalar olan Yunkai’li adamın bir köle askerin gözlerinin arasına balta saplanmasını aptal bir adam eğlenceli bulabilirdi. Genç bir adam muazzam ve büyüleyici olduğunu düşünebilirdi. Ama Tyrion Lannister daha iyisini bilirdi. Tanrılar beni kılıç kullanmam için yaratmamışlar diye düşündü, peki o zaman beni neden sürekli savaşların içine atıyorlar.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kimse duymadı. Kimse cevaplamadı. Kimse umursamadı Tyrion’ı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion kendini ilk savaşını düşünürken buldu. Shae’in ilk sevişmesinden sonraydı, babasının savaş borularıyla uyandırılmıştı. Gecenin bir yarısı kollarında çırılçıplak titreyen tatlı fahişesi, ürkmüş bir çocuk. Belki de hepsi yalandı, iyi hissetmemi sağlamak için oynadığı bir oyun. Shae ne kadar iyi bir oyuncuymuş diye içinden geçirdi. Zırhını giymesine yardım etmesi için Podrick Payne’e bağırdığında çocuk horul horul uyuyordu. Gördüğüm en hızlı delikanlı değildi ama adam gibi bir yaverdi. Umarım hizmet edecek daha iyi bir adam bulur.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Biraz acayipti ama, Tyrion Yeşil Çatal Savaşı’nı Karasu Savaşı’ndan daha iyi hatırlıyordu. Bu benim ilk savaşımdı. Herkes ilk savaşını hatırlar.Nehirin üstünden geçip giden sisi hatırladı, sazlıklara doğru giden soluk beyaz parmaklar gibiydiler. Ve o gündoğumunun güzelliği, bunu da hatırlıyordu; yıldızlar mor gökyüzünde dağılmışlardı, sabah çiyi ile ıslanmış çimenler cam gibi parlıyordu, kırmızı parlaklık doğudaydı. Shae, Pod’a yardım edip Tyrion’a uyumsuz ve garip zırhını giydirirken Shae’in parmaklarının ufak temaslarını hatırladı. Tanrının belası miğfer. Üstünde çiviler olan bir kova gibiydi. O çiviler hayatını kurtarmıştı, ilk savaşını kazanmasına rağmen Tyrion’un o günkü hali o kadar aptaldı ki Penny ve Groat onun yarısı kadar bile aptal gözükemezdi. Shae Tyrion’un zırhlar içinde dehşetli gözüktüğünü söyledi. Nasıl bu kadar kör,sağır ve aptal olabildim? Erkekliğimle düşünmemem gerekirdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İkinci Oğullar atlarını eğerliyorlardı, sakin, acele etmeden ve doğru şekilde; bu daha önce yüzlerce kez yaptıkları bir şey değildi, genelde aceleyle yaparlardı. Bazıları elden ele bir şeyler taşıyorlardı, şarap veya su olabilirdi, Tyrion tam olarak seçemedi. Bokkoko edepsizce sevgilisini öpüyordu, koca ellerinden biriyle oğlanın kıçını okşuyor, diğerini de saçlarında gezdiriyordu. Onların arkasında, Sör Garibald beygirinin yelesini tarıyordu. Kem bir taşın üstüne çömmüştü, dik dik yere bakıyordu… Muhtemelen ölmüş abisini düşünüyordu ya da Kral Toprakları’ndaki o arkadaşını. Çekiç ve Çivi adamları kontrol ediyordu, silahlara ve mızraklara bakıyor, zırhları ayarlıyor, ağzı körelen bıçakları bileyliyorlardı. Snatch tütününü çiğniyor, aptal şakalar yapıyor ve uzun kavisli koluyla bacak arasını kaşıyordu. Ondaki bir şeyler Tyrion’a Bronn’u hatırlattı. Karasu’dan Sör Bronn şimdilerde, tabi kız kardeşim onu öldürmediyse. Bu ihtimal Cersei’nin düşündüğü kadar basit olmayabilirdi. İkinci Oğullar’ın kaç tane savaşta dövüştüğünü merak etti Tyrion. Kaç tane çarpışmaya girdiklerini, kaç tane baskın yaptıklarını,kaç tane şehire zorla girdiklerini, kaç tane kardeşlerini gömdüklerini veya çürümeye bıraktıklarını merak etti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu Tyrion’un üçüncü muharebesi olacaktı. Deneyimli ve soylu, damgalı ve mühürlü, ispatlanmış bir savaşçı işte o benim. Birkaç adam öldürdüm ve bir o kadar yaraladım, kendim de yaralandım ama öldürdüklerimi anlatacak kadar yaşadım. Taarruzları yönettim, adamların benim ismimi bağırdıklarını duydum, daha iyilerini ve daha büyüklerini öldürdüm,birkaç zaferin tadını bile aldım… Ve bu kahramanlar için yeterince lezzetli bir şarap sayılmaz mıydı? Başka tatları da sevemez miydim? Yaptığı ve gördüğü tüm şeylere rağmen yeni bir savaşa katılacak olması Tyrion’ı dehşete düşürüyordu Dünyanın yarsını dolaşmıştı kimi zaman bir tahtırevanda, kim zaman bir direkli teknede, bir domuzun üstünde, köle ve ticaret gemilerinde, fahişelerin ve atların sırtında, Her seferinde kendine hayatta kalmasının ya da ölmesinin artık umrunda olmadığını söyledi. Ancak her defasında daha çok önemsediğini gördü.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yabancı soluk kısrağa binmiş ve elinde kılıçla üstlerine doğru geliyordu ama Tyrion’un onunla yüzleşmek konusunda bir ilgisi yoktu. Şimdi değil. Henüz değil. Bugün değil. Sen nasıl bir dolandırıcısın Küçük Şeytan, yüzlerce muhafızın karına tecavüz etmesine izin verdin, babanı karnından vurdun, sevgilinin boğazını yüzü kararana kadar altın zincirle sıktın, fakat hala yaşamayı hakettiğini düşünüyorsun.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion, Penny ile ortak kullandıkları çadıra daldığında Penny çoktan zırhını giymişti. Penny yıllardır kendini tahta bir plakaya bağlıyordu; tokalar ve kopçalar hakkında uzman olduktan sonra tahta plaka ve zincir zırh çok farklı şeyler değillerdi. Örgütün çelikleri ezilmiş ve paslanmış, çizilmiş ve lekelenmiş yada solmuş olsa da fark etmezdi bir kılıcı durduracak kadar sağlamdı her zaman.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Penny’nin henüz giymediği tek parça miğferiydi. Tyrion içeri girdiğinde bir baktı ve ‘’Zırhını giymemişsin. Neler oluyor?’’ dedi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Olağan şeyler. Çamur, kan ve kahramanlık, öldürmek ve ölmek. Bir savaş körfezin dışında devam ediyor, bir başkası şehirin duvarlarının altında. Yunkai’lilerin her tarafı düşmanla kaplı. En yakın mücadele şimdilik bir fersah uzağımızda ancak çok geçmeden biz de dahil olacağız… İki taraftan birinde. İkinci Oğullar taraf değiştirmeye daima hazırdı, Tyrion bundan neredeyse emindi. Ama emin olmakla neredeyse emin olmak arasında büyük bir uçurum vardı. ''Adamımı yanlış değerlendirirsem hepimiz kayboluruz. ‘’<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">''Miğferini tak ve kopçaların bağlı olduğundan emin ol. Bir keresinde boğulmayayım diye benimkileri açık bıraktım ve bana bir buruna mal oldu.’’ Tyrion yara izini kaşıdı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Zırhını giydirmemiz lazım.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Çok istiyorsan buyur. Önce deri yelek. Çivili kaynatılmış deri, onun üstüne örgü zırh ve son olarak boyun zırhı.’’ Çadırın içine bir göz attı. ‘’Şarap var mı?’’</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Yok.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Akşam yemeğinden kalan yarım sürahiye ne oldu?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Çeyrek sürahi vardı ve sen içtin.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İçini çekti. ‘’Kız kardeşimi bir bardak şarap karşılığında satardım.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’ Bana kalırsa kız kardeşini bir bardak at sidiğine satardın.’’ Bu beklenmedik cevap karşısında Tyrion yüksek sesli bir kahkaha attı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’At sidiğine olan düşkünlüğüm çok mu biliniyor, yoksa kız kardeşimle mi tanıştın?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Onu bir kez gördüm, çocuk kral için mızrak dövüşü yaptığımız zaman. Groat onun güzel olduğunu düşünüyordu.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Groat aptal isimli bodur bir yalakaydı. ‘’Sadece bir aptal ayık kafayla savaşa gider. Plumm’da şarap vardır. Savaşta ölürse, o şarabın boşa gitmesi suç sayılır.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Dilini tut biraz. Şu yeleği bağlamam lazım.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion denedi ama susunca Katliamın Sesi artıyormuş gibi geldi ve dili tutulamaz oldu.’’Gorzhak zo Eraz örgütü demir adamları denize püskürtmek için kullanmayı istiyor’’ Penny onu giydirirken bir anda bunu söyledi Tyrion. ‘’Yapmaları gereken şey hadımlar kapıdan 3 metre bile uzaklaşmadan önce atlarla beraber tüm kuvvetini göndermek. Kedileri onların solunda, biz ve Rüzgarla Savrulanlar en sağdan. Göğüs göğüse çarpışma, Lekesizler hiçbir mızrak adamından daha iyi veya daha kötü değiller. Onları tehlikeli yapan şey disiplinleri, eğer bir mızrak duvarı oluşturamazlarsa…’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Kollarını kaldır’’ dedi Penny. ‘’Buraya, evet böyle daha iyi. Belki de Yunkailileri sen komuta etmelisin.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Köle askerler kullanıyorlar neden köle kumandanları olmasın ki? Bu oyunu bozardı gerçi. Bilge Ustalar için tüm bu olanlar sadece bir cyvasse oyunu ve bizler de parçalarıyız.’’ Başını bir yöne eğdi Tyrion. ’’Babam ve bu köle tüccarlarının ortak yönleri var’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Baban? Ne demek istiyorsun?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Az önce ilk savaşım aklıma geldi. Yeşil Çatal. Bir yolun ve nehirin arasında savaştık. Babamın ordusunun mevzilendiğini gördüğümde ne kadar güzel olduğunu düşünmüştüm. Demir dikenleri olan kıpkırmızı bir gül. Ve tabiki babam, hiç o kadar şaşalı gözükmemişti. Altın kumaştan yapılmış peleriniyle beraber kıpkırmızı bir zırh giymişti. Omuzlarında bir çift altın aslan vardı, başka bir tanesi miğferinin üstündeydi. Bindiği at muhteşemdi. Lord hazretleri bütün mücadeleyi o atın üstünden izledi ve herhangi bir düşmana yüz metre bile yakında değildi. Altında yüzlerce insan ölürken hiç hareket etmedi, hiç gülmedi, hiç terlemedi. Beni bir kamp taburesine oturmuş, cyvasse oynarken düşün. Eğer bir atım, biraz kızıl zırhım ve altın kumaştan dikilmiş bir büyük pelerinim olsaydı babamla neredeyse ikiz olabilirdik. Ve babam daha uzundu. Ama benim daha çok saçım var.Penny Tyrion’u öptü.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kız o kadar hızlı hareket etti ki Tyrion düşünecek zaman bulamadı. Bir kuş kadar hızlı atıldı ve dudaklarını Tyrion’unkilere bastırdı. Başladığı kadar hızlı bitti. Bu ne içindi? Az daha söylüyordu fakat ne için olduğunu biliyordu. Teşekkürler diyebilirdi Tyrion fakat Penny bunu tekrar öpüşme isteği olarak algılayabilirdi. Çocuk, seni incitmek gibi bir isteğim yok. Deneyebilirdi fakat Penny çocuk değildi ve hisleri kaybolmazdı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çok genç görünüyor. Diye düşündü. Bir kız, hepsi bu. Bir kız, cüce olduğunu düşünmezsen güzel sayılabilir. Saçları kahverenginin açık bir tonuydu. Kalın ve kıvırcık. Gözleri büyüktü ve güvenilirdi. Çok güvenilir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Sesi duydun mu?’’ dedi Tyrion.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kız bir an için dinledi. ‘’O nedir?’’ diye sordu bir çift uyumsuz baldır zırhını Tyrion’un bodur bacaklarına bağlarken.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Savaş. Bizim tarafımızda yada en fazla birkaç fersah uzaklıkta. Bu katliam Penny. O adamlar bağırsakları dışarıda sallanırken yere düşüyorlar. Kopmuş uzuvlar, kırılmış kemikler ve havuzlar dolusu kan. Sağanak yağmurdan sonra solucanların niçin yüzeye çıktıklarını biliyor musun? Aynı şeyi yere yeterince kan aktığında da yaptıklarını duydum. Yabancı geliyor Penny. Kara Keçi, Soluk Çocuk, Çok Yüzlü, hangisini söylemek istiyorsan onu söyle. Bu ölüm.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Beni korkutuyorsun.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Öyle mi? Bu iyi. Korkmalısın. Uğraşmamız gereken Demir doğumlular var ve karaya çıkıyorlar, ve tabii ki Sör Barristan ve Lekesizler’i, onlar da şehirden dışarı çıkıyorlar. Aralarında biz varız, çok yanlış yerde savaşıyoruz. Ben de korkuyorum Penny.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Bunları söylüyorsun ama hala dalga geçiyorsun.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Alay etmek korkuyu uzakta tutmanın yollarından biri. Bir başkası ise şarap.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Cesursun. Küçük insanlar cesur olabilirler.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benim Lannister devim. dediğini duydu Benimle dalga geçiyor. Neredeyse yine tokatlıyordu onu. Yüzü kayboldu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Seni sinirlendirmek istememiştim. dedi Penny ‘’Affet beni. Sadece korkuyorum, hepsi bu.’’ Tyrion’un eline dokundu. Tyrion sertçe uzaklaştı. ‘’Korkuyorum.’’ bu Shae’in söylediği kelimeydi. Gözleri yumurtalar kadar büyüktü ve her parçasını içime çektim. Onun ne olduğunu biliyordum. Bronn’a benim için bir kadın bulmasını söyledim ve bana Shae’i getirdi. Elleri yumruk şeklini aldı, Shae’in sırıtan silueti gözünün önünden geçti. Boynunu zincirle sıktı, kelebek kadar bir güçle çırpınırken altın eller vücudunun derinliklerine doğru giriyordu. Elinde bir zinciri olsaydı, bir arbaleti olsaydı, bir hançer, herhangi bir şey olsaydı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu sırada Tyrion bağırışları duydu. Karanlık öfkesinin içinde kaybolmuştu, anılar denizinde boğuluyordu fakat bağırışlar onu dünyaya geri getirdi. Ellerini açtı, bir nefes aldı, Penny’e sırtını döndü.’’ Bir şeyler oluyor’’ Ne olduğuna bakmak için dışarı çıktı. Ejderhalar.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yeşil canavar körfezin üstünde daireler çiziyordu. Aşağısında gemiler yanıp ve çarpışıp paramparça olurken hala havada uçup manevralar yapıyordu. Paralı askerler aptal aptal beyaz ejderhayı izliyorlardı. Üç yüz metre uzaklıkta Adi Kız Kardeş kolunu savurdu, chunk-THUMP, ve altı tane taze ceset gökyüzünde dans etmeye başladı. Yükseğe ve daha yükseğe uçtular. Sonra iki tanesi alev aldı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cesetlerden biri düşmeye başladığı sırada ejderha onu yakaladı, dişlerinin arasından solgun ateşler çıkarken cesedi çiğnemeye başladı. Sabah havasına karşı kanatlarını çırptı ve tekrar yükselişe geçti. İkinci ceset uzanmış pençeye çarptı ve inişe geçti, birkaç Yunkaili binicinin arasına düştü. Bazıları alev aldı. Bir at şahlandı ve sahibini üstünden attı. Diğerleri kaçıştılar, ateşlerden kaçmaya çalışırken ateşi daha da kuvvetlendirdiler. Tyrion Lannister kampta panik havasının yayıldığını hissetti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Keskin ve tanıdık bir sidik kokusu havayı kapladı. Tyrion kendisi mi yaptı diye baktı ve altına işeyenin Tybero Istarion</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">olduğunu görünce rahatladı. ‘’Pantolonunu değiştirsen iyi olacak.’’ Dedi Tyrion. ‘’Ve bunu yaparken pelerinini kıvırmayı unutma.’’ Hazinebaşının rengi attı ama hareket etmedi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Haberci geldiğinde hala orada dikilmiş, ejderhanın cesetleri yakalamasını izliyordu. Şerefsiz ulak. Tyrion bu adamın şerefsiz olduğunu bir görüşte anlamıştı. Altın bir zırhı vardı ve altın renkli bir ata biniyordu. Yunkai’nin yüce kumandanı asil ve kudretli Gorzhak zo Eraz tarafından yollandığını bağırmıştı. ‘’Lord Gorzhak Kaptan Plumm’a tebriklerini yolladı ve ricası ordusunu körfezin kıyısına indirmesidir. Gemilerimiz saldırı altında.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gemileriniz batıyor, yanıyor, kaçıyor. Diye aklından geçirdi Tyrion. Gemileriniz ele geçiriliyor, adamlarınız kılıçtan geçiriliyor. Tyrion Casterly Kayasından bir Lannisterdı, Demir Adalara yakındı; Demir Doğumlu istilacılar Kaya’nın kıyılarına çok çok yabancı değillerdi. Yüzyıllardır Lannis Limanı’nı en az üç kere yakmışlardı ve onlarca kez basmışlardı. Batılılar Demir Doğumluların ne kadar vahşi olabileceklerini biliyordu; bu köleler yeni yeni öğreniyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Kaptan burada değil.’’ Dedi ulağa Tybero Istarion. ‘’Melessa onu çağırttı.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Binici güneşi göstererek ‘’Lady Malazza’nın emri gündoğumunda sona erdi. Lord Gorzhak’ın size dediklerini yapın.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Gemilere saldırın mı demek istiyorsun? Şu sudakilere mi?’’ Hazinebaşının yüzü asıldı.’’ Ben nasıl olacağını bilmiyorum ama Brown Ben geri gelince Gorzhakının ne istediğini söyleceyeceğim.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Sana bir emir verdim. Bunu hemen gerçekleştireceksin.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Biz kaptanımızdan emir alırız.’’ Tybero bunu gayet uysal bir ses tonuyla söyledi. ‘’O burada değil. Sana söyledim.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion ulağın sabrının tükendiğini farkedebildi.’’Savaş başladı. Komutanınız sizinle birlikte olmalı.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Olmalı fakat değil. Kız onun için gönderildi. O gitti’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ulak morardı.’’Emire itaat etmelisiniz.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Snatch ağzının sol tarafından iyi çiğnenmiş bir tomar tütün tükürdü.’’Özürünüz için yalvarıyorum.’’ Dedi Yunkaili binici, ‘’fakat biz hepimiz Lordum gibi binicileriz. Mızraklı birliklere saldıracağız. Bazıları ateşli hendeklerin üstünden atlayacaklar. Fakat daha önce hiç suyun üstünde koşabilen bir at görmedim.