2015’te George R.R. Martin, geleceğini belirleyecek ve fantezi eğlence dünyasını sonsuza dek değiştirecek iki endişeye sahip olduğunu itiraf etmişti.
Game of Thrones’un beşinci sezonunun HBO’daki prömiyer etkinliğinden önce San Francisco’da kahvaltı yapıyorduk. Martin, 1977’de yayımlanan ve büyük övgü alan ilk romanı Dying of the Light’tan bu yana bilimkurgu ve fantezi türünde profesyonel olarak yazıyordu. 1980’lerde Los Angeles’ta televizyon dizileri için senarist olarak kısa bir dönem çalışmayı denedikten sonra, Game of Thrones’a temel oluşturan çok satan Buz ve Ateşin Şarkısı romanlarını yazmaya başladı. Bu kitaplar, yüksek fantezi kalıplarını alıp, Ortaçağ Avrupa’sındaki siyasetin ve savaşın acımasız, +18 tarihinden ilham alan bir hikâyeyle birleştiriyordu. Bu süreçte Martin; kabarık beyaz sakalı, balıkçı şapkası, gözlükleri ve askılarıyla “adeta 1920’lerden çıkma steampunk bir Noel Baba gibi” kendine has görünümüyle bir ünlü figüre dönüşmüştü. Eggs Benedict’ten bir lokma alırken, South Park’ta ve Saturday Night Live’da parodisinin yapılmasına inanamadığını söyledi. Sadece birkaç yıl içinde Martin, Stephen King dışında ülkedeki en tanınmış yazar hâline gelmişti. Bu, kariyerine okul arkadaşlarına tanesi 10 sente canavar hikâyeleri satarak başlayan, New Jerseyli bir liman işçisinin oğlu için olağanüstü bir başarıydı.
Martin bana ilk endişesinin, HBO’nun Taht Oyunları evrenine dayanan başka bir dizi yapmaması ihtimali olduğunu söyledi. “100 tane başka diziye yetecek malzemem var,” diyordu ama HBO yöneticileri o dönem yan hikâyeler (spin-off) yapmaya pek sıcak bakmıyordu. Martin, Hollywood’da tek iş yapıp unutulan biri olmak istemiyordu. Yaratmış olduğu fantezi dünyasının, onu nesiller boyunca yaşatacak bir seriye dönüşmesini umuyordu.
Martin’in ikinci endişesi ise 2011’den beri taşıdığı bir kaygıydı: Taht Oyunları’nın yayımlandığı ve Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin son kitabı olan Ejderhaların Dansı’nın çıktığı yıl. Destanı tamamlamak için hâlâ iki kitap daha yazması gerekiyordu: Kış Rüzgârları ve Bahar Düşü. Ve zaman daralıyordu. HBO dizisinin hikâyesi, kitaplarının anlatısını geçmek üzereydi.
“Bir sonraki kitabı bitirmem gerekiyor,” diye dert yanıyordu Martin. “Asıl yazma süreci [giderek] zorlaşıyor. Yeniden yazıyorum. Zorlanıyorum. Belki de bunları ne kadar hızlı yazabileceğim konusunda fazla iyimserim. Her ne yapıyorsam kısmaya çalışıyorum, önüme çıkan her şeyi temizleyip bunu bitirmek istiyorum…”
10 YIL SONRA …
Martin, Santa Fe’deki barında bir tabureye oturuyor. Mekânın adı Milk of the Poppy (Taht Oyunları’ndaki afyonlu şuruba bir gönderme) ama res olarak diziye dayalı bir yer değil. “Westeros’u 2007’de Warner Bros’a sattım,” diye hatırlatıyor.
Bar, onun Beastly Books adlı kitabevinin hemen yanında; o da Jean Cocteau Cinema adlı sinemasının yanında; sinema ise ejderha gibi boyanmış, günübirlik turlar yapan bir trenin neredeyse taş atımı mesafesinde. Yerel halk Martin’i sık sık durdurup, şehir için yaptıklarından dolayı ona teşekkür ediyor (yazarın servetinin yaklaşık 120 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor ama oldukça mütevazı bir hayat sürüyor).