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Gemiler adam çıkartıyorlar.’’ Diye çığırdı Yunkaili küçük lord. ''Skahazadhan’ın ağzının ateşli bir gemiyle kapattılar ve burada durduğunuz her an kıyıya çıkıyor. Adamlarını topla ve onları denize geri püskürt! Bir an önce! Gorzhak bunu emrediyor!’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Gorzhak hangisi?’’ diye sordu Kem. ‘’Tavşan olan mı?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Puding Surat’’ dedi Tybero. ‘’Tavşan uzungemilere zayıf atları yollayacak kadar salak değil.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Binici yeterince şey duymuştu.’’Emrini yerine getirmemeniz hakkında Gorzhak zo Eraz’ı bilgilendireceğim.’’ Dedi sertçe. Atını etrafından döndürdü ve paralı askerlerin kahkahaları eşliğinde geldiği yoldan geri döndü.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kahkahasını ilk kesen Tybero’ydu.’’Yeter.’’ dedi ağırbaşlı bir havayla. ‘’Bırakın artık şuna gülmeyi.Atları eyerleyin. Ben gerçek emirlerle geldiğinde bütün adamları hazır istiyorum.’’Şu yemek ateşini de söndürün. Savaştan canlı çıkarsanız orucunuzu açabilirsiniz.’’ Bakışları Tyrion’a takıldı. ‘’Neye gülüyorsun? O zırhın içinde yarım bir aptal gibi gözüküyorsun, yarım adam.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Yarım bir aptal olmak tam aptal olmaktan iyidir. Diye cevapladı cüce. ‘’Kaybeden taraftayız.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Yarımadam haklı.’’ Diye cevapladı Jorah Mormont.’’Daenerys döndüğünde bu köle tacirleri için savaşıyor olmak istemeyiz… ki o dönecek. Hata yapmak istemeyiz. Şimdi sertçe saldıralım ve kraliçe bunu asla unutmaz. Rehinelerini bulalım ve serbest bırakalım. Ve hanemin ve evimin onuru üstüne yemin ederim ki bu başından beri Brown Ben’in planladığı şeydi.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Köle Körfezinin dışında, Qartheen kadırgalarından biri tamamen yanıp battı. Tyrion doğuda fillerin çıkardıkları sesleri duyabildi. Altı kız kardeşin kolları yükseldi ve indi, cesetler fırladı. Meereen’in duvarları altında iki mızrak duvarı karşı karşıya geldiği sırada kalkanlar çarpıştı. Ejderhalar yukarı yükseldiler, gölgeleri düşman veya dost farketmeksizin üstlerine düştü.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tybero elini havaya kaldırdı. ‘’Kitapları aldım. Altınımızı korudum. Anlaşmalarımız ayarladım. Ücretlerimizi topladım, yeterince yemek almaya yetecek paramız olduğundan emin oldum. Kim için ve ne zaman dövüşeceğimize karar vermedim. Bu Brown Ben’in söyleyebileceği bir şey. O döndüğünde bunu onunla kararlaştıracağız.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Plumm ve refakatçileri Kız General’in kampından dörtnala geri geldiğinde beyaz ejderha Meereen’in üstündeki yuvasına geri gitmişti. Yeşil olan hala dolanıyordu, iri, yeşil kanatlar hala şehrin ve körfezin üstünde süzülüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Brown Ben Plumm kaynatılmış derinin üstüne zincir zırh ve plaka zırh giymişti. Omuzlarında salınan ipek pelerini gösteriş karşısında tek taviziydi, hareket ettikçe rengi soluk menekşeyle koyu mor arasında değişiyordu. Atından indi ve seyisine verdi, sonra Snatch’e kaptanları çağırmasını söyledi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">’’Söyle acele etsinler’’ diye ekledi Açgözlü Kasporio.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion kıdemli değildi ama Esmer Ben ile oynadığı cyvasse oyunları onu çadırının tanınan bir şahsiyeti haline getirmişti .Kasporio ve Tybero yanı sıra Uhlan ve Bokkoko da çağırılanlar arasındaydı. Cüce, Jorah Mormont’u da orada gördüğüne şaşırmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Adi Kız Kardeşler’i korumakla görevlendirildik,’’ diye bilgilendirdi Brown Ben. Diğer adamlar huzursuz bakışlar attılar. Jorah sorana kadar kimse konuşmak istemiyormuş gibi görünüyordu: ‘’Kimin komutasında?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Kız’ın. Sör Büyükbaba Harridan için savaşıyor, fakat Kız, Barristan’ın sıradaki hedefinin Adi Kız Kardeşler olmasından korkuyor. Hayalet çoktan çökertildi.Marselen’in azat edilmiş köleleri Uzun Mızrak’ı çürük bir sopaymış gibi kırdılar ve zincirler takıp sürüklediler. Kız, Selmy’nin bütün mancınıkları yıkmak istediğini söyledi.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘Ben de olsam aynısını yapardım.’’ Dedi Sör Jorah. ‘’Ama daha çabuk yapardım.’’ ‘’Kız neden emirler vermeye devam ediyor?’’ dedi Tybero şaşkın şaşkın. ‘’Gündoğumu geldi ve geçti. Güneşi göremiyor mu? Hala yüce bir kumandanmış gibi davranamaya devam ediyor.’’ ‘’Eğer kızın yerinde olsaydın ve Puding Surat’ın kumandanlığı üstlenmek üzere olduğunu bilseydin Sen de emirleri vermeye devam ederdin’’ Dedi Mormont.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’İkisi de birbirinden beter.’’ Diye itiraz etti Kasporio.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Doğru.’’ Dedi Tyrion, ‘’fakat Malazza’nın daha güzel memeleri var.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Adi Kız Kardeş arbaletçilerle savunulur. Akreplerle, mancınıklarla. Asıl onlara ihtiyaç var. Sabit bir noktayı savunmak için atlı askerler kullanılmaz. Kız bizi oraya atsız göndermek mi istiyor? O halde neden mızrakçıları ve sapancıları kullanmıyor?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kem sarı kafasını çadırın içine soktu.’’ Rahatsız ettiğim için affedin lordlarım, başka bir binici geldi. Yüce kumandandan yeni emirler getirdiğini söylüyor.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Brown Ben Tyrion’a şöyle bir baktı sonra omuz silkti: ‘’Söyle gelsin buraya.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Buraya mı?’’ diye sordu Kem şaşkınlıkla.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Burada gibi gözüüyorsam burayadır.’’ Dedi Plumm kızgınlıkla.’’ Başka bir yere giderse beni bulamaz.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kem dışarı çıktı. Döndüğünde, yeşil ipek pelerini ve uyumlu pantolon olanı Yunkai soylusu için çadırın girişindeki kumaşı tuttu.Adamın yağlı siyah saçı kafasında ufak güller filizlenmiş gibi gösterilmek için örülmüş, bükülmüş ve verniklenmişti. Zırhına öyle müstehcen bir oyma yapılmıştı ki Tyrion adamla akrabaymış gibi hissetti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Lekesizler Harpiya’nın Oğulları’nın üstüne gidiyorlar.’’ Dedi ulak. ‘’Kanlısakal ve iki Ghiscari alayı onların karşısında duruyor. Onlar safları tutarken siz de hadımların arkasına dolanıp kıçlarına tekmeyi basacaksınız, hiç zaiyat olmayacak. Saldırı Yunkai’nin yüce kumandanı asil ve kudretli Morghar zo Zherzyn tarafından komuta edilecek.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Morghar?’’ diyip kaşlarını çattı Kasporio.’’ Hayır, bugün Gorzhak yönetiyor.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘Gorkhaz Zo Eraz hain bir Pentos’lu tarafından öldürüldü Kendi kendini isimlendiren, Hırpani Prens denen dönek yaptığı alçaklığı bağırarak ölecek, asil Morghar söz veriyor.’’ Brown Ben sakalını kaşıdı. ‘’Rüzgarla Savrulanlar taraf mı değiştirdi?’’ Hafiften ilgiliymiş gibi bir tonla sordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion kıkırdadı. ‘’Ve şimdi Puding Surat’ın yerine başımıza Sarhoş Fatih geçti. Kafasını içkiden kaldırıp da komuta verebilirse iyidir.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yunkaili adam cüceye baktı. ‘’Dilini tut seni küçük haşe…’’ Bir anda lafını değiştirdi. ‘’Bu küstah cüce kaçak bir köle. Yezzan zo Qoggaz’a ait bu.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Yanılıyorsun. O benim silah arkadaşım. Özgür bir adam ve bir İkinci Oğul. Yezzan’ın kölelerine altın tasmalar takılır.’’ Brown Ben en sevimli gülümsemesini gösterdi. ‘’Küçük zilli altın tasmalar. Hiç zil duyuyor musun? Ben duyamıyorum.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Tasmalar çıkartılabilir. Bu cücenin bir an önce cezasını çekmesi için teslim edilmesini istiyorum.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Oo çok asabisin. Jorah, sen ne diyorsun?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uzunkılıcını göstererek ‘’Bunu.’’ Dedi. Binici döndüğünde Jorah kılıcı adamın boynuna soktu. Sivri ucu Yunkaili’nin ensesinden çıktı, kızıl ve ıslak. Ağzından kanlı baloncuklar çıktı ve çenesinden aşağı aktı. Herif sallana sallana iki adım atabildi sonra da cyvasse masasının üstüne düştü, ahşap ordu etrafa saçıldı. Birkaç kere daha titredi. Bir eli kuvvetsizce ters dönmüş masayı tırmalarken diğer eliyle Mormont’un kılıcını kavradı. Ancak o zaman herifin öldüğü anlaşıldı. Yağlı siyah gül demeti ve kızıl kanlar yerlere saçıldı. Jorah kılıcını ölü adamın boynundan çıkardı. Kılıcının ucundan kan damladı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Beyaz cyvasse ejderhası Tyrion’un bacaklarının dibine düştü. Taşı yerden aldı, kıyafetinin koluna sildi fakat güzel oymalarının arasında Yunkaili kanının izleri kaldı, soluk renkli ahşap kırmızı damarları varmış gibi gözüküyordu. ‘’Kraliçemiz Daenerys’e selam olsun.’’ Yaşıyor olabilir belki de ölmüş de olabilir. Kanlı ejderhayı havaya attı, sırıttı. ‘’ Daima Kraliçe’nin adamlarıydık.’’ Diye duyurdu Brown Ben Plumm. ‘’ Yunkaililer’e katılmamız sadece numaraydı.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Ve çok zekice bir numaraydı.’’ Tyrion ayağıyla ölü adama dokundu. ‘’Bu zırh uyarsa benimdir.’’</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://forum.gameofthronestr.com/t/tyrion-bolumu-ceviri-the-winds-of-winter/6127" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">KAPANAN GAME OF THRONES TÜRKİYE </a>sitesinden eski bir üyeye aittir.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uzaklarda bir yerde, ölmekte olan bir adam annesine bağırıyordu. Bir adam, İkinci Oğullar’ın kuzeyindeki kampta “Atlara!” diye bağırdı Ghiscari dilinde. “Atlara! Atlara!” Yüksek ve tiz sesi, sabahın havasıyla çok uzaklara, kendi kampının ötesine taşındı. Tyrion, kelimeleri anlayacak kadar Ghiscari dilini biliyordu; ancak sesteki korku her dilde aynıydı. Onun ne hissettiğini biliyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Biliyordu Tyrion, kendi atını bulmanın zamanı gelmişti. Ölü oğlanların zırhlarını giymenin zamanı gelmişti, kemerine bir kılıç ve hançer iliştirmenin, orası burası yamulmuş kaskı başına takmanın zamanı gelmişti. Şafak sökmüştü, güneşin ilk ışıkları şehrin duvarlarının ve kulelerinin ardından parlıyordu, kör edercesine parlak. Batıda yıldızlar bir bir parlaklığını kaybediyordu. Borazanlar Skahazadhan’nın kıyılarında üfleniyordu, aynı şekilde Meeren’in duvarlarından savaş boruları cevap veriyordu. Nehirin ağzında bir gemi alevler içinde batıyordu. Köle Körfezinde savaş gemileri çarpışırken ejderhalar ve ölü adamlar gökyüzüne gidiyorlardı. Tyrion uzak mesafeden olanları göremedi fakat işitti; gemilerin kafa kafaya çarpışması, Demirdoğumluların büyük savaş boruları, Qarth’ın gürütülü tuhaf ıslıkları, çatırdayan küreklerin sesleri, baltanın kalkana saplanışı, yaralı adamların çığlıkları. Birçok gemi hala körfezin uzaklarındaydı, çıkardıkları sesler soluk ve derinden geliyordu ama biliyordu ki hepsi aynıydı. Katliamın şarkısı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Durduğu yerden üç yüz metre uzakta Adi Kız Kardeş’i gördü, uzun kolu ceset yığınlarıyla birlikte sallanıyor, şişmiş ve çıplak cesetler uçuyordu. Kuşatma kampları gül ve altındanmışcasına sisin altında parıldarken Meeren’in ünlü basamaklı piramitleri soluk birer enkazı andırıyordu. Bir tanesinin yukarısında bir şey hareket ediyordu. Bir ejderha ama hangisi? Bu kadar mesafeden bir kartal zannedilebilirdi. Çok büyük bir kartal.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İkinci Oğullar’ın küflü çadırlarında saklanarak geçen birkaç günden sonra dışarıdaki hava fazla temiz ve taze kokuyordu. Olduğu yerden denizi görememesine rağmen keskin tuz kokusu denizin yakınlarda olduğunu söyledi. Ciğerlerini havayla doldurdu. Savaşmak için güzel bir gün. Doğudaki davulun sesi kavrulmuş ovada yayıldı. Elinde Rüzgarla Savrulanlar’ın mavi sancağını taşıyan atlı bir birlik Harridan’ın yanından şimşek gibi geçti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Göğüs uçlarında halkalar olan Yunkai’li adamın bir köle askerin gözlerinin arasına balta saplanmasını aptal bir adam eğlenceli bulabilirdi. Genç bir adam muazzam ve büyüleyici olduğunu düşünebilirdi. Ama Tyrion Lannister daha iyisini bilirdi. Tanrılar beni kılıç kullanmam için yaratmamışlar diye düşündü, peki o zaman beni neden sürekli savaşların içine atıyorlar.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kimse duymadı. Kimse cevaplamadı. Kimse umursamadı Tyrion’ı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion kendini ilk savaşını düşünürken buldu. Shae’in ilk sevişmesinden sonraydı, babasının savaş borularıyla uyandırılmıştı. Gecenin bir yarısı kollarında çırılçıplak titreyen tatlı fahişesi, ürkmüş bir çocuk. Belki de hepsi yalandı, iyi hissetmemi sağlamak için oynadığı bir oyun. Shae ne kadar iyi bir oyuncuymuş diye içinden geçirdi. Zırhını giymesine yardım etmesi için Podrick Payne’e bağırdığında çocuk horul horul uyuyordu. Gördüğüm en hızlı delikanlı değildi ama adam gibi bir yaverdi. Umarım hizmet edecek daha iyi bir adam bulur.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Biraz acayipti ama, Tyrion Yeşil Çatal Savaşı’nı Karasu Savaşı’ndan daha iyi hatırlıyordu. Bu benim ilk savaşımdı. Herkes ilk savaşını hatırlar.Nehirin üstünden geçip giden sisi hatırladı, sazlıklara doğru giden soluk beyaz parmaklar gibiydiler. Ve o gündoğumunun güzelliği, bunu da hatırlıyordu; yıldızlar mor gökyüzünde dağılmışlardı, sabah çiyi ile ıslanmış çimenler cam gibi parlıyordu, kırmızı parlaklık doğudaydı. Shae, Pod’a yardım edip Tyrion’a uyumsuz ve garip zırhını giydirirken Shae’in parmaklarının ufak temaslarını hatırladı. Tanrının belası miğfer. Üstünde çiviler olan bir kova gibiydi. O çiviler hayatını kurtarmıştı, ilk savaşını kazanmasına rağmen Tyrion’un o günkü hali o kadar aptaldı ki Penny ve Groat onun yarısı kadar bile aptal gözükemezdi. Shae Tyrion’un zırhlar içinde dehşetli gözüktüğünü söyledi. Nasıl bu kadar kör,sağır ve aptal olabildim? Erkekliğimle düşünmemem gerekirdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İkinci Oğullar atlarını eğerliyorlardı, sakin, acele etmeden ve doğru şekilde; bu daha önce yüzlerce kez yaptıkları bir şey değildi, genelde aceleyle yaparlardı. Bazıları elden ele bir şeyler taşıyorlardı, şarap veya su olabilirdi, Tyrion tam olarak seçemedi. Bokkoko edepsizce sevgilisini öpüyordu, koca ellerinden biriyle oğlanın kıçını okşuyor, diğerini de saçlarında gezdiriyordu. Onların arkasında, Sör Garibald beygirinin yelesini tarıyordu. Kem bir taşın üstüne çömmüştü, dik dik yere bakıyordu… Muhtemelen ölmüş abisini düşünüyordu ya da Kral Toprakları’ndaki o arkadaşını. Çekiç ve Çivi adamları kontrol ediyordu, silahlara ve mızraklara bakıyor, zırhları ayarlıyor, ağzı körelen bıçakları bileyliyorlardı. Snatch tütününü çiğniyor, aptal şakalar yapıyor ve uzun kavisli koluyla bacak arasını kaşıyordu. Ondaki bir şeyler Tyrion’a Bronn’u hatırlattı. Karasu’dan Sör Bronn şimdilerde, tabi kız kardeşim onu öldürmediyse. Bu ihtimal Cersei’nin düşündüğü kadar basit olmayabilirdi. İkinci Oğullar’ın kaç tane savaşta dövüştüğünü merak etti Tyrion. Kaç tane çarpışmaya girdiklerini, kaç tane baskın yaptıklarını,kaç tane şehire zorla girdiklerini, kaç tane kardeşlerini gömdüklerini veya çürümeye bıraktıklarını merak etti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu Tyrion’un üçüncü muharebesi olacaktı. Deneyimli ve soylu, damgalı ve mühürlü, ispatlanmış bir savaşçı işte o benim. Birkaç adam öldürdüm ve bir o kadar yaraladım, kendim de yaralandım ama öldürdüklerimi anlatacak kadar yaşadım. Taarruzları yönettim, adamların benim ismimi bağırdıklarını duydum, daha iyilerini ve daha büyüklerini öldürdüm,birkaç zaferin tadını bile aldım… Ve bu kahramanlar için yeterince lezzetli bir şarap sayılmaz mıydı? Başka tatları da sevemez miydim? Yaptığı ve gördüğü tüm şeylere rağmen yeni bir savaşa katılacak olması Tyrion’ı dehşete düşürüyordu Dünyanın yarsını dolaşmıştı kimi zaman bir tahtırevanda, kim zaman bir direkli teknede, bir domuzun üstünde, köle ve ticaret gemilerinde, fahişelerin ve atların sırtında, Her seferinde kendine hayatta kalmasının ya da ölmesinin artık umrunda olmadığını söyledi. Ancak her defasında daha çok önemsediğini gördü.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yabancı soluk kısrağa binmiş ve elinde kılıçla üstlerine doğru geliyordu ama Tyrion’un onunla yüzleşmek konusunda bir ilgisi yoktu. Şimdi değil. Henüz değil. Bugün değil. Sen nasıl bir dolandırıcısın Küçük Şeytan, yüzlerce muhafızın karına tecavüz etmesine izin verdin, babanı karnından vurdun, sevgilinin boğazını yüzü kararana kadar altın zincirle sıktın, fakat hala yaşamayı hakettiğini düşünüyorsun.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion, Penny ile ortak kullandıkları çadıra daldığında Penny çoktan zırhını giymişti. Penny yıllardır kendini tahta bir plakaya bağlıyordu; tokalar ve kopçalar hakkında uzman olduktan sonra tahta plaka ve zincir zırh çok farklı şeyler değillerdi. Örgütün çelikleri ezilmiş ve paslanmış, çizilmiş ve lekelenmiş yada solmuş olsa da fark etmezdi bir kılıcı durduracak kadar sağlamdı her zaman.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Penny’nin henüz giymediği tek parça miğferiydi. Tyrion içeri girdiğinde bir baktı ve ‘’Zırhını giymemişsin. Neler oluyor?’’ dedi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Olağan şeyler. Çamur, kan ve kahramanlık, öldürmek ve ölmek. Bir savaş körfezin dışında devam ediyor, bir başkası şehirin duvarlarının altında. Yunkai’lilerin her tarafı düşmanla kaplı. En yakın mücadele şimdilik bir fersah uzağımızda ancak çok geçmeden biz de dahil olacağız… İki taraftan birinde. İkinci Oğullar taraf değiştirmeye daima hazırdı, Tyrion bundan neredeyse emindi. Ama emin olmakla neredeyse emin olmak arasında büyük bir uçurum vardı. ''Adamımı yanlış değerlendirirsem hepimiz kayboluruz. ‘’<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">''Miğferini tak ve kopçaların bağlı olduğundan emin ol. Bir keresinde boğulmayayım diye benimkileri açık bıraktım ve bana bir buruna mal oldu.’’ Tyrion yara izini kaşıdı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Zırhını giydirmemiz lazım.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Çok istiyorsan buyur. Önce deri yelek. Çivili kaynatılmış deri, onun üstüne örgü zırh ve son olarak boyun zırhı.’’ Çadırın içine bir göz attı. ‘’Şarap var mı?’’</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Yok.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Akşam yemeğinden kalan yarım sürahiye ne oldu?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Çeyrek sürahi vardı ve sen içtin.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İçini çekti. ‘’Kız kardeşimi bir bardak şarap karşılığında satardım.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’ Bana kalırsa kız kardeşini bir bardak at sidiğine satardın.’’ Bu beklenmedik cevap karşısında Tyrion yüksek sesli bir kahkaha attı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’At sidiğine olan düşkünlüğüm çok mu biliniyor, yoksa kız kardeşimle mi tanıştın?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Onu bir kez gördüm, çocuk kral için mızrak dövüşü yaptığımız zaman. Groat onun güzel olduğunu düşünüyordu.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Groat aptal isimli bodur bir yalakaydı. ‘’Sadece bir aptal ayık kafayla savaşa gider. Plumm’da şarap vardır. Savaşta ölürse, o şarabın boşa gitmesi suç sayılır.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Dilini tut biraz. Şu yeleği bağlamam lazım.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion denedi ama susunca Katliamın Sesi artıyormuş gibi geldi ve dili tutulamaz oldu.’’Gorzhak zo Eraz örgütü demir adamları denize püskürtmek için kullanmayı istiyor’’ Penny onu giydirirken bir anda bunu söyledi Tyrion. ‘’Yapmaları gereken şey hadımlar kapıdan 3 metre bile uzaklaşmadan önce atlarla beraber tüm kuvvetini göndermek. Kedileri onların solunda, biz ve Rüzgarla Savrulanlar en sağdan. Göğüs göğüse çarpışma, Lekesizler hiçbir mızrak adamından daha iyi veya daha kötü değiller. Onları tehlikeli yapan şey disiplinleri, eğer bir mızrak duvarı oluşturamazlarsa…’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Kollarını kaldır’’ dedi Penny. ‘’Buraya, evet böyle daha iyi. Belki de Yunkailileri sen komuta etmelisin.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Köle askerler kullanıyorlar neden köle kumandanları olmasın ki? Bu oyunu bozardı gerçi. Bilge Ustalar için tüm bu olanlar sadece bir cyvasse oyunu ve bizler de parçalarıyız.’’ Başını bir yöne eğdi Tyrion. ’’Babam ve bu köle tüccarlarının ortak yönleri var’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Baban? Ne demek istiyorsun?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Az önce ilk savaşım aklıma geldi. Yeşil Çatal. Bir yolun ve nehirin arasında savaştık. Babamın ordusunun mevzilendiğini gördüğümde ne kadar güzel olduğunu düşünmüştüm. Demir dikenleri olan kıpkırmızı bir gül. Ve tabiki babam, hiç o kadar şaşalı gözükmemişti. Altın kumaştan yapılmış peleriniyle beraber kıpkırmızı bir zırh giymişti. Omuzlarında bir çift altın aslan vardı, başka bir tanesi miğferinin üstündeydi. Bindiği at muhteşemdi. Lord hazretleri bütün mücadeleyi o atın üstünden izledi ve herhangi bir düşmana yüz metre bile yakında değildi. Altında yüzlerce insan ölürken hiç hareket etmedi, hiç gülmedi, hiç terlemedi. Beni bir kamp taburesine oturmuş, cyvasse oynarken düşün. Eğer bir atım, biraz kızıl zırhım ve altın kumaştan dikilmiş bir büyük pelerinim olsaydı babamla neredeyse ikiz olabilirdik. Ve babam daha uzundu. Ama benim daha çok saçım var.Penny Tyrion’u öptü.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kız o kadar hızlı hareket etti ki Tyrion düşünecek zaman bulamadı. Bir kuş kadar hızlı atıldı ve dudaklarını Tyrion’unkilere bastırdı. Başladığı kadar hızlı bitti. Bu ne içindi? Az daha söylüyordu fakat ne için olduğunu biliyordu. Teşekkürler diyebilirdi Tyrion fakat Penny bunu tekrar öpüşme isteği olarak algılayabilirdi. Çocuk, seni incitmek gibi bir isteğim yok. Deneyebilirdi fakat Penny çocuk değildi ve hisleri kaybolmazdı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çok genç görünüyor. Diye düşündü. Bir kız, hepsi bu. Bir kız, cüce olduğunu düşünmezsen güzel sayılabilir. Saçları kahverenginin açık bir tonuydu. Kalın ve kıvırcık. Gözleri büyüktü ve güvenilirdi. Çok güvenilir.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Sesi duydun mu?’’ dedi Tyrion.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kız bir an için dinledi. ‘’O nedir?’’ diye sordu bir çift uyumsuz baldır zırhını Tyrion’un bodur bacaklarına bağlarken.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Savaş. Bizim tarafımızda yada en fazla birkaç fersah uzaklıkta. Bu katliam Penny. O adamlar bağırsakları dışarıda sallanırken yere düşüyorlar. Kopmuş uzuvlar, kırılmış kemikler ve havuzlar dolusu kan. Sağanak yağmurdan sonra solucanların niçin yüzeye çıktıklarını biliyor musun? Aynı şeyi yere yeterince kan aktığında da yaptıklarını duydum. Yabancı geliyor Penny. Kara Keçi, Soluk Çocuk, Çok Yüzlü, hangisini söylemek istiyorsan onu söyle. Bu ölüm.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Beni korkutuyorsun.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Öyle mi? Bu iyi. Korkmalısın. Uğraşmamız gereken Demir doğumlular var ve karaya çıkıyorlar, ve tabii ki Sör Barristan ve Lekesizler’i, onlar da şehirden dışarı çıkıyorlar. Aralarında biz varız, çok yanlış yerde savaşıyoruz. Ben de korkuyorum Penny.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Bunları söylüyorsun ama hala dalga geçiyorsun.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Alay etmek korkuyu uzakta tutmanın yollarından biri. Bir başkası ise şarap.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Cesursun. Küçük insanlar cesur olabilirler.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Benim Lannister devim. dediğini duydu Benimle dalga geçiyor. Neredeyse yine tokatlıyordu onu. Yüzü kayboldu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Seni sinirlendirmek istememiştim. dedi Penny ‘’Affet beni. Sadece korkuyorum, hepsi bu.’’ Tyrion’un eline dokundu. Tyrion sertçe uzaklaştı. ‘’Korkuyorum.’’ bu Shae’in söylediği kelimeydi. Gözleri yumurtalar kadar büyüktü ve her parçasını içime çektim. Onun ne olduğunu biliyordum. Bronn’a benim için bir kadın bulmasını söyledim ve bana Shae’i getirdi. Elleri yumruk şeklini aldı, Shae’in sırıtan silueti gözünün önünden geçti. Boynunu zincirle sıktı, kelebek kadar bir güçle çırpınırken altın eller vücudunun derinliklerine doğru giriyordu. Elinde bir zinciri olsaydı, bir arbaleti olsaydı, bir hançer, herhangi bir şey olsaydı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu sırada Tyrion bağırışları duydu. Karanlık öfkesinin içinde kaybolmuştu, anılar denizinde boğuluyordu fakat bağırışlar onu dünyaya geri getirdi. Ellerini açtı, bir nefes aldı, Penny’e sırtını döndü.’’ Bir şeyler oluyor’’ Ne olduğuna bakmak için dışarı çıktı. Ejderhalar.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yeşil canavar körfezin üstünde daireler çiziyordu. Aşağısında gemiler yanıp ve çarpışıp paramparça olurken hala havada uçup manevralar yapıyordu. Paralı askerler aptal aptal beyaz ejderhayı izliyorlardı. Üç yüz metre uzaklıkta Adi Kız Kardeş kolunu savurdu, chunk-THUMP, ve altı tane taze ceset gökyüzünde dans etmeye başladı. Yükseğe ve daha yükseğe uçtular. Sonra iki tanesi alev aldı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cesetlerden biri düşmeye başladığı sırada ejderha onu yakaladı, dişlerinin arasından solgun ateşler çıkarken cesedi çiğnemeye başladı. Sabah havasına karşı kanatlarını çırptı ve tekrar yükselişe geçti. İkinci ceset uzanmış pençeye çarptı ve inişe geçti, birkaç Yunkaili binicinin arasına düştü. Bazıları alev aldı. Bir at şahlandı ve sahibini üstünden attı. Diğerleri kaçıştılar, ateşlerden kaçmaya çalışırken ateşi daha da kuvvetlendirdiler. Tyrion Lannister kampta panik havasının yayıldığını hissetti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Keskin ve tanıdık bir sidik kokusu havayı kapladı. Tyrion kendisi mi yaptı diye baktı ve altına işeyenin Tybero Istarion</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">olduğunu görünce rahatladı. ‘’Pantolonunu değiştirsen iyi olacak.’’ Dedi Tyrion. ‘’Ve bunu yaparken pelerinini kıvırmayı unutma.’’ Hazinebaşının rengi attı ama hareket etmedi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Haberci geldiğinde hala orada dikilmiş, ejderhanın cesetleri yakalamasını izliyordu. Şerefsiz ulak. Tyrion bu adamın şerefsiz olduğunu bir görüşte anlamıştı. Altın bir zırhı vardı ve altın renkli bir ata biniyordu. Yunkai’nin yüce kumandanı asil ve kudretli Gorzhak zo Eraz tarafından yollandığını bağırmıştı. ‘’Lord Gorzhak Kaptan Plumm’a tebriklerini yolladı ve ricası ordusunu körfezin kıyısına indirmesidir. Gemilerimiz saldırı altında.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gemileriniz batıyor, yanıyor, kaçıyor. Diye aklından geçirdi Tyrion. Gemileriniz ele geçiriliyor, adamlarınız kılıçtan geçiriliyor. Tyrion Casterly Kayasından bir Lannisterdı, Demir Adalara yakındı; Demir Doğumlu istilacılar Kaya’nın kıyılarına çok çok yabancı değillerdi. Yüzyıllardır Lannis Limanı’nı en az üç kere yakmışlardı ve onlarca kez basmışlardı. Batılılar Demir Doğumluların ne kadar vahşi olabileceklerini biliyordu; bu köleler yeni yeni öğreniyorlardı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Kaptan burada değil.’’ Dedi ulağa Tybero Istarion. ‘’Melessa onu çağırttı.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Binici güneşi göstererek ‘’Lady Malazza’nın emri gündoğumunda sona erdi. Lord Gorzhak’ın size dediklerini yapın.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Gemilere saldırın mı demek istiyorsun? Şu sudakilere mi?’’ Hazinebaşının yüzü asıldı.’’ Ben nasıl olacağını bilmiyorum ama Brown Ben geri gelince Gorzhakının ne istediğini söyleceyeceğim.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Sana bir emir verdim. Bunu hemen gerçekleştireceksin.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Biz kaptanımızdan emir alırız.’’ Tybero bunu gayet uysal bir ses tonuyla söyledi. ‘’O burada değil. Sana söyledim.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion ulağın sabrının tükendiğini farkedebildi.’’Savaş başladı. Komutanınız sizinle birlikte olmalı.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Olmalı fakat değil. Kız onun için gönderildi. O gitti’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ulak morardı.’’Emire itaat etmelisiniz.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Snatch ağzının sol tarafından iyi çiğnenmiş bir tomar tütün tükürdü.’’Özürünüz için yalvarıyorum.’’ Dedi Yunkaili binici, ‘’fakat biz hepimiz Lordum gibi binicileriz. Mızraklı birliklere saldıracağız. Bazıları ateşli hendeklerin üstünden atlayacaklar. Fakat daha önce hiç suyun üstünde koşabilen bir at görmedim.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Gemiler adam çıkartıyorlar.’’ Diye çığırdı Yunkaili küçük lord. ''Skahazadhan’ın ağzının ateşli bir gemiyle kapattılar ve burada durduğunuz her an kıyıya çıkıyor. Adamlarını topla ve onları denize geri püskürt! Bir an önce! Gorzhak bunu emrediyor!’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Gorzhak hangisi?’’ diye sordu Kem. ‘’Tavşan olan mı?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Puding Surat’’ dedi Tybero. ‘’Tavşan uzungemilere zayıf atları yollayacak kadar salak değil.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Binici yeterince şey duymuştu.’’Emrini yerine getirmemeniz hakkında Gorzhak zo Eraz’ı bilgilendireceğim.’’ Dedi sertçe. Atını etrafından döndürdü ve paralı askerlerin kahkahaları eşliğinde geldiği yoldan geri döndü.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kahkahasını ilk kesen Tybero’ydu.’’Yeter.’’ dedi ağırbaşlı bir havayla. ‘’Bırakın artık şuna gülmeyi.Atları eyerleyin. Ben gerçek emirlerle geldiğinde bütün adamları hazır istiyorum.’’Şu yemek ateşini de söndürün. Savaştan canlı çıkarsanız orucunuzu açabilirsiniz.’’ Bakışları Tyrion’a takıldı. ‘’Neye gülüyorsun? O zırhın içinde yarım bir aptal gibi gözüküyorsun, yarım adam.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Yarım bir aptal olmak tam aptal olmaktan iyidir. Diye cevapladı cüce. ‘’Kaybeden taraftayız.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Yarımadam haklı.’’ Diye cevapladı Jorah Mormont.’’Daenerys döndüğünde bu köle tacirleri için savaşıyor olmak istemeyiz… ki o dönecek. Hata yapmak istemeyiz. Şimdi sertçe saldıralım ve kraliçe bunu asla unutmaz. Rehinelerini bulalım ve serbest bırakalım. Ve hanemin ve evimin onuru üstüne yemin ederim ki bu başından beri Brown Ben’in planladığı şeydi.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Köle Körfezinin dışında, Qartheen kadırgalarından biri tamamen yanıp battı. Tyrion doğuda fillerin çıkardıkları sesleri duyabildi. Altı kız kardeşin kolları yükseldi ve indi, cesetler fırladı. Meereen’in duvarları altında iki mızrak duvarı karşı karşıya geldiği sırada kalkanlar çarpıştı. Ejderhalar yukarı yükseldiler, gölgeleri düşman veya dost farketmeksizin üstlerine düştü.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tybero elini havaya kaldırdı. ‘’Kitapları aldım. Altınımızı korudum. Anlaşmalarımız ayarladım. Ücretlerimizi topladım, yeterince yemek almaya yetecek paramız olduğundan emin oldum. Kim için ve ne zaman dövüşeceğimize karar vermedim. Bu Brown Ben’in söyleyebileceği bir şey. O döndüğünde bunu onunla kararlaştıracağız.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Plumm ve refakatçileri Kız General’in kampından dörtnala geri geldiğinde beyaz ejderha Meereen’in üstündeki yuvasına geri gitmişti. Yeşil olan hala dolanıyordu, iri, yeşil kanatlar hala şehrin ve körfezin üstünde süzülüyordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Brown Ben Plumm kaynatılmış derinin üstüne zincir zırh ve plaka zırh giymişti. Omuzlarında salınan ipek pelerini gösteriş karşısında tek taviziydi, hareket ettikçe rengi soluk menekşeyle koyu mor arasında değişiyordu. Atından indi ve seyisine verdi, sonra Snatch’e kaptanları çağırmasını söyledi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">’’Söyle acele etsinler’’ diye ekledi Açgözlü Kasporio.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion kıdemli değildi ama Esmer Ben ile oynadığı cyvasse oyunları onu çadırının tanınan bir şahsiyeti haline getirmişti .Kasporio ve Tybero yanı sıra Uhlan ve Bokkoko da çağırılanlar arasındaydı. Cüce, Jorah Mormont’u da orada gördüğüne şaşırmıştı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Adi Kız Kardeşler’i korumakla görevlendirildik,’’ diye bilgilendirdi Brown Ben. Diğer adamlar huzursuz bakışlar attılar. Jorah sorana kadar kimse konuşmak istemiyormuş gibi görünüyordu: ‘’Kimin komutasında?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Kız’ın. Sör Büyükbaba Harridan için savaşıyor, fakat Kız, Barristan’ın sıradaki hedefinin Adi Kız Kardeşler olmasından korkuyor. Hayalet çoktan çökertildi.Marselen’in azat edilmiş köleleri Uzun Mızrak’ı çürük bir sopaymış gibi kırdılar ve zincirler takıp sürüklediler. Kız, Selmy’nin bütün mancınıkları yıkmak istediğini söyledi.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘Ben de olsam aynısını yapardım.’’ Dedi Sör Jorah. ‘’Ama daha çabuk yapardım.’’ ‘’Kız neden emirler vermeye devam ediyor?’’ dedi Tybero şaşkın şaşkın. ‘’Gündoğumu geldi ve geçti. Güneşi göremiyor mu? Hala yüce bir kumandanmış gibi davranamaya devam ediyor.’’ ‘’Eğer kızın yerinde olsaydın ve Puding Surat’ın kumandanlığı üstlenmek üzere olduğunu bilseydin Sen de emirleri vermeye devam ederdin’’ Dedi Mormont.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’İkisi de birbirinden beter.’’ Diye itiraz etti Kasporio.