Birçok açıdan Martin hâlâ eskisi gibi görünüyor. Zeki ve etkileyici. Sesi canlı. Ancak sakalı seyrelmiş ve yürümekte daha çok zorlanıyor. Kilo da vermiş, fakat internette yapılan karamsar yorumların aksine, bunun herhangi bir sağlık sorunuyla ilgisi yok.
“77 yaşıma kadar yaşayacağımı hiç düşünmezdim,” diyor Martin. “Yaşlandım, yani yaşlılığa dair bazı şeyler var. Bazen belim ağrıyor. Ayakta uzun süre durmayı sevmiyorum. Ama kendimi iyi hissediyorum. Belki de manşetin bu olmalı: ‘George R.R. Martin Ölmüyor.’”
Martin’in Westeros krallığının ayakta kalıp kalamayacağına dair endişesi yersiz çıktı. İlk Taht Oyunları yan dizisi (Martin’in Fire & Blood kitabına dayanan ön hikâye House of the Dragon) HBO için büyük bir başarı oldu ve bu yıl üçüncü sezonuyla ekrana dönecek. Yakında başlayacak bir diğer ön hikâye olan A Knight of the Seven Kingdoms ise Martin’in Dunk ve Egg novellalarına dayanıyor. HBO’da Westeros evrenine ait başka birçok hikâye de geliştirme aşamasında; ayrıca Londra West End’de sahnelenecek The Iron Throne adlı tiyatro oyunu, Kral Robert’ın İsyanı’nı sahneye taşıyacak.
Martin, en bilinen markasının dışında da popüler işlere imza attı. AMC’nin övgü toplayan Navajo Kabile Polisi dizisi Dark Winds’ün yürütücü yapımcısı. Ayrıca çok satan fantezi oyunu Elden Ring’in geliştirilmesinde de yer aldı. 2016’da Santa Fe’de açılan ve daha sonra dört şehre daha yayılan yenilikçi, sürükleyici sanat deneyimi Meow Wolf’un kurucu yatırımcılarından biri.
Martin bir imparatorluk kurmak istiyordu ve kurdu. Ama “üretken” kelimesi, hiçbir Taht Oyunları hayranının onu tanımlamak için kullanacağı son kelimedir. Yazarın Kış Rüzgârları’nı bitiremeyeceği yönündeki kaygısı, neredeyse inanılmaz bir ölçüde gerçekleşti. İnternetteki kalabalıkların sürekli “Kitabı bitir artık, George!” diye takılmasıyla ünlenen bu sancılı bitirememe hâli, kendi tarzında, onun diğer her şeyi başarma konusundaki başarısı kadar etkileyici.
Ama önce, GoT ya da Dragon’a kıyasla daha salaş, daha düşük profilli bir havaya sahip olan yeni diziyi konuşuyoruz. Aksiyonun neredeyse tamamı, Westeros’un kırsal bir ücra köşesindeki bir mızrak dövüşü turnuvasında geçiyor ve parasız bir şövalye olan Uzun Ser Duncan (Peter Claffey) ile onun 10 yaşındaki ufak tefek yaveri (Dexter Sol Ansell) turnuvaya girerek talihlerini düzeltmeye çalışmalarını konu alıyor. Altı bölüm boyunca bu sevimli ikili, güçlü rakip lordlarla karşı karşıya geliyor. HBO’nun drama programlama başkanı Francesca Orsi, “Dunk ve Egg, Westeros’ta tam anlamıyla Shakespearevari büyük tehlikelerle yüzleşiyor ama yol boyunca bolca mizah ve kalp de var,” diyor. Dizinin çok farklı bir tür olması amaçlanmış. Dizinin ortak yaratıcısı ve yürütücü yapımcısı olan Martin ise, “Ortaya çok iyi bir iş çıktı ve birinci sezondan çok memnunum. Oyuncu seçimi tam isabet oldu. [Dizi sorumlusu Ira Parker] harika ve benimle aynı önceliklere sahip gibi görünüyor — karakterlere çok sadık bir iş yapmaya çalışıyor,” diyor.