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Doğru.’’ Dedi Tyrion, ‘’fakat Malazza’nın daha güzel memeleri var.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Adi Kız Kardeş arbaletçilerle savunulur. Akreplerle, mancınıklarla. Asıl onlara ihtiyaç var. Sabit bir noktayı savunmak için atlı askerler kullanılmaz. Kız bizi oraya atsız göndermek mi istiyor? O halde neden mızrakçıları ve sapancıları kullanmıyor?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kem sarı kafasını çadırın içine soktu.’’ Rahatsız ettiğim için affedin lordlarım, başka bir binici geldi. Yüce kumandandan yeni emirler getirdiğini söylüyor.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Brown Ben Tyrion’a şöyle bir baktı sonra omuz silkti: ‘’Söyle gelsin buraya.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Buraya mı?’’ diye sordu Kem şaşkınlıkla.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Burada gibi gözüüyorsam burayadır.’’ Dedi Plumm kızgınlıkla.’’ Başka bir yere giderse beni bulamaz.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kem dışarı çıktı. Döndüğünde, yeşil ipek pelerini ve uyumlu pantolon olanı Yunkai soylusu için çadırın girişindeki kumaşı tuttu.Adamın yağlı siyah saçı kafasında ufak güller filizlenmiş gibi gösterilmek için örülmüş, bükülmüş ve verniklenmişti. Zırhına öyle müstehcen bir oyma yapılmıştı ki Tyrion adamla akrabaymış gibi hissetti.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Lekesizler Harpiya’nın Oğulları’nın üstüne gidiyorlar.’’ Dedi ulak. ‘’Kanlısakal ve iki Ghiscari alayı onların karşısında duruyor. Onlar safları tutarken siz de hadımların arkasına dolanıp kıçlarına tekmeyi basacaksınız, hiç zaiyat olmayacak. Saldırı Yunkai’nin yüce kumandanı asil ve kudretli Morghar zo Zherzyn tarafından komuta edilecek.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Morghar?’’ diyip kaşlarını çattı Kasporio.’’ Hayır, bugün Gorzhak yönetiyor.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘Gorkhaz Zo Eraz hain bir Pentos’lu tarafından öldürüldü Kendi kendini isimlendiren, Hırpani Prens denen dönek yaptığı alçaklığı bağırarak ölecek, asil Morghar söz veriyor.’’ Brown Ben sakalını kaşıdı. ‘’Rüzgarla Savrulanlar taraf mı değiştirdi?’’ Hafiften ilgiliymiş gibi bir tonla sordu.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Tyrion kıkırdadı. ‘’Ve şimdi Puding Surat’ın yerine başımıza Sarhoş Fatih geçti. Kafasını içkiden kaldırıp da komuta verebilirse iyidir.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yunkaili adam cüceye baktı. ‘’Dilini tut seni küçük haşe…’’ Bir anda lafını değiştirdi. ‘’Bu küstah cüce kaçak bir köle. Yezzan zo Qoggaz’a ait bu.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Yanılıyorsun. O benim silah arkadaşım. Özgür bir adam ve bir İkinci Oğul. Yezzan’ın kölelerine altın tasmalar takılır.’’ Brown Ben en sevimli gülümsemesini gösterdi. ‘’Küçük zilli altın tasmalar. Hiç zil duyuyor musun? Ben duyamıyorum.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Tasmalar çıkartılabilir. Bu cücenin bir an önce cezasını çekmesi için teslim edilmesini istiyorum.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Oo çok asabisin. Jorah, sen ne diyorsun?’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uzunkılıcını göstererek ‘’Bunu.’’ Dedi. Binici döndüğünde Jorah kılıcı adamın boynuna soktu. Sivri ucu Yunkaili’nin ensesinden çıktı, kızıl ve ıslak. Ağzından kanlı baloncuklar çıktı ve çenesinden aşağı aktı. Herif sallana sallana iki adım atabildi sonra da cyvasse masasının üstüne düştü, ahşap ordu etrafa saçıldı. Birkaç kere daha titredi. Bir eli kuvvetsizce ters dönmüş masayı tırmalarken diğer eliyle Mormont’un kılıcını kavradı. Ancak o zaman herifin öldüğü anlaşıldı. Yağlı siyah gül demeti ve kızıl kanlar yerlere saçıldı. Jorah kılıcını ölü adamın boynundan çıkardı. Kılıcının ucundan kan damladı.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Beyaz cyvasse ejderhası Tyrion’un bacaklarının dibine düştü. Taşı yerden aldı, kıyafetinin koluna sildi fakat güzel oymalarının arasında Yunkaili kanının izleri kaldı, soluk renkli ahşap kırmızı damarları varmış gibi gözüküyordu. ‘’Kraliçemiz Daenerys’e selam olsun.’’ Yaşıyor olabilir belki de ölmüş de olabilir. Kanlı ejderhayı havaya attı, sırıttı. ‘’ Daima Kraliçe’nin adamlarıydık.’’ Diye duyurdu Brown Ben Plumm. ‘’ Yunkaililer’e katılmamız sadece numaraydı.’’</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">‘’Ve çok zekice bir numaraydı.’’ Tyrion ayağıyla ölü adama dokundu. ‘’Bu zırh uyarsa benimdir.’’</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış Rüzgârları "Mercy (Merhamet)"]]></title>
			<link>https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=38</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2026 12:17:53 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://sevenkingdoms.tr/member.php?action=profile&uid=2">The Wolf Pack</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://sevenkingdoms.tr/showthread.php?tid=38</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantastiknesriyat.blogspot.com/2015/04/ks-ruzgarlar-yaynlanan-on-okuma-merhamet.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTASTİK NEŞRİYAT</a> sitesinden alınmıştır.<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kim olduğunu ve nerede olduğunu anlayamadan nefes nefese uyandı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Burun deliklerini ağır bir kan kokusu kaplamıştı. Bu bir kâbus muydu yoksa? Yine kurt rüyası görmüştü. Çam ağaçlarıyla kaplı karanlık ormanda sürüsüyle birlikte bir avın kokusunu alıp onun peşine düşmüştü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Loş bir ışık odayı doldurmuştu. Titreyerek yatağın üstüne oturdu ve elini kafasının üstünde gezdirdi. Kafasındaki küçük kıllar avucuna battı. Izembaro görmeden önce saçlarımı kazımalıyım. Merhamet. Benim adım Merhamet. Bu gece tecavüze uğrayacağım ve öldürüleceğim. Kızın gerçek adı Mercedene idi fakat herkes ona Merhamet diye seslenirdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Rüyaları haricinde.Kalbindeki ulumayı durdurmak için derin bir nefes aldı. Gördüğü rüyayı daha net hatırlamaya çalıştı ama çoğu çoktan yok olup gitmişti bile. Rüyasındaki kanı ve gökyüzündeki dolunayı hatırladı. Bir de koşarken onu izleyen bir ağaç vardı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sabah güneşi onu uyandırabilsin diye panjurlarını kapatmamıştı. Ancak dışarıda güneş ışığı yoktu. Sadece her yeri kaplayan sis perdesi vardı. Hava epey soğumuştu. Bu iyi bir şeydi çünkü diğer türlü uyanamayabilirdi. Bu, Merhamet’in tıpkı kendi tecavüzü sırasında uyuması gibi olurdu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bacaklarındaki tüyler titredi. Battaniyesi yılan gibi etrafına dolanmıştı. Kendini örtüden kurtarıp tahta zemine attı ve çıplak bir şekilde pencereye doğru ilerledi. Braavos sisin içinde kaybolmuştu. Aşağıdaki küçük kanalda akan yeşil suyu, yaşadığı yerin altındaki parke taşı kaplı sokağı ve yosun tutmuş köprünün iki kemerini görebildi. Kanalın karşı tarafındaki birkaç evin de belli belirsiz ışıkları görülebiliyordu. Ancak köprünün diğer ucu ve daha ilerisi sisin içinde yok olmuştu. Köprünün ortasındaki kemerin altında meydana çıkan kayığın hafifçe su sıçratmasını duydu. Merhamet, kayığın yılan şeklindeki kuyruğuna tutunup kürek çeken adama seslendi. “Saat kaç?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kayıkçı sesin kaynağını aramak için bakındı. “Titan’ın kükremesine göre dört.” Adamın sesi yeşil suların ve görünmeyen binaların üstünde yankılandı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Henüz geç kalmamıştı ama oyalanmamalıydı. Merhamet, içten bir kızdı ve çok çalışkandı ama dakik biri değildi. Böyle içten ve çalışkan olması bu gece işine yaramazdı. Bu akşam Kapı’nın oraya Westeros’tan bir elçi gelecekti. Merhamet, onlara o tatlı gülümsemesi ile hizmet etse bile Izembaro mazeret dinleyecek havada olmayacaktı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Dün gece uyumadan önce leğenini kanaldaki suyla doldurmuştu. Arkadaki su deposunda ısıtılan pis yağmur suyunu kullanmaktansa tuzlu suyla yıkanmayı tercih etmişti. Sertleşmiş elbiselerini suya batırdıktan sonra baştan aşağı yıkandı. Tek ayağının üstünde durarak nasırlı ayağını ovdu. Ardından jiletini buldu. Izembaro, peruğun kel kafaya daha rahat uyduğunu iddia ederdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Saçlarını kazıdı. İç çamaşırlarını ve biçimsiz, yünlü kahverengi elbisesini giydi. Çoraplarını eline aldığında bir tanesinin dikilmesi gerektiğini gördü. Şakşakçı’dan yardım isteyebilirdi; Çünkü kendi dikimi o kadar kötüydü ki elbiselerden sorumlu hizmetçi ona hep acırdı. Ya da elbise dolabından güzel bir çift çorap yürütebilirim. Bu riskli bir şeydi. Izembaro, oyuncuların onun elbiselerini giyip sokakta dolaşmalarından nefret ederdi. Wendeyne hariç. Izembaro’nun aletine muamele çektikten sonra istediği kıyafeti giyebilirdi. Merhamet o kadar aptal değildi. Zamanında Daena onu uyarmıştı. “Bu yola giren kızların sonu Gemi’de biter. Eğer para kesesi yeteri kadar doluysa sahnede görmek istediği her kızı alabilir. Bunu ekipteki herkes bilir.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Eskimiş deriden yapılma pabuçları, tuz lekelerinden dolayı benek benekti ve uzun süredir giyilmekten dolayı çatlamıştı. Kendir ipinden yapılma kemeri maviydi. Kemerini beline dolayıp düğüm attı ve sağ kalçasına bıçağını, sol tarafına ise para kesesini astı. Son olarak da pelerinini omzunun üstüne attı. Bu gerçek bir oyuncu peleriniydi. Mor renkli yün pelerinin üstü kırmızı ipekten çizgilerle kaplıydı. Yağmurdan korunmak için başlığı ve üç gizli cebi vardı. Bu ceplerden birine para, diğerine demir bir anahtar ve sonuncusuna da bir bıçak saklamıştı. Gerçek bir bıçak. Belinde duran meyve bıçağı gibi değildi. Ancak bu kılıç, tıpkı diğer ceplerindeki şeyler gibi Merhamet’e ait değildi. Merhamet’e ait olan meyve bıçağıydı. Ondan beklenen meyve yemesi, gülmesi, şakalar yapması, çok çalışması ve ona söylenen sözleri yerine getirmesiydi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet, merhamet, merhamet.” Sokağa açılan tahta merdivenleri inerken şarkı söyledi. Merdivenin korkuluğu kıymıklarla kaplıydı ve basamakları çok dikti. Bina beş katlıydı ve zaten bu yüzden odasını bu kadar ucuza tutabilmişti. Hem bu yüzden hem de Merhamet’in gülümsemesi yüzünden. Kel ve sıska olabilirdi ama Merhamet’in tatlı bir gülümsemesi ve zarafeti vardı. Izembaro bile onun zarif olduğunu kabul etmişti. Kargalara göre Kapı’dan çok ta uzakta değildi ama yürüyen ve kanatları olmayan kızlar için yol daha uzundu. Braavos çok kıvrımlı bir şehirdi. Sokakları kıvrımlıydı, ara yolları daha da kıvrımlıydı. En kıvrımlı olan kısmı ise kanallarıydı. Genelde uzun yoldan gitmeyi tercih ederdi. Bu yol, Dış Liman boyunca uzanan Ragnar Yolu’ydu. Böylece denizi, gökyüzünü, karşıdaki Silahhane’yi, Büyük Deniz Kulağı’nı ve Sellagoro’nun Kalkanı’nın yamaçlarındaki çam ağaçlarını rahatça görebilirdi. Rıhtımdan geçerken denizciler ona selam verirlerdi. Siyah renkli balina avcıları Ibbenli’ler ve Westeros’lular gökelerin güvertelerinden seslenirlerdi. Merhamet ona söylenenleri anlamıyormuş gibi davranırdı ama aslında tüm söylenenleri anlardı. Bazen onlara gülümser ve yeterli paraları varsa onu Kapı’da bulabileceklerini söylerdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu uzun yoldan giderken üstüne taştan yüzler oyulmuş Köprü Gözleri’nin yanından da geçiyordu. Merhamet, buranın tepesindeyken kemerlerin arasından bakıp bütün şehri görürdü: Hakikat Salonu’nun yeşil bakır kubbesini, Mor Liman’dan ağaç gibi uzanan direkleri, Deniz Lordu Konak’ının tepesinde bulunan altın rengindeki yıldırımı… Hatta Titan’ın bronz omuzlarını ve ilerisindeki koyu yeşil suları bile. Güneş, sadece o vakit Braavos’un üstünde ışıldardı. Ancak sis yoğunsa oradayken de grilikten başka bir şey göremezdi. Merhamet bu yüzden bugünlük kısa yoldan gitmeyi tercih etti. Hem bu durum çatlamış pabuçlarının da işine gelirdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sis dağılır gibi olup o geçerken tekrar etrafına toplanıyordu. Parke taşları ıslak ve kaygandı. Bir kedinin acı bir sesle miyavladığını duydu. Braavos kediler için çok uygun bir şehirdi ve şehrin her yerinde dolanırlardı, özellikle de geceleri. Sisin içindeyken bütün kediler gridir diye düşündü Merhamet. Sisin içindeyken bütün insanlar katildir.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha önce hiç bu kadar yoğun sisle karşılaşmamıştı. Daha büyük kanallardaki kayıkçılar birbirlerine çarpıyor, iki yanlarındaki binaların loş ışıkları bu siste işlerine yaramıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet, karşı yolda elinde fenerle yürüyen yaşlı bir adam gördü ve adamın elindeki ışığa gıpta etti. Etraf o kadar kasvetliydi ki adım attığı yeri bile zar zor görebiliyordu. Şehrin daha sıradan yerlerinde evler, dükkânlar, ambarlar bir araya toplanmış ve sarhoş âşıklar gibi birbirine dayanmışlardı. Bunların üst katları birbirine o kadar yakındı ki bir balkondan diğerine atlanabilirdi. Aşağısındaki sokaklar her ayak sesinin duyulabileceği karanlık tüneller haline gelmişti. Küçük kanallar ise daha da tehlikeliydi. Çünkü buraya yapılan evlerin çoğunun tuvaletleri suların üstünde kurulmuşlardı. Izembaro, Tacir’in Hüzünlü Kızı’ndaki Deniz Lordu’nun sözünden alıntı yapmayı çok severdi. “Kardeşlerinin taştan omuzlarında, dimdik ayakta duran son Titan hâlâ burada.” Merhamet ise Deniz Lordu sarı mor rengindeki yüzen eviyle geçerken şişman tacirin onun kafasına sıçtığı sahneyi eğlenceli bulurdu. Söylenene göre böyle bir şey sadece Braavos’ta olabilirdi ve yalnızca Braavos’ta hem Deniz Lordu hem de denizciler buna kahkahalarla gülebilirlerdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kapı, Boğulmuş Kasaba’nın köşesine yakın bir yerde, Dış Liman ve Mor Liman’ın arasında bulunuyordu. Eskiden ambar olarak kullanılan yer yanmıştı ve her geçen yıl daha da suya batıyordu. Bu nedenle burasını tutmak ucuza gelmişti. Izembaro, zemini sularla kaplı ambarın tepesine kendi oyun salonunu kurmuştu. Oyuncularına Kubbe’nin ve Mavi Fener’in daha çok rağbet görebileceğini söylemişti ama limanın arasındayken asla denizcilerin ve fahişelerin eksikliğini çekmezlerdi. Gemi yakınımızda ve yirmi yıldır demir attığı rıhtıma hâlâ önemli bir kalabalık topluyor ama Kapı’nın da yıldızı parlayacak, demişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zaman geçtikçe haklı olduğu anlaşıldı. Oraya yerleştiklerinde mekânları hızla gelişti. Kıyafetleri küflü ve kilerlerinde deniz yılanları vardı fakat izleyiciler çok olduğu sürece oyuncuların hiçbiri bunu dert etmedi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sondaki köprü halat ve nemli tahtalardan yapılmıştı ve bu sisin içinde hiçbir yere bağlanmıyormuş gibi görünüyordu. Etrafta sadece sis vardı. Merhamet ayaklarını tahta zemine vurarak hızla karşıya geçti. Sis, eski ve yırtık bir perde gibi önünde açıldığında karşısına oyun salonu çıktı. Kapılardan solgun sarı bir ışık dökülüyordu ve Merhamet içeriden gelen sesleri duyabiliyordu. Büyük Brusco, oynadıkları bu son oyunun adını girişin yanına boyayarak yazmıştı. Büyük ve kırmızı harflerle Zalim El yazıyordu. Ayrıca okuma bilmeyenler için zalim elin kanlı bir resmini de çizmişti. Merhamet resme bakmak için durdu. “Bu güzel bir el,” dedi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Başparmağı kıvrık olmuş,” Brusco hafifçe fırçasını oraya sürttü. “Oyuncular’ın Kral’ı seni arıyordu.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hava çok karanlıktı. Uyumuşum.” Izembaro kendisini ilk defa Oyuncular’ın Kral’ı olarak adlandırdığında herkes bunun altında kötü bir anlam aramıştı. Kubbe ve Mavi Fener’deki rakiplerine karşı bir hareket olarak düşünmüşlerdi. Ancak son zamanlarda Izembaro bu unvanını fazla ciddiye almaya başlamıştı. “Sadece kral rolünü oynayacak,” demişti Marro gözlerini yuvarlayarak. “Oyunda kral olmazsa sahneye de çıkmayacak.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zalim El oyununda iki tane kral vardı. Biri şişman kral diğeri ise çocuk kraldı. Izembaro, şişman kralı oynuyordu. Pek fazla rolü yoktu ama ölürken güzel bir konuşma yapıyordu ve ölmeden önce dev gibi bir şeytani domuzla muhteşem bir mücadele veriyordu. Bu oyunu Phario Forel yazmıştı. Kendisi Braavos’un en gaddar yazarıydı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet, ekip arkadaşlarını sahnenin arkasında buldu. Geç geldiğinin fark edilmemesini umarak Daena ve Şakşakçı’nın arkasına geçti. Izembaro bu yoğun sise rağmen Kapı’nın bu gece tıklım tıklım olacağını söyledi. “Westeros Kral’ı, Oyuncular’ın Kral’ına hürmetlerini sunmak için elçisini yolladı,” dedi ekibine. “Bu değerli dostumuzu hayal kırıklığına uğratmayacağız.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Biz mi?” diye sordu Şakşakçı. Oyuncuların bütün kıyafetlerini o yapardı. “Oyuncular’ın Kral’ından iki tane mi var artık?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İki kişi sayılabilecek kadar şişman,” diye fısıldadı Bobono. Her oyun ekibinin bir cücesi olurdu. Onların cücesi de Bobono’ydu. Merhamet’i gördüğünde kıza pis pis baktı. “Aha,” dedi. “İşte buradasın. Küçük kız tecavüze hazır mı?” Dudaklarını şaplattı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şakşakçı, cücenin kafasına vurdu. “Kapa çeneni.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Oyuncuların Kral’ı bu küçük gürültüyü görmezden geldi. Konuşmasına devam edip ne derece görkemli olmak zorunda olduklarını anlattı. Bu akşam Westeros’lu elçinin dışında mevkisi güçlü insanlar ve meşhur fahişeler de orada olacaktı. Kapı’dan kötü bir izlenimle ayrılmalarını istemiyordu. “Beni hayal kırıklığına uğratanların sonu iyi olmaz,” dedi. Bu tehditteki alıntıyı Phario Forel’in ilk yazdığı oyun olan Ejderha Lordları’nın Öfkesi’nde geçen ve savaş öncesi konuşmayı yapan Prens Darin’den alıntılamıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Izembaro nihayet konuşmasını sonlandırdığında oyuna bir saatten daha az bir süre kalmıştı. Oyuncuların hepsi telaşlanmış ve aksileşmişti. Kapı’nın her bir yanı Merhamet’e seslenen oyuncuların sesiyle çevrelendi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arkadaşı Daena “Merhamet,” diye kibar bir şekilde seslendi. “Leydi Stork yine elbisesinin kenarına basmış. Dikmeme yardım et lütfen.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” dedi Yabancı. “Şu lanet olası macunu getir. Boynuzum açılmış.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” diye gürledi Izembaro. “Tacıma ne yaptın evlat? Onsuz sahneye çıkamam. Tacım olmazsa kral olduğumu nasıl anlayacaklar?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” diye tiz bir sesle bağırdı Bobono. “Bağcıklarımda bir sorun var Merhamet. Aletim dışarı fırlayıp duruyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Macunu getirip boynuzu Yabancı’nın alnına taktı. Izembaro’nun tacını da her zaman bıraktığı yerde yani tuvalette buldu. Tacı peruğa tutturmak için yardım etti. Şakşakçı ise düğün sahnesinde kraliçenin giyeceği altın sarısı ve kırmızı renkteki elbisesini dikecekti. Bu yüzden iğne iplik bulmaya gitti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve bir de Bobono’nun fırlayan aleti vardı. Zaten tecavüz için fırlaması gerekiyordu. Merhamet düzeltmek için cücenin önünde eğildiğinde Ne kadar iğrenç bir şey diye düşündü. Cücenin aleti otuz santim uzunluğundaydı ve kolu kadar kalındı. En yüksek balkondan bile görülebilecek kadardı. Boyacı deriyle iyi iş çıkaramamıştı; pembe ve beyaz benekleri vardı ve ucu erik rengindeydi. Merhamet, Bobono’nun aletini pantolonuna geri itti ve bağcıkları bağladı. “Merhamet,” dedi, kız onu sıkıcı bağlarken. “Merhamet, Merhamet, bu gece odama gel ve erkeğin olayım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben ağ kısmını düzeltmeye çalışırken bağcıklarını çözmeye devam edersen seni hadım ederim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Biz birlikte olmak için yaratılmışız, Merhamet,” diye ısrar etti Bobono.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bak, boylarımız aynı.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sadece ben diz çöktüğümde. Oyunda söyleyeceğin sözleri hatırlıyor musun?” Cücenin sahneye elinde kupayla birlikte Hükümdar’ın Acısı'na çıkıp Tacir’in Gürbüz Leydisi’nden sözler söylemesinin üstünden sadece on beş gün geçmişti. Bir daha böyle bir hata yaparsa Izembaro onun derisini canlı canlı yüzerdi. Oyunlar için cüce bulmanın ne kadar zor olduğuna da aldırmazdı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bugün neyi oynuyoruz Merhamet?” diye sordu Bobono masumane bir şekilde.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Beni kızdırmaya çalışıyor, diye düşündü Merhamet. Bu gece sarhoş değil. Ne oynayacağımızı gayet iyi biliyor. “Westeros’tan gelen elçinin onuruna Phario’nun yeni oyunu Zalim El’i oynuyoruz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tamam şimdi hatırladım.” Bobono sesini alçatarak hırıldar gibi kötü bir tonda konuştu. “Yedi Yüzlü Tanrı beni kandırdı. Babam saf altından yapıldı. O altın kız ve erkek kardeşlerimi yaptı. Ben ise daha karanlık şeylerin ürünüyüm. Karşınızda kemiğin, kanın ve çamurun oluşturduğu bu çarpık beden var.” Sözünü söyledikten sonra elini kızın göğsüne atıp göğüs ucunu aradı. “Senin memelerin yok. Memeleri olmayan bir kıza nasıl tecavüz edebilirim?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cücenin burnunu başparmağının ve işaret parmağının arasına alıp kıvırdı. “Ellerini üstümden çekmezsen burnunu koparacağım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Aaaaaa,” diye ciyakladı kızı bırakırken.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir iki yıl içinde göğüslerim büyüyecek.” Merhamet cüceden daha uzun durmak için ayağa kalktı. “Ama senin başka bir burnun çıkmayacak. Bana bir daha dokunmadan önce bunu iyi düşün.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bobono burnunu ovdu. “Bu kadar utangaç olmana gerek yok. Çok geçmeden sana tecavüz etmiş olacağım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkinci sahneye kadar edemeyeceksin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hükümdar’ın Acısı’nda Wendeyne’e tecavüz ederken memelerini güzelce sıkabiliyorum,” diye yakındı cüce. “O bunu seviyor. İzlemeye gelenler de öyle. Seyircileri memnun etmelisin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu Izembaro’nun öğretmeyi sevdiği bir dersti. Seyirciyi memnun etmelisin. “Bahse girerim cücenin aletini koparıp kafasına vurarak dövmek de seyirciyi memnun eder,” diye yanıt verdi Merhamet. “Bu daha önce görmedikleri bir şey olur.” Onlara her zaman daha önce görmedikleri şeyler göster. Bu da Izembaro’nun verdiği derslerden biriydi. Bu Bobono’nun kolayca cevap veremeyeceği bir soruydu. “İşte, bitti,” dedi Merhamet. “Şimdi ihtiyaç duyulana kadar içeride kalabilir.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Izembaro tekrar onu arıyordu. Bu sefer de mızrağını bulamamıştı. Merhamet mızrağı buldu, Büyük Brusco’nun domuz kostümü giymesine yardım etti ve sahte bıçakları kontrol edip gerçekleriyle değiştirilmediğinden emin oldu.(Birisi Kubbe’de bunu yapmış ve oyuncu bu yüzden ölmüştü.) Ardından Leydi Stork’a şarap doldurdu. Her oyundan önce biraz şarap içmekten hoşlanırdı. Etrafından gelen “Merhamet, Merhamet, Merhamet,” diye bağıran sesler kesildikten sonra içeriye bakmaya fırsatı oldu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Oyunu sergileyecekleri alan daha önce hiç görmediği kadar doluydu. Gelenler şakalaşarak ve yiyip içerek çoktan eğlenmeye başlamışlardı bile. Alıcı bulduğunda tekerlek şeklindeki peyniri elleriyle kesip satan seyyar bir satıcı gözüne ilişti. Heybesine buruşmuş elmaları dolduran bir kadın da vardı. Elden ele geçen şaraplar, erkeklerle öpüşen kızlar ve kaval çalan birini gördü. Hüzünlü gözlere sahip Quill adında bir genç arka sıralara oturup kendi oyunları için ne çalabileceğini görmek için gelmişti. Büyücü Cossomo da oradaydı. Kolunda Mutlu Liman’daki tek gözlü fahişe Yna vardı. Ancak Merhamet bu ikisini tanıyor olamazdı. Onlar da Merhamet’i tanıyamazdı zaten. Daena, Kapı’nın her zamanki müdavimlerini görüp ona da gösterdi; Sıska suratı ve benekli mor saçlarıyla boyacı Dellono, üstü yağ kaplamış önlüğüyle gelen sosisçi Galeo, omzunda evcil faresiyle birlikte uzun Tomarro. “Umarım Tomarro o fareyi Galeo’ya göstermez,” dedi Daena. “Sosislerine koyduğu tek etin fare eti olduğunu duydum.” Merhamet elini ağzına götürüp güldü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Balkonlar da tamamen doluydu. Birinci ve üçüncü kademeler tacirler, kaptanlar ve halktan önemli kişiler için ayrılmıştı. Kiralık katiller dördüncü ve daha yüksek katlarda duruyorlardı. Yukarılarda tam bir renk cümbüşü vardı. Aşağılara ise daha sönük renkler egemendi. İkinci balkon iki ayrı locaya bölünmüştü çünkü buraya gelen önemli insanların rahatı ve mahremiyeti düşünülüyordu. Böylece hem üstlerindeki hem de altlarındaki basitlikten güvenli bir şekilde ayrı tutulurlardı. Sahne en iyi buradan görülür ve onlara her türlü hizmeti yapıp yemek, şarap, yastık getiren hizmetçiler olurdu. Kapı’da ikinci balkonun yarısından fazlasının dolduğu pek görülmemişti; oyun izlemek isteyen bu tarz önemli şahsiyetler genelde Kubbe’ye ya da Mavi Fener’e giderlerdi. Oradaki ikramlar ve hizmet daha sağlamdı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu gece ise durum farklıydı. Hiç şüphesiz Westeros’tan gelen elçi nedeniyle böyleydi. Locanın birinde Otharys’den gelen üç kişi vardı ve her birine bir fahişe eşlik ediyordu; Prestayn tek başına oturuyordu. Adam o kadar yaşlıydı ki oraya kadar gelip koltuğuna oturması mucizeydi; Torone ve Pranelis tatsız bir ittifakı paylaştıkları gibi aynı locayı da paylaşıyorlardı; Üçüncü Kılıç’a ise yarım düzine kadar arkadaşı eşlik ediyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Beş tane önemli şahsiyet(anahtar sahibi) saydım,” dedi Daena.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet kıkırdayarak “Bessaro o kadar şişman ki onu iki kişi olarak saymalısın,” dedi. Izembaro’nun büyük bir göbeği vardı ama Bessaro ile kıyaslanınca söğüt kadar ince sayılırdı. Adam o kadar yer kaplıyordu ki normal koltuğun üç katı büyüklüğünde özel bir koltuk getirilmişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Reyaanlar’ın hepsi şişman,” dedi Daena. “Hepsinin gemileri kadar büyük göbekleri var. Sen babasını görmeliydin. Bu onun yanında küçük kalır. Bir keresinde Hakikat Salonu’na oy vermesi için çağırılmıştı. Yüzen eve adımını atar atmaz evi suya batırdı.” Merhamet’in dirseğini tuttu. “Bak, Deniz Lordu’nun locası.” Deniz Lordu daha önce Kapı’ya hiç gelmemişti ama Izembaro yine de bu locayı ona ayırmıştı. Oradaki en büyük ve gösterişli loca oydu. “Bu Westeros’lu elçi olmalı. Daha önce böyle giysiler giyen bir yaşlı adam görmüş müydün? Bak, Siyah İnci’yi de getirmiş!”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Elçi zayıf ve kel bir adamdı. Çenesinde bir tutam gri sakal vardı. Kadife pantolonu ve pelerini sarıydı. Yeleği o kadar parlak bir maviydi ki Merhamet’in gözlerini yaşarttı. Göğsünün üstündeki kalkanı sarı desenlerle süslenmişti. Kalkanında lacivert taşından mağrur duruşlu ve mavi renkte bir horoz vardı. Muhafızlarından biri oturmasına yardım etti. Diğer ikisi locanın arkasında bekledi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yanındaki kadının yaşı elçinin üçte biri bile olamazdı. Kadın o kadar güzeldi ki o geçerken ışıklar daha parlak yanıyor gibi göründü. Sarı renkteki dekolte elbisesi ipektendi ve kadının esmer cildine zıt duruyordu. Siyah saçları altın rengi fileyle bağlanmıştı. Altından ve oltu taşından kolyesi göğüslerine kadar iniyordu. Onu izlerlerken kadın eğilip elçinin kulağına adamın gülmesine neden olan bir şeyler fısıldadı. “Ona Esmer İnci demeliler,” dedi Merhamet. “Siyahtan ziyade esmer.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İlk Siyah İnci mürekkep kadar siyahmış,” diye yanıt verdi Daena. “Deniz Lordu’nun oğlunun Yaz Adaları’ndan bir prensesle yaptığı bu çocuk korsan bir kraliçeymiş. Sonra Westeros’un ejderha kralının sevgilisi olmuş.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ejderha görmeyi çok isterdim,” dedi Merhamet istekli bir şekilde. “Elçinin göğsünde neden tavuk var?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daena kahkaha attı. “Bir şeyden de haberin olsun Merhamet. Bu onun arması. Gün Batımı Krallığındaki tüm lordların armaları vardır. Bazılarının çiçek, bazılarının balık, bazılarının ayı, geyik ve bunun gibi şeyler. Bak, elçinin muhafızlarının armaları aslan.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu doğruydu. Orada dört tane muhafız bulunuyordu; zırhlarının içindeki uzun, ihtişamlı adamların bellerinde Westeros’a özgü uzun kılıçlar asılıydı. Kırmızı pelerinleri, altın rengi sarmallar ile çevrelenmişti. Her pelerinin omzuna kırmızı gözlü sarı aslanlar tutturulmuştu. Merhamet aslan şeklindeki gösterişli miğferlerin altındaki yüzlere baktığında midesinde bir şeyler kıpırdadı. Tanrılar bana bir armağan bahşetti. Parmakları sertçe Daena’nın kolunu kavradı. “Şu muhafıza bak. Siyah İnci’nin arkasında, locanın en sonunda duran.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne olmuş ona? Tanıyor musun yoksa?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır.” Merhamet Braavos’ta doğmuş ve burada yetişmişti. Westeros’tan gelen birini nasıl tanıyabilirdi? Çabucak düşünmesi gerekti. “Sadece, şey… Sence de yakışıklı değil mi?” Öyleydi ama çekici olmasına rağmen kaba bir yapısı vardı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daena omuz silkti. “Çok yaşlı. Diğerleri kadar yaşlı olmayabilir ama otuz yaşlarında ve Westeros’lu. Onlar korkunç vahşilerdir Merhamet. Böyle birinden uzak durmalısın.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Uzak mı durayım?” Merhamet kıkırdadı. Zaten sürekli kıkırdayan bir kızdı. Merhamet böyle biriydi. “Hayır. Daha da yaklaşmalıyım.” Daena’yı kenara sıkıştırdı ve “Şakşakçı beni aramaya gelirse sözlerimi tekrar okumaya gittiğimi söyle,” dedi. Oyunda söylediği çok az söz vardı ve çoğu “Ah, hayır, hayır, hayır,” ve “Yapma, lütfen yapma, dokunma bana,” ve “Lütfen lo’dum, ben hâlâ bakireyim” gibi sözlerdi.” Ancak bu Izembaro’nun ona verdiği ilk sözlerdi ve zavallı Merhamet’ten tek beklenen bunu doğru yapmasıydı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yedi Krallık’ın elçisi muhafızlardan ikisini locanın içine, Siyah İnci ve kendisinin arkasına yerleştirmişti. Diğer ikisini ise başkalarının onları rahatsız etmeyeceğinden emin olmak için locanın dışına koymuştu. Merhamet, kararmış bir geçitten sessizce geçip arkalarına yaklaştığında muhafızlar kendi aralarında Westeros’un Ortak Dil’ini konuşuyorlardı. Bu, Merhamet’in bilmediği bir dildi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Muhafızlardan birinin “Yedi Cehennem. Burası çok rutubetli,” dediğini duydu. “Kemiklerim bile üşüdü. Lanet olası portakal ağaçları nerede? Özgür Şehirler’de hep portakal ağaçları olduğunu duyardım. Limon, ıhlamur, nar. Acı biberler, sıcak geceler, karnı çıplak kızlar. Karnı çıplak kızlar nerede, ha?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onlar aşağı taraflarda; Lys’de, Myr’da ve Volantis’te.”diye cevap verdi diğer muhafız. Diğeri daha yaşlı bir adamdı. Büyük bir göbeği ve kırlaşmış saçları vardı. “Aerys’in El’i olduğu zamanlar Lord Tywin ile birlikte Lys’e gitmiştim. Braavos, Kral’ın Şehri’nin üstünde kalıyor ahmak. Harita okumayı bilmiyor musun?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Burada ne kadar kalacağımızı düşünüyorsun?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Senin isteyeceğinden daha uzun bir süre,” diye cevap verdi yaşlı adam. “Altın olmadan geri dönerse kraliçe onun kellesini alır. Ayrıca onun karısını da gördüm. Casterly Kayası’nda karısının inip de aralarında sıkışmaktan korktuğu basamaklar var. O kadar şişman bir kadın yani. Yanında bu esmer kraliçe varken kim o kadına geri döner ki?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yakışıklı muhafız sırıttı. “Onu bizle paylaşacağını düşünmüyorsun değil mi?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne, delirdin mi sen? Bizim gibileri fark ettiğini mi sanıyorsun? Lanet herif yarımızın isimlerini bile bilmiyor. Belki de Clegane ile birlikteyken her şey daha farklıydı.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sör, böyle oyunların ve süslü fahişelerin adamı değildi. Sör bir kadını istediğinde onu alır ve işi bittiğinde bazen bize de bırakırdı. Siyah İnci’nin tadına bakmakta benim için sakınca yok. Sence bacaklarının arası pembe midir?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet daha fazlasını duymak istiyordu fakat zaman yoktu. Zalim El başlamak üzereydi ve Şakşakçı kıyafetler için yardım etmesi için onu arıyor olmalıydı. Izembaro, Oyuncular’ın Kral’ı olabilirdi ama herkes Şakşakçı’dan korkardı. Yakışıklı muhafızına daha sonra zaman ayıracaktı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zalim El oynanmaya başladı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cüce, tahta mezar taşının arkasında bir anda meydana çıkınca kalabalık tıslamaya ve lanetler yağdırmaya başladı. Bobono sahnenin önüne doğru paytak paytak yürüdü ve onlara pis bir gülümseme attı. ““Yedi Yüzlü Tanrı beni kandırdı. Babam saf altından yapıldı. O altın kız ve erkek kardeşlerimi yaptı. Ben ise daha karanlık şeylerin ürünüyüm. Karşınızda kemiğin, kanın ve çamurun oluşturduğu…”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha sonra cücenin arkasında Marro belirdi. Yabancı’nın siyah uzun cüppesinin içindeyken dehşetli görünüyordu. Yüzü de siyahtı, kanla parlamış dişleri ise kırmızıydı. Fil dişinden yapılma boynuzları yukarıya uzanıyordu. Bobono onu göremiyordu ama balkondakiler görebiliyordu. Ve artık bütün izleyenler görebiliyordu. Kapı’da ölüm sessizliği oluştu. Marro sessizce ileriye doğru hareket etti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet de sessizce ilerliyordu. Tüm kostümler asılmıştı. Şakşakçı, Daena ile birlikte mahkeme sahnesinde giyilen elbiseyi dikmekle meşguldü. Merhamet’in yokluğu fark edilmemiş olmalıydı. Gölge kadar sessiz bir şekilde elçinin locasının bulunduğu yere geri döndü. Kararmış bir girintinin içinde taş kadar hareketsiz durdu. Bulunduğu yerde muhafızların yüzünü çok rahat bir şekilde görebiliyordu. Emin olmak için dikkatli bir şekilde inceledi. Onun için çok mu gencim? diye endişeye kapıldı. Çok mu gösterişsizim? Ya da çok mu sıskayım? Muhafızın, büyük göğüslü kızlardan hoşlanmayan bir erkek olmasını umdu. Bobono onun göğüsleri konusunda haklıydı. En iyisi onu kaldığım yere götürmek olur. Ama benimle gelir mi ki?