Martin’e göre dizi, HBO’nun “bütçeyi biraz daha kontrol altına alabileceğimiz” bir proje arayışı sayesinde ortaya çıktı. (Dragon bölüm başına yaklaşık 20 milyon dolara mal oluyor ve kanal, pahalı bir savaş sahnesini üçüncü sezona itmek için ikinci sezonu daha kısa tutmuştu.)
“Bunda ejderha yok, büyük savaşlar yok,” diyor Martin. “Bir tarla var, bir sürü çadır var ve birkaç at var.”
Proje iki yıl önce duyurulduğunda, HBO’nun basın bülteninde dizinin Martin’in senaristliğe dönüşü olacağı yazıyordu. Ama o, Thrones’un dördüncü sezonundan beri hâlâ bir TV bölümü yazmış değil. “Her zaman dizide yazma ihtimalim vardı,” diyor. “Ama sonra bir şeyler oluyor ve bir bakıyorsun başka önceliklerim çıkmış.”
Buna rağmen Martin yaratıcı olarak son derece işin içinde. Knight ve Dragon için, Martin başlangıçta diziyi şekillendirmek amacıyla Santa Fe’de bir senaryo zirvesi düzenledi. “Dizi sorumlusunu, dünyayı gerçekten bilen — bazıları TV yazarı, bazıları fantastik roman yazarı — dört beş yazarla bir araya getiriyorum ve bir hafta boyunca toplanıyoruz,” diyor. Parker bu zirveyi “kariyerimde geçirdiğim en eğlenceli, en yaratıcı haftalardan biri” diye tanımlıyor ve bölümler yazılırken, “George her adımda oradaydı. Harika davrandı. Artık onu bir arkadaşım gibi görüyorum,” diye ekliyor.
Thrones ve Dragon’a kıyasla oldukça mütevazı bir yapım ve ölçekte olan dizinin, hayranlar tarafından benimsenip benimsenmeyeceği konusunda Parker endişeli olduğunu kabul ediyor: (En azından ilk eleştiriler oldukça olumlu; bizim eleştirmenimiz diziyi seleflerinden “daha küçük ölçekli, daha akıllı ve daha eğlenceli” olarak tanımladı.) “Günün sonunda biz, tüm o fazlalıklar olmadan Game of Thrones’uz,” diyor Parker. “Bizde o malzemelerden biri var — Arya ile Tazı ya da Brienne ile Podrick gibi, yan yana gelen iki sıra dışı karakter ve onların sohbetleri. Umarım Taht Oyunları’nı işe yarayan da buydu. Benim için onun büyük bir parçası buydu.”
Birinci sezon, Martin’in Dunk ve Egg hakkındaki ilk öyküsü olan The Hedge Knight’a sadık. Yeşil ışık yakılmış olan ikinci sezon ise onun The Sworn Sword adlı novellasına (kısa roman) dayanacak.
Ancak dizinin geleceği için potansiyel bir sorun var. “Büyük mesele şu ki, sadece üç novella yazdım ve Dunk ile Egg hakkında kafamın içinde bir sürü hikâye var,” diyor Martin, biraz mahcup bir ifadeyle. “Bunları kâğıda dökmem gerekiyor. Geçen yılın çeşitli dönemlerinde iki tanesine başlamıştım. Biri Winterfell’de geçiyor, biri de Nehir Toprakları’nda…”
GENİŞLEYEN KRALLIK
Martin’in tüm kitapları, dizileri, etkinlikleri ve işleri, kendi dikkat dağıtıcı unsurlarını da beraberinde getiriyor. Bunların hepsi bir yığının içine ekleniyor ve onun ilgisi için birbiriyle yarışıyor. Bazıları, henüz açıklanmamış olası Taht Oyunları projeleri üzerinde yazarlarla çalışmayı içeriyor.
Daha önce haber yapılmış fikirlerden biri, Dragon’daki denizci karakter Deniz Yılanı üzerine kurulu. Bu proje, maliyeti düşürmek için sessizce canlı çekimden animasyona kaydırıldı. Bir diğeri ise Kral Aegon Targaryen’in Westeros’u fethi üzerine kurulu ve HBO tarafından olası bir drama dizisi olarak, Warner Bros.’un sinema ekibi tarafından da Dune büyüklüğünde dev bir sinema filmi olarak geliştiriliyor.