</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sence bu o mu?” dedi yakışıklı olan.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne, Ötekiler aklını mı çaldı?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden olmasın? Bu da bir cüce, değil mi?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dünya’da yaşayan tek cüce İblis değil.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki öyle ama şuna bir baksana. Herkes ne kadar zeki olduğundan bahsediyor. Belki de kız kardeşinin onu arayacağı son yer olarak kendini eğlendirdiği bu oyun salonunu düşünmüştür. Sırf kardeşinin burnu sürtünsün diye yapmış olabilir.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sen aklını kaçırmışsın.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Pekala, belki oyun bittikten sonra onun peşine düşerim. Kendim için.” Muhafız, elini kılıcının kabzasına attı. “Haklı çıkarsam lord olurum, değilsem de öldürürüm gider. Altı üstü bir cüce.” Gürültülü bir şekilde kahkaha attı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bobono sahnede Marro’nun oynadığı Yabancı ile pazarlık yapıyordu. Böyle küçük bir adama göre gür bir sesi vardı ve onu en yukarılara kadar taşıdı. “Bana kupayı ver,” dedi Yabancı’ya. “Bitirinceye kadar içeceğim. Altın ve aslan kanı tadındaysa çok iyi. Kahraman olamayacağım için canavar olmama izin ver ve onlara sevgi yerine korkuyu öğreteyim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet son sözleri onunla birlikte söyledi. Cücenin sözleri onunkilerden daha iyi ve daha zekiceydi. Beni isteyecek ya da reddedecek, diye düşündü. O halde oyun başlasın. Çok yüzlü tanrıya sessizce dua ederek bulunduğu girintiden dışarı çıktı ve muhafızlara doğru ilerledi. Merhamet, Merhamet, Merhamet. “Lordlarım,” dedi. “Braavos dilini biliyor musunuz? Lütfen bildiğinizi söyleyin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İki muhafız birbirlerine baktılar. “Neler oluyor?” diye sordu yaşlı olan. “Bu da kim?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Oyunculardan biri,” dedi yakışıklı muhafız. Kaşının üstüne düşen saçını geriye itti ve gülümsedi. “Üzgünüm tatlım. Senin zırva dilini konuşmuyoruz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hay lanet diye düşündü Merhamet. Sadece Ortak Dil’i konuşabiliyorlar. Bu hiç iyi değildi. Vazgeç ya da devam et. Ama vazgeçemezdi. Onu deli gibi istiyordu. “Sizin dilinizi çat pat konuşabiliyorum,” diye yalan söyledi. Merhamet bunu söylerken en tatlı gülümsemesini bahşetti. “Arkadaşlarım sizin Westeros lordları olduğunu söyledi.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yaşlı adam güldü. “Lord mu? Evet evet, biz lorduz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet utanarak kafasını eğip ayaklarına baktı. “Izembaro lordları memnun etmek gerektiğini söyledi,” diye fısıldadı. “İstediğiniz bir şey varsa, ne olursa…”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Muhafızlar tekrar birbirlerine baktılar. Daha sonra yakışıklı olan elini uzatıp kızın göğüslerine dokundu. “Ne olursa mı?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İğrençsin,” dedi yaşlı adam.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden? Izembaro konuksever olmak istiyorsa onu reddetmek kabalık olur.” Cücenin aletini düzeltirken yaptığı gibi muhafız da elini kızın göğüs ucuna götürüp çimdik attı. “Fahişelerden sonra en iyisi oyunculardır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Doğru olabilir ama bu daha çocuk.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Değilim,” diye yalan söyledi Merhamet. “Bakireyim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çok uzun sürmeyecek,” dedi yakışıklı muhafız. “Ben Lord Rafford’um tatlım ve ne istediğimi çok iyi biliyorum. Şimdi şu duvara yaslan.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Burada olmaz,” dedi Merhamet elini adamın eline sürterek. “Oyunun oynandığı yerde olmaz. Çığlık atarsam Izembaro çılgına döner.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nerede o halde?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir yer biliyorum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yaşlı şövalye kaşlarını çattı. “Ne, gitmeyi mi düşünüyorsun? Sör seni aramaya gelirse ne olacak?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden gelsin? Şu an oyun izlemekle meşgul. Ayrıca kendi fahişesi de yanında. Ben neden bir tane almayayım. Merak etme çok uzun sürmeyecek.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Evet diye düşündü Merhamet. Sürmeyecek. Merhamet adamın elinden tuttu ve onu arkaya götürüp merdivenlerden aşağıya indirdi. Birlikte sisli geceye adım attılar. Adam onu oyun salonunun duvarına doğru bastırırken “İsteseydin oyuncu olabilirdin,” dedi adama.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben mi?” diyerek kahkaha attı muhafız. Tüm o saçma sapan konuşmalar. Yarısını bile hatırlamazdım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İlk başlarda zordur,” dedi. “Ama zaman geçtikçe alışıyorsun. Sana sözleri öğretebilirim, yapabilirim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kızı bileğinden yakaladı. “Şimdi ben sana bir şeyler öğreteceğim. İlk dersini alma zamanı.” Merhamet’i sertçe kendine çekerek dudaklarını öptü. Öperken dilini kızın ağzına sokmaya çalıştı. Bu ıslak ve yapış yapıştı. Tıpkı yılan balığı gibi. Merhamet adamın dilini kendi diliyle yaladı. Sonra da nefes nefese kendini geriye çekti. “Burada olmaz. Birileri görebilir. Odam çok uzakta değil ama acele etmeliyiz. İkinci sahne başlamadan önce geri dönmeliyim. Yoksa tecavüzümü kaçırırım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Adam sırıttı. “Korkmana gerek yok evlat.” Kızın onu yönlendirmesine izin verdi. El ele tutuşarak sisin içinde koştular, köprülerin üstünden ve ara sokaklardan geçip beşinci kattaki odasının kıymıklı basamaklarını çıktılar. Odasına girdiklerinde muhafız nefes nefese kalmıştı. Merhamet iç yağından yapılma mumu yaktı ve kıkırdayarak etrafında dans etti. “Ah, çok yorulmuşsun. Ne kadar yaşlı olduğunuzu unutmuşum lo’dum. Biraz kestirmek ister misiniz? Sadece uzanın ve gözlerinizi kapayın. İblis bana tecavüz ettikten sonra hemen buraya geri döneceğim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hiçbir yere gitmiyorsun.” Kızı sertçe kendine çekti. “Üstündeki şu paçavraları çıkar da sana ne kadar yaşlı olduğumu göstereyim,evlat.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” dedi. “Benim adım Merhamet. Söyleyebilir misin?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” dedi adam. “Benim adım Raff.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Biliyorum.” Elini adamın bacaklarının arasına götürdü ve pantolonun altında adamın erkekliğinin sertleşmiş olduğunu hissetti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bağcıklar,” dedi kıza. “Şimdi tatlı bir kız ol ve onları çöz.” Onu yapmak yerine parmaklarını adamın kalçasından içeriye doğru götürdü. Adam homurdandı. “Lanet olsun. Dikkat et oraya. Sen --?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet nefesini tuttu ve geriye çekildi. Korkmuş ve şaşırmış bir ifadesi vardı. “Kanıyorsunuz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne?” Kalçasına baktı. “Tanrılar! Bana ne yaptın seni küçük sürtük? Kalçasından kırmızı bir leke yayılıyor ve kalın kumaşı ıslatıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben bir şey yapmadım,” diye ciyakladı Merhamet. “Ben asla, oh olamaz, çok kan var. Durdurun şunu, durdurun. Beni korkutuyorsunuz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yüzünde afallamış bir ifadeyle kafasını salladı. Elini kalçasına bastırdığında parmaklarının arasından kan fışkırdı. Kan, bacağından akıp çizmelerinin arasına girmeye başladı. Artık o kadar yakışıklı gözükmüyor diye düşündü. Dehşete düşmüş ve bembeyaz kesilmiş bir halde gözüküyor.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Havlu,” dedi muhafız nefes nefese. “Bir havlu ya da paçavra getirip üstüne bastır. Tanrılar. Başım dönüyor.” Bacağı, kalçasından akan kan sebebiyle sırılsıklam olmuştu. Ayağa kalkmaya çalıştığında dizi büküldü ve yere düştü. “Yardım et,” diye yalvardı pantolonunun ağı kırmızılaşırken. “Anne merhamet eylesin. Şifacı, koş ve bana hemen bir şifacı bul.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kanalın karşısında bir tane var ama buraya gelmez. Senin gitmen gerek. Yürüyemez misin?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yürümek mi?” Parmakları kanla kaplanmıştı. “Kör müsün? Mızrağa saplı bir domuz gibi kanıyorum. Bu haldeyken yürüyemem.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Pekala,” dedi. “Oraya nasıl gideceğini bilmiyorum o zaman.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Beni taşıman lazım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gördün mü? diye düşündü Merhamet. Sen kendi sözlerini biliyorsun, ben de kendi sözlerimi biliyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öyle mi düşünüyorsun?” diye sordu Arya tatlı bir şekilde.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uzun ince bıçağı kol yeninden çıkarırken Tatlı Raff ona doğru keskin bir bakış attı. Bıçak adamın çenesinin altına götürerek boğazına soktu, döndürdü ve boğazını düz bir yırtıkla yanlamasına kopardı. Bunu kırmızı bir yağmur izledi ve gözlerindeki hayat ışığı söndü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Valar Morghulis,” diye fısıldadı Arya. Ancak Raff ölmüştü ve onu duyamazdı. Burnunu çekti. Onu öldürmeden önce merdivenlerden inmesine yardım etmeliydim. Şimdi cesedi suya atmak için kanala kadar sürüklemem gerekecek. Gerisini yılan balıkları hallederdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet, Merhamet, Merhamet,” diye hüzünle şarkı söyledi. Hep aptal ve sersem bir kız olmuştu ama iyi kalpli biriydi. Onu özleyecekti. Daena’yı, Şakşakçı’yı ve diğerlerini de özleyecekti. Hatta Izembaro ve Bobono’yu bile. Hiç şüphe yok ki bu Deniz Lordu ve göğsünde tavuk bulunan elçi için sorun yaratacaktı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bunları daha sonra düşünürdü. Şimdi zamanı yoktu. Koşsam iyi olacak. Merhamet’in hâlâ daha söylemesi gereken sözler vardı. Bunlar ilk ve son sözleri olacaktı ve eğer kendi tecavüzüne yetişemezse Izembaro onun o güzel küçük kellesini alırdı.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Çeviri <a href="https://fantastiknesriyat.blogspot.com/2015/04/ks-ruzgarlar-yaynlanan-on-okuma-merhamet.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">FANTASTİK NEŞRİYAT</a> sitesinden alınmıştır.<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kim olduğunu ve nerede olduğunu anlayamadan nefes nefese uyandı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Burun deliklerini ağır bir kan kokusu kaplamıştı. Bu bir kâbus muydu yoksa? Yine kurt rüyası görmüştü. Çam ağaçlarıyla kaplı karanlık ormanda sürüsüyle birlikte bir avın kokusunu alıp onun peşine düşmüştü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Loş bir ışık odayı doldurmuştu. Titreyerek yatağın üstüne oturdu ve elini kafasının üstünde gezdirdi. Kafasındaki küçük kıllar avucuna battı. Izembaro görmeden önce saçlarımı kazımalıyım. Merhamet. Benim adım Merhamet. Bu gece tecavüze uğrayacağım ve öldürüleceğim. Kızın gerçek adı Mercedene idi fakat herkes ona Merhamet diye seslenirdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Rüyaları haricinde.Kalbindeki ulumayı durdurmak için derin bir nefes aldı. Gördüğü rüyayı daha net hatırlamaya çalıştı ama çoğu çoktan yok olup gitmişti bile. Rüyasındaki kanı ve gökyüzündeki dolunayı hatırladı. Bir de koşarken onu izleyen bir ağaç vardı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sabah güneşi onu uyandırabilsin diye panjurlarını kapatmamıştı. Ancak dışarıda güneş ışığı yoktu. Sadece her yeri kaplayan sis perdesi vardı. Hava epey soğumuştu. Bu iyi bir şeydi çünkü diğer türlü uyanamayabilirdi. Bu, Merhamet’in tıpkı kendi tecavüzü sırasında uyuması gibi olurdu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bacaklarındaki tüyler titredi. Battaniyesi yılan gibi etrafına dolanmıştı. Kendini örtüden kurtarıp tahta zemine attı ve çıplak bir şekilde pencereye doğru ilerledi. Braavos sisin içinde kaybolmuştu. Aşağıdaki küçük kanalda akan yeşil suyu, yaşadığı yerin altındaki parke taşı kaplı sokağı ve yosun tutmuş köprünün iki kemerini görebildi. Kanalın karşı tarafındaki birkaç evin de belli belirsiz ışıkları görülebiliyordu. Ancak köprünün diğer ucu ve daha ilerisi sisin içinde yok olmuştu. Köprünün ortasındaki kemerin altında meydana çıkan kayığın hafifçe su sıçratmasını duydu. Merhamet, kayığın yılan şeklindeki kuyruğuna tutunup kürek çeken adama seslendi. “Saat kaç?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kayıkçı sesin kaynağını aramak için bakındı. “Titan’ın kükremesine göre dört.” Adamın sesi yeşil suların ve görünmeyen binaların üstünde yankılandı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Henüz geç kalmamıştı ama oyalanmamalıydı. Merhamet, içten bir kızdı ve çok çalışkandı ama dakik biri değildi. Böyle içten ve çalışkan olması bu gece işine yaramazdı. Bu akşam Kapı’nın oraya Westeros’tan bir elçi gelecekti. Merhamet, onlara o tatlı gülümsemesi ile hizmet etse bile Izembaro mazeret dinleyecek havada olmayacaktı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Dün gece uyumadan önce leğenini kanaldaki suyla doldurmuştu. Arkadaki su deposunda ısıtılan pis yağmur suyunu kullanmaktansa tuzlu suyla yıkanmayı tercih etmişti. Sertleşmiş elbiselerini suya batırdıktan sonra baştan aşağı yıkandı. Tek ayağının üstünde durarak nasırlı ayağını ovdu. Ardından jiletini buldu. Izembaro, peruğun kel kafaya daha rahat uyduğunu iddia ederdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Saçlarını kazıdı. İç çamaşırlarını ve biçimsiz, yünlü kahverengi elbisesini giydi. Çoraplarını eline aldığında bir tanesinin dikilmesi gerektiğini gördü. Şakşakçı’dan yardım isteyebilirdi; Çünkü kendi dikimi o kadar kötüydü ki elbiselerden sorumlu hizmetçi ona hep acırdı. Ya da elbise dolabından güzel bir çift çorap yürütebilirim. Bu riskli bir şeydi. Izembaro, oyuncuların onun elbiselerini giyip sokakta dolaşmalarından nefret ederdi. Wendeyne hariç. Izembaro’nun aletine muamele çektikten sonra istediği kıyafeti giyebilirdi. Merhamet o kadar aptal değildi. Zamanında Daena onu uyarmıştı. “Bu yola giren kızların sonu Gemi’de biter. Eğer para kesesi yeteri kadar doluysa sahnede görmek istediği her kızı alabilir. Bunu ekipteki herkes bilir.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Eskimiş deriden yapılma pabuçları, tuz lekelerinden dolayı benek benekti ve uzun süredir giyilmekten dolayı çatlamıştı. Kendir ipinden yapılma kemeri maviydi. Kemerini beline dolayıp düğüm attı ve sağ kalçasına bıçağını, sol tarafına ise para kesesini astı. Son olarak da pelerinini omzunun üstüne attı. Bu gerçek bir oyuncu peleriniydi. Mor renkli yün pelerinin üstü kırmızı ipekten çizgilerle kaplıydı. Yağmurdan korunmak için başlığı ve üç gizli cebi vardı. Bu ceplerden birine para, diğerine demir bir anahtar ve sonuncusuna da bir bıçak saklamıştı. Gerçek bir bıçak. Belinde duran meyve bıçağı gibi değildi. Ancak bu kılıç, tıpkı diğer ceplerindeki şeyler gibi Merhamet’e ait değildi. Merhamet’e ait olan meyve bıçağıydı. Ondan beklenen meyve yemesi, gülmesi, şakalar yapması, çok çalışması ve ona söylenen sözleri yerine getirmesiydi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet, merhamet, merhamet.” Sokağa açılan tahta merdivenleri inerken şarkı söyledi. Merdivenin korkuluğu kıymıklarla kaplıydı ve basamakları çok dikti. Bina beş katlıydı ve zaten bu yüzden odasını bu kadar ucuza tutabilmişti. Hem bu yüzden hem de Merhamet’in gülümsemesi yüzünden. Kel ve sıska olabilirdi ama Merhamet’in tatlı bir gülümsemesi ve zarafeti vardı. Izembaro bile onun zarif olduğunu kabul etmişti. Kargalara göre Kapı’dan çok ta uzakta değildi ama yürüyen ve kanatları olmayan kızlar için yol daha uzundu. Braavos çok kıvrımlı bir şehirdi. Sokakları kıvrımlıydı, ara yolları daha da kıvrımlıydı. En kıvrımlı olan kısmı ise kanallarıydı. Genelde uzun yoldan gitmeyi tercih ederdi. Bu yol, Dış Liman boyunca uzanan Ragnar Yolu’ydu. Böylece denizi, gökyüzünü, karşıdaki Silahhane’yi, Büyük Deniz Kulağı’nı ve Sellagoro’nun Kalkanı’nın yamaçlarındaki çam ağaçlarını rahatça görebilirdi. Rıhtımdan geçerken denizciler ona selam verirlerdi. Siyah renkli balina avcıları Ibbenli’ler ve Westeros’lular gökelerin güvertelerinden seslenirlerdi. Merhamet ona söylenenleri anlamıyormuş gibi davranırdı ama aslında tüm söylenenleri anlardı. Bazen onlara gülümser ve yeterli paraları varsa onu Kapı’da bulabileceklerini söylerdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu uzun yoldan giderken üstüne taştan yüzler oyulmuş Köprü Gözleri’nin yanından da geçiyordu. Merhamet, buranın tepesindeyken kemerlerin arasından bakıp bütün şehri görürdü: Hakikat Salonu’nun yeşil bakır kubbesini, Mor Liman’dan ağaç gibi uzanan direkleri, Deniz Lordu Konak’ının tepesinde bulunan altın rengindeki yıldırımı… Hatta Titan’ın bronz omuzlarını ve ilerisindeki koyu yeşil suları bile. Güneş, sadece o vakit Braavos’un üstünde ışıldardı. Ancak sis yoğunsa oradayken de grilikten başka bir şey göremezdi. Merhamet bu yüzden bugünlük kısa yoldan gitmeyi tercih etti. Hem bu durum çatlamış pabuçlarının da işine gelirdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sis dağılır gibi olup o geçerken tekrar etrafına toplanıyordu. Parke taşları ıslak ve kaygandı. Bir kedinin acı bir sesle miyavladığını duydu. Braavos kediler için çok uygun bir şehirdi ve şehrin her yerinde dolanırlardı, özellikle de geceleri. Sisin içindeyken bütün kediler gridir diye düşündü Merhamet. Sisin içindeyken bütün insanlar katildir.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha önce hiç bu kadar yoğun sisle karşılaşmamıştı. Daha büyük kanallardaki kayıkçılar birbirlerine çarpıyor, iki yanlarındaki binaların loş ışıkları bu siste işlerine yaramıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet, karşı yolda elinde fenerle yürüyen yaşlı bir adam gördü ve adamın elindeki ışığa gıpta etti. Etraf o kadar kasvetliydi ki adım attığı yeri bile zar zor görebiliyordu. Şehrin daha sıradan yerlerinde evler, dükkânlar, ambarlar bir araya toplanmış ve sarhoş âşıklar gibi birbirine dayanmışlardı. Bunların üst katları birbirine o kadar yakındı ki bir balkondan diğerine atlanabilirdi. Aşağısındaki sokaklar her ayak sesinin duyulabileceği karanlık tüneller haline gelmişti. Küçük kanallar ise daha da tehlikeliydi. Çünkü buraya yapılan evlerin çoğunun tuvaletleri suların üstünde kurulmuşlardı. Izembaro, Tacir’in Hüzünlü Kızı’ndaki Deniz Lordu’nun sözünden alıntı yapmayı çok severdi. “Kardeşlerinin taştan omuzlarında, dimdik ayakta duran son Titan hâlâ burada.” Merhamet ise Deniz Lordu sarı mor rengindeki yüzen eviyle geçerken şişman tacirin onun kafasına sıçtığı sahneyi eğlenceli bulurdu. Söylenene göre böyle bir şey sadece Braavos’ta olabilirdi ve yalnızca Braavos’ta hem Deniz Lordu hem de denizciler buna kahkahalarla gülebilirlerdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kapı, Boğulmuş Kasaba’nın köşesine yakın bir yerde, Dış Liman ve Mor Liman’ın arasında bulunuyordu. Eskiden ambar olarak kullanılan yer yanmıştı ve her geçen yıl daha da suya batıyordu. Bu nedenle burasını tutmak ucuza gelmişti. Izembaro, zemini sularla kaplı ambarın tepesine kendi oyun salonunu kurmuştu. Oyuncularına Kubbe’nin ve Mavi Fener’in daha çok rağbet görebileceğini söylemişti ama limanın arasındayken asla denizcilerin ve fahişelerin eksikliğini çekmezlerdi. Gemi yakınımızda ve yirmi yıldır demir attığı rıhtıma hâlâ önemli bir kalabalık topluyor ama Kapı’nın da yıldızı parlayacak, demişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zaman geçtikçe haklı olduğu anlaşıldı. Oraya yerleştiklerinde mekânları hızla gelişti. Kıyafetleri küflü ve kilerlerinde deniz yılanları vardı fakat izleyiciler çok olduğu sürece oyuncuların hiçbiri bunu dert etmedi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Sondaki köprü halat ve nemli tahtalardan yapılmıştı ve bu sisin içinde hiçbir yere bağlanmıyormuş gibi görünüyordu. Etrafta sadece sis vardı. Merhamet ayaklarını tahta zemine vurarak hızla karşıya geçti. Sis, eski ve yırtık bir perde gibi önünde açıldığında karşısına oyun salonu çıktı. Kapılardan solgun sarı bir ışık dökülüyordu ve Merhamet içeriden gelen sesleri duyabiliyordu. Büyük Brusco, oynadıkları bu son oyunun adını girişin yanına boyayarak yazmıştı. Büyük ve kırmızı harflerle Zalim El yazıyordu. Ayrıca okuma bilmeyenler için zalim elin kanlı bir resmini de çizmişti. Merhamet resme bakmak için durdu. “Bu güzel bir el,” dedi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Başparmağı kıvrık olmuş,” Brusco hafifçe fırçasını oraya sürttü. “Oyuncular’ın Kral’ı seni arıyordu.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hava çok karanlıktı. Uyumuşum.” Izembaro kendisini ilk defa Oyuncular’ın Kral’ı olarak adlandırdığında herkes bunun altında kötü bir anlam aramıştı. Kubbe ve Mavi Fener’deki rakiplerine karşı bir hareket olarak düşünmüşlerdi. Ancak son zamanlarda Izembaro bu unvanını fazla ciddiye almaya başlamıştı. “Sadece kral rolünü oynayacak,” demişti Marro gözlerini yuvarlayarak. “Oyunda kral olmazsa sahneye de çıkmayacak.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zalim El oyununda iki tane kral vardı. Biri şişman kral diğeri ise çocuk kraldı. Izembaro, şişman kralı oynuyordu. Pek fazla rolü yoktu ama ölürken güzel bir konuşma yapıyordu ve ölmeden önce dev gibi bir şeytani domuzla muhteşem bir mücadele veriyordu. Bu oyunu Phario Forel yazmıştı. Kendisi Braavos’un en gaddar yazarıydı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet, ekip arkadaşlarını sahnenin arkasında buldu. Geç geldiğinin fark edilmemesini umarak Daena ve Şakşakçı’nın arkasına geçti. Izembaro bu yoğun sise rağmen Kapı’nın bu gece tıklım tıklım olacağını söyledi. “Westeros Kral’ı, Oyuncular’ın Kral’ına hürmetlerini sunmak için elçisini yolladı,” dedi ekibine. “Bu değerli dostumuzu hayal kırıklığına uğratmayacağız.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Biz mi?” diye sordu Şakşakçı. Oyuncuların bütün kıyafetlerini o yapardı. “Oyuncular’ın Kral’ından iki tane mi var artık?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İki kişi sayılabilecek kadar şişman,” diye fısıldadı Bobono. Her oyun ekibinin bir cücesi olurdu. Onların cücesi de Bobono’ydu. Merhamet’i gördüğünde kıza pis pis baktı. “Aha,” dedi. “İşte buradasın. Küçük kız tecavüze hazır mı?” Dudaklarını şaplattı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Şakşakçı, cücenin kafasına vurdu. “Kapa çeneni.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Oyuncuların Kral’ı bu küçük gürültüyü görmezden geldi. Konuşmasına devam edip ne derece görkemli olmak zorunda olduklarını anlattı. Bu akşam Westeros’lu elçinin dışında mevkisi güçlü insanlar ve meşhur fahişeler de orada olacaktı. Kapı’dan kötü bir izlenimle ayrılmalarını istemiyordu. “Beni hayal kırıklığına uğratanların sonu iyi olmaz,” dedi. Bu tehditteki alıntıyı Phario Forel’in ilk yazdığı oyun olan Ejderha Lordları’nın Öfkesi’nde geçen ve savaş öncesi konuşmayı yapan Prens Darin’den alıntılamıştı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Izembaro nihayet konuşmasını sonlandırdığında oyuna bir saatten daha az bir süre kalmıştı. Oyuncuların hepsi telaşlanmış ve aksileşmişti. Kapı’nın her bir yanı Merhamet’e seslenen oyuncuların sesiyle çevrelendi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Arkadaşı Daena “Merhamet,” diye kibar bir şekilde seslendi. “Leydi Stork yine elbisesinin kenarına basmış. Dikmeme yardım et lütfen.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” dedi Yabancı. “Şu lanet olası macunu getir. Boynuzum açılmış.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” diye gürledi Izembaro. “Tacıma ne yaptın evlat? Onsuz sahneye çıkamam. Tacım olmazsa kral olduğumu nasıl anlayacaklar?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” diye tiz bir sesle bağırdı Bobono. “Bağcıklarımda bir sorun var Merhamet. Aletim dışarı fırlayıp duruyor.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Macunu getirip boynuzu Yabancı’nın alnına taktı. Izembaro’nun tacını da her zaman bıraktığı yerde yani tuvalette buldu. Tacı peruğa tutturmak için yardım etti. Şakşakçı ise düğün sahnesinde kraliçenin giyeceği altın sarısı ve kırmızı renkteki elbisesini dikecekti. Bu yüzden iğne iplik bulmaya gitti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ve bir de Bobono’nun fırlayan aleti vardı. Zaten tecavüz için fırlaması gerekiyordu. Merhamet düzeltmek için cücenin önünde eğildiğinde Ne kadar iğrenç bir şey diye düşündü. Cücenin aleti otuz santim uzunluğundaydı ve kolu kadar kalındı. En yüksek balkondan bile görülebilecek kadardı. Boyacı deriyle iyi iş çıkaramamıştı; pembe ve beyaz benekleri vardı ve ucu erik rengindeydi. Merhamet, Bobono’nun aletini pantolonuna geri itti ve bağcıkları bağladı. “Merhamet,” dedi, kız onu sıkıcı bağlarken. “Merhamet, Merhamet, bu gece odama gel ve erkeğin olayım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben ağ kısmını düzeltmeye çalışırken bağcıklarını çözmeye devam edersen seni hadım ederim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Biz birlikte olmak için yaratılmışız, Merhamet,” diye ısrar etti Bobono.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bak, boylarımız aynı.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sadece ben diz çöktüğümde. Oyunda söyleyeceğin sözleri hatırlıyor musun?” Cücenin sahneye elinde kupayla birlikte Hükümdar’ın Acısı'na çıkıp Tacir’in Gürbüz Leydisi’nden sözler söylemesinin üstünden sadece on beş gün geçmişti. Bir daha böyle bir hata yaparsa Izembaro onun derisini canlı canlı yüzerdi. Oyunlar için cüce bulmanın ne kadar zor olduğuna da aldırmazdı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bugün neyi oynuyoruz Merhamet?” diye sordu Bobono masumane bir şekilde.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Beni kızdırmaya çalışıyor, diye düşündü Merhamet. Bu gece sarhoş değil. Ne oynayacağımızı gayet iyi biliyor. “Westeros’tan gelen elçinin onuruna Phario’nun yeni oyunu Zalim El’i oynuyoruz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Tamam şimdi hatırladım.” Bobono sesini alçatarak hırıldar gibi kötü bir tonda konuştu. “Yedi Yüzlü Tanrı beni kandırdı. Babam saf altından yapıldı. O altın kız ve erkek kardeşlerimi yaptı. Ben ise daha karanlık şeylerin ürünüyüm. Karşınızda kemiğin, kanın ve çamurun oluşturduğu bu çarpık beden var.” Sözünü söyledikten sonra elini kızın göğsüne atıp göğüs ucunu aradı. “Senin memelerin yok. Memeleri olmayan bir kıza nasıl tecavüz edebilirim?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cücenin burnunu başparmağının ve işaret parmağının arasına alıp kıvırdı. “Ellerini üstümden çekmezsen burnunu koparacağım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Aaaaaa,” diye ciyakladı kızı bırakırken.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir iki yıl içinde göğüslerim büyüyecek.” Merhamet cüceden daha uzun durmak için ayağa kalktı. “Ama senin başka bir burnun çıkmayacak. Bana bir daha dokunmadan önce bunu iyi düşün.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bobono burnunu ovdu. “Bu kadar utangaç olmana gerek yok. Çok geçmeden sana tecavüz etmiş olacağım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İkinci sahneye kadar edemeyeceksin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hükümdar’ın Acısı’nda Wendeyne’e tecavüz ederken memelerini güzelce sıkabiliyorum,” diye yakındı cüce. “O bunu seviyor. İzlemeye gelenler de öyle. Seyircileri memnun etmelisin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu Izembaro’nun öğretmeyi sevdiği bir dersti. Seyirciyi memnun etmelisin. “Bahse girerim cücenin aletini koparıp kafasına vurarak dövmek de seyirciyi memnun eder,” diye yanıt verdi Merhamet. “Bu daha önce görmedikleri bir şey olur.” Onlara her zaman daha önce görmedikleri şeyler göster. Bu da Izembaro’nun verdiği derslerden biriydi. Bu Bobono’nun kolayca cevap veremeyeceği bir soruydu. “İşte, bitti,” dedi Merhamet. “Şimdi ihtiyaç duyulana kadar içeride kalabilir.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Izembaro tekrar onu arıyordu. Bu sefer de mızrağını bulamamıştı. Merhamet mızrağı buldu, Büyük Brusco’nun domuz kostümü giymesine yardım etti ve sahte bıçakları kontrol edip gerçekleriyle değiştirilmediğinden emin oldu.(Birisi Kubbe’de bunu yapmış ve oyuncu bu yüzden ölmüştü.) Ardından Leydi Stork’a şarap doldurdu. Her oyundan önce biraz şarap içmekten hoşlanırdı. Etrafından gelen “Merhamet, Merhamet, Merhamet,” diye bağıran sesler kesildikten sonra içeriye bakmaya fırsatı oldu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Oyunu sergileyecekleri alan daha önce hiç görmediği kadar doluydu. Gelenler şakalaşarak ve yiyip içerek çoktan eğlenmeye başlamışlardı bile. Alıcı bulduğunda tekerlek şeklindeki peyniri elleriyle kesip satan seyyar bir satıcı gözüne ilişti. Heybesine buruşmuş elmaları dolduran bir kadın da vardı. Elden ele geçen şaraplar, erkeklerle öpüşen kızlar ve kaval çalan birini gördü. Hüzünlü gözlere sahip Quill adında bir genç arka sıralara oturup kendi oyunları için ne çalabileceğini görmek için gelmişti. Büyücü Cossomo da oradaydı. Kolunda Mutlu Liman’daki tek gözlü fahişe Yna vardı. Ancak Merhamet bu ikisini tanıyor olamazdı. Onlar da Merhamet’i tanıyamazdı zaten. Daena, Kapı’nın her zamanki müdavimlerini görüp ona da gösterdi; Sıska suratı ve benekli mor saçlarıyla boyacı Dellono, üstü yağ kaplamış önlüğüyle gelen sosisçi Galeo, omzunda evcil faresiyle birlikte uzun Tomarro. “Umarım Tomarro o fareyi Galeo’ya göstermez,” dedi Daena. “Sosislerine koyduğu tek etin fare eti olduğunu duydum.” Merhamet elini ağzına götürüp güldü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Balkonlar da tamamen doluydu. Birinci ve üçüncü kademeler tacirler, kaptanlar ve halktan önemli kişiler için ayrılmıştı. Kiralık katiller dördüncü ve daha yüksek katlarda duruyorlardı. Yukarılarda tam bir renk cümbüşü vardı. Aşağılara ise daha sönük renkler egemendi. İkinci balkon iki ayrı locaya bölünmüştü çünkü buraya gelen önemli insanların rahatı ve mahremiyeti düşünülüyordu. Böylece hem üstlerindeki hem de altlarındaki basitlikten güvenli bir şekilde ayrı tutulurlardı. Sahne en iyi buradan görülür ve onlara her türlü hizmeti yapıp yemek, şarap, yastık getiren hizmetçiler olurdu. Kapı’da ikinci balkonun yarısından fazlasının dolduğu pek görülmemişti; oyun izlemek isteyen bu tarz önemli şahsiyetler genelde Kubbe’ye ya da Mavi Fener’e giderlerdi. Oradaki ikramlar ve hizmet daha sağlamdı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu gece ise durum farklıydı. Hiç şüphesiz Westeros’tan gelen elçi nedeniyle böyleydi. Locanın birinde Otharys’den gelen üç kişi vardı ve her birine bir fahişe eşlik ediyordu; Prestayn tek başına oturuyordu. Adam o kadar yaşlıydı ki oraya kadar gelip koltuğuna oturması mucizeydi; Torone ve Pranelis tatsız bir ittifakı paylaştıkları gibi aynı locayı da paylaşıyorlardı; Üçüncü Kılıç’a ise yarım düzine kadar arkadaşı eşlik ediyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Beş tane önemli şahsiyet(anahtar sahibi) saydım,” dedi Daena.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet kıkırdayarak “Bessaro o kadar şişman ki onu iki kişi olarak saymalısın,” dedi. Izembaro’nun büyük bir göbeği vardı ama Bessaro ile kıyaslanınca söğüt kadar ince sayılırdı. Adam o kadar yer kaplıyordu ki normal koltuğun üç katı büyüklüğünde özel bir koltuk getirilmişti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Reyaanlar’ın hepsi şişman,” dedi Daena. “Hepsinin gemileri kadar büyük göbekleri var. Sen babasını görmeliydin. Bu onun yanında küçük kalır. Bir keresinde Hakikat Salonu’na oy vermesi için çağırılmıştı. Yüzen eve adımını atar atmaz evi suya batırdı.” Merhamet’in dirseğini tuttu. “Bak, Deniz Lordu’nun locası.” Deniz Lordu daha önce Kapı’ya hiç gelmemişti ama Izembaro yine de bu locayı ona ayırmıştı. Oradaki en büyük ve gösterişli loca oydu. “Bu Westeros’lu elçi olmalı. Daha önce böyle giysiler giyen bir yaşlı adam görmüş müydün? Bak, Siyah İnci’yi de getirmiş!”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Elçi zayıf ve kel bir adamdı. Çenesinde bir tutam gri sakal vardı. Kadife pantolonu ve pelerini sarıydı. Yeleği o kadar parlak bir maviydi ki Merhamet’in gözlerini yaşarttı. Göğsünün üstündeki kalkanı sarı desenlerle süslenmişti. Kalkanında lacivert taşından mağrur duruşlu ve mavi renkte bir horoz vardı. Muhafızlarından biri oturmasına yardım etti. Diğer ikisi locanın arkasında bekledi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yanındaki kadının yaşı elçinin üçte biri bile olamazdı. Kadın o kadar güzeldi ki o geçerken ışıklar daha parlak yanıyor gibi göründü. Sarı renkteki dekolte elbisesi ipektendi ve kadının esmer cildine zıt duruyordu. Siyah saçları altın rengi fileyle bağlanmıştı. Altından ve oltu taşından kolyesi göğüslerine kadar iniyordu. Onu izlerlerken kadın eğilip elçinin kulağına adamın gülmesine neden olan bir şeyler fısıldadı. “Ona Esmer İnci demeliler,” dedi Merhamet. “Siyahtan ziyade esmer.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İlk Siyah İnci mürekkep kadar siyahmış,” diye yanıt verdi Daena. “Deniz Lordu’nun oğlunun Yaz Adaları’ndan bir prensesle yaptığı bu çocuk korsan bir kraliçeymiş. Sonra Westeros’un ejderha kralının sevgilisi olmuş.