Ama bir fikir var ki, Taht Oyunları sonrası ortaya atılan en ilgi çekici projelerden birinin “iptal edilen Jon Snow devam dizisinin” bir uzantısı. Martin uzun süredir Thrones’a devam hikâyeleri yazmaya karşı çıkıyordu; çünkü kendi Buz ve Ateş kitaplarının sonu dizininkiyle uyuşmayacak ve dizinin tartışmalı finalini daha da “kanonlaştırmak” istemiyordu üstelik kendi sonunu henüz yazmamışken. “[Kitapların sonu] farklı olacak,” diyor Martin. “Kitabımda hayatta olan bazı karakterler dizide ölü olacak, dizide yaşayan bazıları ise kitapta ölü olacak.”
Martin, Jon’un (Thrones’ta Kit Harington’ın canlandırdığı) bir devam hikâyesi için en güvenli karakter olacağını düşünüyordu çünkü dizinin finalinde Sur'un kuzeyine sürgün edilmişti ve onun hikâyesini sürdürmek, güneydeki diğer büyük karakterlere ne olduğunun açıklanmasını gerektirmeyecekti. THR, projenin geliştirilmekte olduğunu 2022’de duyurdu ama spoiler vermemek için hikâye detaylarını saklı tuttu. Harrington, kendi dizisi Gunpowder’dan iki yazarla birlikte çalışarak, Snow’un travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) yaşayan, kırık bir adam olarak tek başına yaşadığı bir hikâye kurgulamakla ilgileniyordu. Kurt yoldaşı Ghost’u kovmuş, kılıcı Longclaw’u bir kenara atmış olan Jon, vaktini kulübeler yapıp sonra onları yakarak geçiriyordu. Harrington ayrıca Jon’un ölmesini ve bir kahraman olmaktan kaçınmasını istiyordu.
Bu hikâye, bazı yönleriyle Harington’ın kişisel mücadelelerini de yansıtıyordu — Thrones’taki yoğun çekim sürecinin ardından rehabilitasyona girmesi gibi. (“Bazı ruhsal zorluklar yaşadım,” demişti oyuncu. “Bunun doğrudan dizinin doğasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum.”)
HBO, “kırık Jon Snow” fikrini fazla karamsar buldu ve sonunda bir kenara bıraktı. Ancak son günlerde kaynaklar, yeni bir yazarın (Drops of God dizisinden Quoc Dang Tran) projeye katılarak devam fikrini yeniden canlandırmaya çalıştığını söylüyor. Hikâye hâlâ şekillenme aşamasında olsa da, olası seçeneklerden biri olayları Akdeniz’i andıran Essos diyarına taşımak ve bir başka çok sevilen eski karakteri — Arya Stark’ı (Thrones’ta Maisie Williams canlandırmıştı) — kadroya eklemek.
Bununla birlikte bu proje çok erken geliştirme safhasında ve HBO doğal olarak son derece temkinli davranıyor. “Bir devam fikri ihtimali bizi çok heyecanlandırıyor ve çok ilgimizi çekiyor ama aynı zamanda çıtanın ne kadar yüksek olması gerektiğinin de fazlasıyla farkındayız,” diyor bir kaynak. Şu an için hiçbir oyuncu anlaşma imzalamış değil ve özellikle Harrington’ı ikna etmek oldukça zor olabilir. Nitekim oyuncu kısa süre önce Jon Snow’a yeniden dönmek istemediğini, “onun yanına bile yaklaşmak istemediğini” söylemişti. Martin, geliştirme aşamasındaki projeler hakkında ne doğrulayabileceğini ne de yorum yapabileceğini söylüyor. Ancak bu başlıkların hiçbiri, herkesin zaten bildiği bir dizi hakkında konuşması kadar hassas değil: House of the Dragon.
SARAY entrikaları
“Bir egom var,” demişti Martin bir keresinde.
Yıllar içinde Martin’le neredeyse bir düzine kez röportaj yapmış biri olarak, bu söz hep aklımda kaldı; çünkü neredeyse tüm yaratıcı insanların bir egosu vardır — çoğu zaman devasa — ama bunu bu kadar açık açık söyleyen pek olmaz. Oysa Martin her zaman açık sözlü, dürüst ve kırılgan olmaktan çekinmeyen biri gibi görünür. Aynı zamanda algıladığı kabalıklara ya da küçümsemelere karşı da çok çabuk öfkelenebilir. Warner Bros. hukuken Westeros’un sahibi olabilir ama bu dünya hâlâ Martin’in yaratımıdır ve onun saygı görmek ve sürece dâhil hissetmek istemesi son derece anlaşılırdır.
Martin’in sürekli olarak net biçimde vurguladığı bir başka şey daha var: Kitap uyarlamalarının (sadece kendi eserleri için değil) mümkün olduğunca aslına sadık kalması gerektiğine inanıyor. Martin’in çocuğu yok ve karakterlerini kendi çocukları olarak gördüğünü söylüyor. Eğer başka bir yazar, bu “evlatlarından” birinde büyük bir değişiklik yapmak (ya da onu hikâyeden tamamen çıkarmak) isterse, bunun nedenini bilmek istiyor ve bu gerekçenin mantıklı olması gerektiğini düşünüyor.
Knight dizisinin sorumlusu Parker, Martin’in HBO ve dizi sorumlularına kendi vizyonuna saygı duyulması konusunda baskı yapmasının, “bu dizilerin bu kadar başarılı olmasının” sebeplerinden biri olduğunu düşündüğünü ve yazarın “her zaman sadece fayda sağladığını” söylüyor.
“George’la yaptığım ilk toplantıda, daha resmen işi almadan önce, onun istemediği hiçbir şeyi koymayacağıma söz verdim ama buna hiç gerek kalmadı,” diyor Parker. “Birçok şeye itiraz etti. Ben de bir şeyi neden yapmak istediğimi anlatıyorum, o da bana neden benim aptal olduğumu anlatıyor.”
Martin’in HBO projeleri üzerindeki yetkisinin tam olarak ne kadar olduğu her zaman biraz belirsiz olmuştur (bazen Martin’e bile öyle görünüyor). HBO’dan Orsi’ye Martin’in kontrol düzeyi sorulduğunda şöyle cevap veriyor: “Yazarları seçerken, yeni yan diziler için ele aldığımız alanlarda ve GoT evrenindeki her projenin geliştirilmesinde onun görüşlerine her zaman değer veriyoruz. Ama bir dizi inşa etmek, üretmek ve yürütmek devasa bir iştir. George’un ve dizi sorumlularımızın bakış açılarını çok önemsesek de, nihayetinde en iyi diziyi ortaya çıkaracak kararları biz veririz.”
Martin’e dikkatlice soruyorum: Bunun hakkında çok şey söyleyemeyeceğini biliyorum ama Ryan Condal ile ilişkin nasıl bu kadar bozuldu, merak ediyordum.
“Bozulmaktan da kötü,” diyor Martin, perişan bir ifadeyle. “Berbat durumda.”
Spoiler’a girmeden, Martin’in Dragon hakkındaki şikâyetleri, kitabındaki karakterlerde yapılan ve önemli olay örgüsü noktalarını etkileyen değişikliklerden kaynaklanıyor.
“Ryan’ı ben işe aldım,” diyor Martin. “Ryan’la ortak olduğumuzu düşünüyordum. Ve ilk sezon boyunca öyleydik. Senaryoların ilk taslaklarını okurdum. Notlar verirdim. Bazı şeyleri değiştirirdi. Çok iyi gidiyordu en azından ben öyle sanıyordum.”
Ryan, Dragon’ın ilk ortak yapımcısı Miguel Sapochnik’le ters düştüğünde, anlaşmazlıkta Martin’den destek istedi ve aldı (Sapochnik birinci sezondan sonra diziden ayrıldı).