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ejderha görmeyi çok isterdim,” dedi Merhamet istekli bir şekilde. “Elçinin göğsünde neden tavuk var?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daena kahkaha attı. “Bir şeyden de haberin olsun Merhamet. Bu onun arması. Gün Batımı Krallığındaki tüm lordların armaları vardır. Bazılarının çiçek, bazılarının balık, bazılarının ayı, geyik ve bunun gibi şeyler. Bak, elçinin muhafızlarının armaları aslan.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bu doğruydu. Orada dört tane muhafız bulunuyordu; zırhlarının içindeki uzun, ihtişamlı adamların bellerinde Westeros’a özgü uzun kılıçlar asılıydı. Kırmızı pelerinleri, altın rengi sarmallar ile çevrelenmişti. Her pelerinin omzuna kırmızı gözlü sarı aslanlar tutturulmuştu. Merhamet aslan şeklindeki gösterişli miğferlerin altındaki yüzlere baktığında midesinde bir şeyler kıpırdadı. Tanrılar bana bir armağan bahşetti. Parmakları sertçe Daena’nın kolunu kavradı. “Şu muhafıza bak. Siyah İnci’nin arkasında, locanın en sonunda duran.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne olmuş ona? Tanıyor musun yoksa?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hayır.” Merhamet Braavos’ta doğmuş ve burada yetişmişti. Westeros’tan gelen birini nasıl tanıyabilirdi? Çabucak düşünmesi gerekti. “Sadece, şey… Sence de yakışıklı değil mi?” Öyleydi ama çekici olmasına rağmen kaba bir yapısı vardı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daena omuz silkti. “Çok yaşlı. Diğerleri kadar yaşlı olmayabilir ama otuz yaşlarında ve Westeros’lu. Onlar korkunç vahşilerdir Merhamet. Böyle birinden uzak durmalısın.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Uzak mı durayım?” Merhamet kıkırdadı. Zaten sürekli kıkırdayan bir kızdı. Merhamet böyle biriydi. “Hayır. Daha da yaklaşmalıyım.” Daena’yı kenara sıkıştırdı ve “Şakşakçı beni aramaya gelirse sözlerimi tekrar okumaya gittiğimi söyle,” dedi. Oyunda söylediği çok az söz vardı ve çoğu “Ah, hayır, hayır, hayır,” ve “Yapma, lütfen yapma, dokunma bana,” ve “Lütfen lo’dum, ben hâlâ bakireyim” gibi sözlerdi.” Ancak bu Izembaro’nun ona verdiği ilk sözlerdi ve zavallı Merhamet’ten tek beklenen bunu doğru yapmasıydı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yedi Krallık’ın elçisi muhafızlardan ikisini locanın içine, Siyah İnci ve kendisinin arkasına yerleştirmişti. Diğer ikisini ise başkalarının onları rahatsız etmeyeceğinden emin olmak için locanın dışına koymuştu. Merhamet, kararmış bir geçitten sessizce geçip arkalarına yaklaştığında muhafızlar kendi aralarında Westeros’un Ortak Dil’ini konuşuyorlardı. Bu, Merhamet’in bilmediği bir dildi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Muhafızlardan birinin “Yedi Cehennem. Burası çok rutubetli,” dediğini duydu. “Kemiklerim bile üşüdü. Lanet olası portakal ağaçları nerede? Özgür Şehirler’de hep portakal ağaçları olduğunu duyardım. Limon, ıhlamur, nar. Acı biberler, sıcak geceler, karnı çıplak kızlar. Karnı çıplak kızlar nerede, ha?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Onlar aşağı taraflarda; Lys’de, Myr’da ve Volantis’te.”diye cevap verdi diğer muhafız. Diğeri daha yaşlı bir adamdı. Büyük bir göbeği ve kırlaşmış saçları vardı. “Aerys’in El’i olduğu zamanlar Lord Tywin ile birlikte Lys’e gitmiştim. Braavos, Kral’ın Şehri’nin üstünde kalıyor ahmak. Harita okumayı bilmiyor musun?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Burada ne kadar kalacağımızı düşünüyorsun?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Senin isteyeceğinden daha uzun bir süre,” diye cevap verdi yaşlı adam. “Altın olmadan geri dönerse kraliçe onun kellesini alır. Ayrıca onun karısını da gördüm. Casterly Kayası’nda karısının inip de aralarında sıkışmaktan korktuğu basamaklar var. O kadar şişman bir kadın yani. Yanında bu esmer kraliçe varken kim o kadına geri döner ki?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yakışıklı muhafız sırıttı. “Onu bizle paylaşacağını düşünmüyorsun değil mi?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne, delirdin mi sen? Bizim gibileri fark ettiğini mi sanıyorsun? Lanet herif yarımızın isimlerini bile bilmiyor. Belki de Clegane ile birlikteyken her şey daha farklıydı.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sör, böyle oyunların ve süslü fahişelerin adamı değildi. Sör bir kadını istediğinde onu alır ve işi bittiğinde bazen bize de bırakırdı. Siyah İnci’nin tadına bakmakta benim için sakınca yok. Sence bacaklarının arası pembe midir?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet daha fazlasını duymak istiyordu fakat zaman yoktu. Zalim El başlamak üzereydi ve Şakşakçı kıyafetler için yardım etmesi için onu arıyor olmalıydı. Izembaro, Oyuncular’ın Kral’ı olabilirdi ama herkes Şakşakçı’dan korkardı. Yakışıklı muhafızına daha sonra zaman ayıracaktı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Zalim El oynanmaya başladı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Cüce, tahta mezar taşının arkasında bir anda meydana çıkınca kalabalık tıslamaya ve lanetler yağdırmaya başladı. Bobono sahnenin önüne doğru paytak paytak yürüdü ve onlara pis bir gülümseme attı. ““Yedi Yüzlü Tanrı beni kandırdı. Babam saf altından yapıldı. O altın kız ve erkek kardeşlerimi yaptı. Ben ise daha karanlık şeylerin ürünüyüm. Karşınızda kemiğin, kanın ve çamurun oluşturduğu…”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Daha sonra cücenin arkasında Marro belirdi. Yabancı’nın siyah uzun cüppesinin içindeyken dehşetli görünüyordu. Yüzü de siyahtı, kanla parlamış dişleri ise kırmızıydı. Fil dişinden yapılma boynuzları yukarıya uzanıyordu. Bobono onu göremiyordu ama balkondakiler görebiliyordu. Ve artık bütün izleyenler görebiliyordu. Kapı’da ölüm sessizliği oluştu. Marro sessizce ileriye doğru hareket etti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet de sessizce ilerliyordu. Tüm kostümler asılmıştı. Şakşakçı, Daena ile birlikte mahkeme sahnesinde giyilen elbiseyi dikmekle meşguldü. Merhamet’in yokluğu fark edilmemiş olmalıydı. Gölge kadar sessiz bir şekilde elçinin locasının bulunduğu yere geri döndü. Kararmış bir girintinin içinde taş kadar hareketsiz durdu. Bulunduğu yerde muhafızların yüzünü çok rahat bir şekilde görebiliyordu. Emin olmak için dikkatli bir şekilde inceledi. Onun için çok mu gencim? diye endişeye kapıldı. Çok mu gösterişsizim? Ya da çok mu sıskayım? Muhafızın, büyük göğüslü kızlardan hoşlanmayan bir erkek olmasını umdu. Bobono onun göğüsleri konusunda haklıydı. En iyisi onu kaldığım yere götürmek olur. Ama benimle gelir mi ki?</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sence bu o mu?” dedi yakışıklı olan.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne, Ötekiler aklını mı çaldı?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden olmasın? Bu da bir cüce, değil mi?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Dünya’da yaşayan tek cüce İblis değil.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Belki öyle ama şuna bir baksana. Herkes ne kadar zeki olduğundan bahsediyor. Belki de kız kardeşinin onu arayacağı son yer olarak kendini eğlendirdiği bu oyun salonunu düşünmüştür. Sırf kardeşinin burnu sürtünsün diye yapmış olabilir.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Sen aklını kaçırmışsın.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Pekala, belki oyun bittikten sonra onun peşine düşerim. Kendim için.” Muhafız, elini kılıcının kabzasına attı. “Haklı çıkarsam lord olurum, değilsem de öldürürüm gider. Altı üstü bir cüce.” Gürültülü bir şekilde kahkaha attı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bobono sahnede Marro’nun oynadığı Yabancı ile pazarlık yapıyordu. Böyle küçük bir adama göre gür bir sesi vardı ve onu en yukarılara kadar taşıdı. “Bana kupayı ver,” dedi Yabancı’ya. “Bitirinceye kadar içeceğim. Altın ve aslan kanı tadındaysa çok iyi. Kahraman olamayacağım için canavar olmama izin ver ve onlara sevgi yerine korkuyu öğreteyim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet son sözleri onunla birlikte söyledi. Cücenin sözleri onunkilerden daha iyi ve daha zekiceydi. Beni isteyecek ya da reddedecek, diye düşündü. O halde oyun başlasın. Çok yüzlü tanrıya sessizce dua ederek bulunduğu girintiden dışarı çıktı ve muhafızlara doğru ilerledi. Merhamet, Merhamet, Merhamet. “Lordlarım,” dedi. “Braavos dilini biliyor musunuz? Lütfen bildiğinizi söyleyin.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">İki muhafız birbirlerine baktılar. “Neler oluyor?” diye sordu yaşlı olan. “Bu da kim?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Oyunculardan biri,” dedi yakışıklı muhafız. Kaşının üstüne düşen saçını geriye itti ve gülümsedi. “Üzgünüm tatlım. Senin zırva dilini konuşmuyoruz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hay lanet diye düşündü Merhamet. Sadece Ortak Dil’i konuşabiliyorlar. Bu hiç iyi değildi. Vazgeç ya da devam et. Ama vazgeçemezdi. Onu deli gibi istiyordu. “Sizin dilinizi çat pat konuşabiliyorum,” diye yalan söyledi. Merhamet bunu söylerken en tatlı gülümsemesini bahşetti. “Arkadaşlarım sizin Westeros lordları olduğunu söyledi.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yaşlı adam güldü. “Lord mu? Evet evet, biz lorduz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet utanarak kafasını eğip ayaklarına baktı. “Izembaro lordları memnun etmek gerektiğini söyledi,” diye fısıldadı. “İstediğiniz bir şey varsa, ne olursa…”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Muhafızlar tekrar birbirlerine baktılar. Daha sonra yakışıklı olan elini uzatıp kızın göğüslerine dokundu. “Ne olursa mı?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İğrençsin,” dedi yaşlı adam.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden? Izembaro konuksever olmak istiyorsa onu reddetmek kabalık olur.” Cücenin aletini düzeltirken yaptığı gibi muhafız da elini kızın göğüs ucuna götürüp çimdik attı. “Fahişelerden sonra en iyisi oyunculardır.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Doğru olabilir ama bu daha çocuk.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Değilim,” diye yalan söyledi Merhamet. “Bakireyim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Çok uzun sürmeyecek,” dedi yakışıklı muhafız. “Ben Lord Rafford’um tatlım ve ne istediğimi çok iyi biliyorum. Şimdi şu duvara yaslan.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Burada olmaz,” dedi Merhamet elini adamın eline sürterek. “Oyunun oynandığı yerde olmaz. Çığlık atarsam Izembaro çılgına döner.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Nerede o halde?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bir yer biliyorum.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yaşlı şövalye kaşlarını çattı. “Ne, gitmeyi mi düşünüyorsun? Sör seni aramaya gelirse ne olacak?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Neden gelsin? Şu an oyun izlemekle meşgul. Ayrıca kendi fahişesi de yanında. Ben neden bir tane almayayım. Merak etme çok uzun sürmeyecek.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Evet diye düşündü Merhamet. Sürmeyecek. Merhamet adamın elinden tuttu ve onu arkaya götürüp merdivenlerden aşağıya indirdi. Birlikte sisli geceye adım attılar. Adam onu oyun salonunun duvarına doğru bastırırken “İsteseydin oyuncu olabilirdin,” dedi adama.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben mi?” diyerek kahkaha attı muhafız. Tüm o saçma sapan konuşmalar. Yarısını bile hatırlamazdım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“İlk başlarda zordur,” dedi. “Ama zaman geçtikçe alışıyorsun. Sana sözleri öğretebilirim, yapabilirim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Kızı bileğinden yakaladı. “Şimdi ben sana bir şeyler öğreteceğim. İlk dersini alma zamanı.” Merhamet’i sertçe kendine çekerek dudaklarını öptü. Öperken dilini kızın ağzına sokmaya çalıştı. Bu ıslak ve yapış yapıştı. Tıpkı yılan balığı gibi. Merhamet adamın dilini kendi diliyle yaladı. Sonra da nefes nefese kendini geriye çekti. “Burada olmaz. Birileri görebilir. Odam çok uzakta değil ama acele etmeliyiz. İkinci sahne başlamadan önce geri dönmeliyim. Yoksa tecavüzümü kaçırırım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Adam sırıttı. “Korkmana gerek yok evlat.” Kızın onu yönlendirmesine izin verdi. El ele tutuşarak sisin içinde koştular, köprülerin üstünden ve ara sokaklardan geçip beşinci kattaki odasının kıymıklı basamaklarını çıktılar. Odasına girdiklerinde muhafız nefes nefese kalmıştı. Merhamet iç yağından yapılma mumu yaktı ve kıkırdayarak etrafında dans etti. “Ah, çok yorulmuşsun. Ne kadar yaşlı olduğunuzu unutmuşum lo’dum. Biraz kestirmek ister misiniz? Sadece uzanın ve gözlerinizi kapayın. İblis bana tecavüz ettikten sonra hemen buraya geri döneceğim.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Hiçbir yere gitmiyorsun.” Kızı sertçe kendine çekti. “Üstündeki şu paçavraları çıkar da sana ne kadar yaşlı olduğumu göstereyim,evlat.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” dedi. “Benim adım Merhamet. Söyleyebilir misin?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet,” dedi adam. “Benim adım Raff.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Biliyorum.” Elini adamın bacaklarının arasına götürdü ve pantolonun altında adamın erkekliğinin sertleşmiş olduğunu hissetti.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Bağcıklar,” dedi kıza. “Şimdi tatlı bir kız ol ve onları çöz.” Onu yapmak yerine parmaklarını adamın kalçasından içeriye doğru götürdü. Adam homurdandı. “Lanet olsun. Dikkat et oraya. Sen --?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Merhamet nefesini tuttu ve geriye çekildi. Korkmuş ve şaşırmış bir ifadesi vardı. “Kanıyorsunuz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ne?” Kalçasına baktı. “Tanrılar! Bana ne yaptın seni küçük sürtük? Kalçasından kırmızı bir leke yayılıyor ve kalın kumaşı ıslatıyordu.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Ben bir şey yapmadım,” diye ciyakladı Merhamet. “Ben asla, oh olamaz, çok kan var. Durdurun şunu, durdurun. Beni korkutuyorsunuz.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Yüzünde afallamış bir ifadeyle kafasını salladı. Elini kalçasına bastırdığında parmaklarının arasından kan fışkırdı. Kan, bacağından akıp çizmelerinin arasına girmeye başladı. Artık o kadar yakışıklı gözükmüyor diye düşündü. Dehşete düşmüş ve bembeyaz kesilmiş bir halde gözüküyor.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Havlu,” dedi muhafız nefes nefese. “Bir havlu ya da paçavra getirip üstüne bastır. Tanrılar. Başım dönüyor.” Bacağı, kalçasından akan kan sebebiyle sırılsıklam olmuştu. Ayağa kalkmaya çalıştığında dizi büküldü ve yere düştü. “Yardım et,” diye yalvardı pantolonunun ağı kırmızılaşırken. “Anne merhamet eylesin. Şifacı, koş ve bana hemen bir şifacı bul.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Kanalın karşısında bir tane var ama buraya gelmez. Senin gitmen gerek. Yürüyemez misin?”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Yürümek mi?” Parmakları kanla kaplanmıştı. “Kör müsün? Mızrağa saplı bir domuz gibi kanıyorum. Bu haldeyken yürüyemem.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Pekala,” dedi. “Oraya nasıl gideceğini bilmiyorum o zaman.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Beni taşıman lazım.”</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Gördün mü? diye düşündü Merhamet. Sen kendi sözlerini biliyorsun, ben de kendi sözlerimi biliyorum.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Öyle mi düşünüyorsun?” diye sordu Arya tatlı bir şekilde.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Uzun ince bıçağı kol yeninden çıkarırken Tatlı Raff ona doğru keskin bir bakış attı. Bıçak adamın çenesinin altına götürerek boğazına soktu, döndürdü ve boğazını düz bir yırtıkla yanlamasına kopardı. Bunu kırmızı bir yağmur izledi ve gözlerindeki hayat ışığı söndü.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Valar Morghulis,” diye fısıldadı Arya. Ancak Raff ölmüştü ve onu duyamazdı. Burnunu çekti. Onu öldürmeden önce merdivenlerden inmesine yardım etmeliydim. Şimdi cesedi suya atmak için kanala kadar sürüklemem gerekecek. Gerisini yılan balıkları hallederdi.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">“Merhamet, Merhamet, Merhamet,” diye hüzünle şarkı söyledi. Hep aptal ve sersem bir kız olmuştu ama iyi kalpli biriydi. Onu özleyecekti. Daena’yı, Şakşakçı’yı ve diğerlerini de özleyecekti. Hatta Izembaro ve Bobono’yu bile. Hiç şüphe yok ki bu Deniz Lordu ve göğsünde tavuk bulunan elçi için sorun yaratacaktı.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Bunları daha sonra düşünürdü. Şimdi zamanı yoktu. Koşsam iyi olacak. Merhamet’in hâlâ daha söylemesi gereken sözler vardı. Bunlar ilk ve son sözleri olacaktı ve eğer kendi tecavüzüne yetişemezse Izembaro onun o güzel küçük kellesini alırdı.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>