“Sonra ikinci sezona girdik ve o, temelde beni dinlemeyi bıraktı,” diyor Martin. “Notlar verirdim, hiçbir şey olmazdı. Bazen neden yapmadığını açıklar, bazen de ‘Tamam, evet, düşüneceğim’ derdi. Gitgide daha kötü oldu ve ben de giderek daha çok sinirlenmeye başladım. En sonunda öyle bir noktaya geldi ki, HBO bana tüm notlarımı onlara vermemi, onların da Ryan’a bizim birleşik notlarımızı ileteceklerini söyledi.”
2024’te bir gece, ikinci sezon yayındayken Martin “Kelebeklere Dikkat” başlıklı bir blog yazısı yayımladı ve bazı şikâyetlerini açıkça dile getirdi. Ertesi sabah uyandığında ise sanki kendi Kızıl Düğün’ünü yapmış gibiydi. Öfkeli bir HBO yöneticisi Martin’in menajerini aramış, o da Martin’in asistanını aramış ve yazı kaldırılmıştı — ama eğlence siteleri (THR dâhil) Martin’in sözlerini çoktan haber yapmıştı. “Geri koyardım ama o zaman aptal gibi görünürdüm,” diyor. “Üstelik yazının yüzde 80’i övgüydü ama kimse ona odaklanmadı.”
Oysa bu yazı, yazarın Dragon ile ilgili sorunlarını anlatacağı altı bölümlük bir serinin sadece ilk parçası olacaktı.
Martin bunun ötesinde bir şey söyleyemeyeceğini belirtiyor ama kaynaklara göre Martin ile Condal arasındaki ilişki daha da kötüleşti ve dizinin yapımcıları ile bazı HBO yöneticilerinin katıldığı bir Zoom toplantısında patlak verdi. Toplantının amacı, Condal’ın üçüncü sezon için vizyonunu sunmasıydı. Condal konuştuktan sonra Martin çok sayıda itirazını sıraladı ve iddiaya göre, “Bu artık benim hikâyem değil,” dedi.
Condal bu röportaj için yorum yapmadı ama geçen yıl EW’ye verdiği bir açıklamaya işaret etti: “George’u uyarlama sürecine dâhil etmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Gerçekten yaptım. … Ama bir noktadan sonra, karşı karşıya olduğumuz pratik meseleleri makul bir şekilde kabul etmeyi reddeder hâle geldi. … Ben, ekip, oyuncular ve HBO için yoluma devam etmek zorundayım, çünkü işim bu. … Sadece George’la bir gün o uyumu yeniden yakalayabilmeyi umuyorum.” Tartışmalı Zoom görüşmesinin ardından HBO, Martin’den Dragon’dan tamamen geri çekilmesini istedi. Birkaç ay sonra ise yazar yeniden projeye dâhil edildi. “Bunun hakkında konuşamam,” diyor Martin.
Bir HBO kaynağı ise şunları söylüyor: “George ve Ryan, üçüncü sezonun yönü konusunda anlaşmazlığa düştü. O noktada, aralarındaki sürecin ve iletişimin bozulduğu ve sıfırlanması gerektiği açıktı. Bu yüzden doğal olarak herkesin bir süre geri adım attığı, yeni bir yol bulana kadar beklediği bir dönem yaşandı.”
Ağustos ayında Martin, WorldCon’da bir yazar panelindeydi ve bir hayran inanılmaz derecede kaba bir soru sordu. Martin normalde bu tür etkinlikleri sever. Diğer yaratıcılarla bir arada olmaktan ve hayranlarla tanışmaktan hoşlanır. Saatlerce imza dağıtır, bin kadar kitabı tek tek imzalar. Martin, yüz yüze tanıştığında hayranların her zaman son derece nazik olduğunu söylüyor.
WorldCon panelinde seyircilerden soru alınırken biri Martin’e, “Zaten çok uzun süre buralarda olmayacaksın, Kış Rüzgârları’nı bitirmesi için başka bir yazara izin verir misin?” diye sordu.
Salon yuhalamaya başladı. Martin kendini tokat yemiş gibi hissetti. İnternete girip tepkilere baktığında ise bazı hayranların “bunu hak ettiğini” söylediğini görmek onu daha da sarstı. “Diyorlar ki, ‘Bize yalan söyledi, yakında ölecek, bak ne kadar yaşlı,’” diyor Martin. Aylar geçmesine rağmen yazar hâlâ sarsılmış görünüyor. “Buna gerçekten ihtiyacım yoktu,” diyor. “Kimsenin buna ihtiyacı yok.”
Martin son dönemde, çok yakın dostu saydığı birçok romancıyı birer birer kaybetti. “Howard Waldrop, Gardner Dozois, Victor Milán, John J. Miller, Edward Bryant…” diye sayıyor. “Hepsi gitti, peş peşe.” Geçen yıl Martin, Dark Winds dizisinde birlikte yürütücü yapımcı olduğu, hayranı olduğu Robert Redford’la bir araya geldi. Redford, oyunculuğu bırakmış olmasına rağmen dizide kısa bir sahne için geri döndü ve Martin’le birlikte kamera karşısına geçti. Sahnedeki ikili bir satranç tahtasının başında oturuyordu ve Redford doğaçlama bir replik ekledi: “George, bütün dünya bekliyor, bir hamle yap.” Bu, Martin’in Winter’ı bitirmesinin ne kadar uzun sürdüğüne dair meta bir şakaydı. Sonra Redford da öldü. Martin’le satranç sahnesi — adeta Yedinci Mühür’den çıkmış gibi — onun son performansı oldu. “Bu inanılmaz derecede tuhaf geliyor,” diyor Martin.
Martin’in başyapıtı muhtemelen A Storm of Swords’tur. 2000 yılında yayımlanan bu kitap, Thrones’un üçüncü ve dördüncü sezonlarına uyarlandı. 1.000 sayfayı aşan, sürükleyici, kıvrak bir roman; sanki Martin ateşten bir nehir yazıyormuş gibi akar. Daha da inanılmazı, Martin bu kitabı tek bir yılda yazdı. Winter ise 14 yıldır sürüyor ve hâlâ bitmedi. “O kitaba da dönüp bakıyorum,” diye kabul ediyor Martin. “Ve bunu nasıl başardığımı bilmiyorum.”
Martin, şu anda yaklaşık 1.100 el yazması sayfasının tamamlandığını söylüyor. Bu rakamı bir süredir tekrarlıyor. Uzun zamandır, tam zamanlı bir yazarken yapımcıya ve ünlüye dönüşmesiyle gelen bitmek bilmeyen dikkat dağıtıcı şeyleri suçluyor. Thrones’un başarısı, Martin’in başına gelebilecek en iyi şeydi — ama aynı zamanda yazdığı en büyük hikâye için olabilecek en kötü şeydi.
Buz ve Ateş’in kökleri, Martin’in çocukluğuna kadar uzanır. Küçükken evcil kaplumbağaları vardı. Bir gün gizemli şekilde ölmeye başladıklarında, kaplumbağaların aslında feodal rakipler olduğunu ve birbirlerini karanlık entrikalarla gizlice öldürdüklerini anlatan hikâyeler uydurdu. Daha sonra Beauty and the Beast ve The Twilight Zone’un yeni versiyonu gibi dizilerde çalışırken, 80’ler televizyonunun sansürcü ve düşük bütçeli yapısından rahatsız oldu; “saçma değişiklikler, düpedüz korkaklık, [yapımcıların] fazla sert olan her şeyden ve birilerinin ‘rahatsız olabileceği’ her şeyden korkması” diye yakınırdı. Buz ve Ateş’i bilerek o kadar geniş ve destansı yazdı ki “sinemaya uyarlanamaz” olsun. Ortaya çıkan seri 100 milyondan fazla sattı. Bugün Martin, Winter üzerinde eski evinde çalışıyor; burası ofisi olarak hizmet veriyor (esas ikametgâhını kısa süre önce Santa Fe’de başka bir eve taşıdı) ve internete bağlı olmayan bir DOS bilgisayarda yazıyor.
Yazmak için oturduğunda olan şey şu: “Üzerinde en son çalıştığım bölümü açarım ve ‘Lanet olsun, bu pek iyi değil’ derim. Sonra girip yeniden yazarım. Ya da ‘Bu Tyrion bölümü ilerlemiyor, gel bir Jon Snow bölümü yazayım’ derim ama eğer bölünmezsem, eninde sonunda — en azından eskiden — içine girmeye başlıyorum.”
Sorunlardan biri anlatının karmaşıklığı. Dördüncü Buz ve Ateş kitabı A Feast for Crows, zaten çok karmaşık olan hikâyeye birçok yeni karakter ve büyük olay örgüsü ekledi. Martin kısa sürede, her birinin kendine ait bölüm dizisi olan 21 rakip bakış açısı karakteri arasında gidip gelmeye başladı. (Thrones aynı anlatı noktasına geldiğinde, dizi sorumluları David Benioff ve Dan Weiss büyük ölçüde zaten tanınan karakterlere bağlı kalmaya karar verdi — ama yine de hayranların tatmin edici bulduğu bir finali kotarmakta zorlandılar.)
Pandemi başladığında Martin, Winter’ı bitirmek için kelimenin tam anlamıyla ormanda bir kulübeye gitti. Bunun çok verimli bir dönem olduğunu, birçok yeni bölüm yazdığını söylüyor. Ama bu, uzun yıllardır birlikte olduğu eşi Parris McBride’dan (1970’lerde tanıştılar, 2011’de evlendiler) uzak kalmasına yol açtı ve bu zorunlu izolasyon bile yaratıcı sorunlara çarptı. “Bir Tyrion bölümü yazdım, bayıldım,” diye anlatıyor. “Sonra baktım ve dedim ki: ‘Bunu yapamam, bütün kitabı değiştirir. Bunu bir rüya dizisine çevireyim. Hayır! O da olmuyor…’”
Martin’e hiç kitabı tamamen bırakmayı düşünüp düşünmediğini soruyorum. Hayat senin, George, diyorum. Sana eziyet gibi geliyorsa ömrünü buna harcamak zorunda değilsin.
“Bundan nefret ederdim,” diyor Martin. “Benim için tam bir başarısızlık gibi olurdu. Bitirmek istiyorum.”
Bazı hayranların istediği gibi projeyi başka bir yazara devretmek olmayacak, diyor Martin. Ayrıca Martin’e bir şey olursa başkasının devralacağı gizli bir acil durum planı da yok. “Eğer başıma yıldırım düşerse, işim bitmemiş kalır,” diyor. “Edwin Drood’un Gizemi gibi olur” — Charles Dickens’ın yarım kalan son romanına gönderme yaparak.
Daha ne kadar yolu var? Martin muğlak. “Eğer kafamdaki her şeyi yaparsam, bu serinin en uzun kitabı olabilir.”
Martin’e defalarca Winds hakkında soru sorduktan sonra — muhtemelen onun istediğinden daha fazla — yazar en iyi yaptığı şeyi yapıyor: Bir hikâye anlatıyor.
1975’te Martin, bir kitap fuarında Dune yazarı Frank Herbert’le tanışmış ve birlikte bir içki içmişler. Buluşma, “Herbert’in hayatının sonlarına yakındı,” diyor Martin. Herbert birçok övgü alan roman yazmıştı ama hayranların istediği tek şey daha fazla Dune’du. Yayıncısı, yazmak istediği başka bir hikâye için ona mütevazı bir avans ya da yeni bir Dune romanı için bunun altı katı kadar para teklif etmişti.
“Artık Dune’u sevmiyordu ve daha fazla Dune kitabı yazmak istemiyordu,” diyor Martin. “Ama Dune’un başarısı yüzünden kendini kilitlenmiş hissediyordu, bu yüzden yazmaya devam etti.”
Martin bitirir… ve bekler.
Soruyorum: Herbert’in hissettikleriyle kendini özdeşleştiriyor musun?
“Buz ve Ateş dünyasından ille de bıkmış değilim,” diyor. “O dünyayı ve dünya kurmayı seviyorum ama evet — bir yanıyla, evet.”
BUGÜN DEĞİL
Martin, kendisini eve götürecek arabayı beklerken kitabevinin önünde duruyor. İçeri girdiğinde, ilk birkaç kitaplığın Martin’in yayımlanmış eserleriyle dolu olduğunu görüyorsun — ki buna editörlüğünü yaptığı onlarca antolojiyi (popüler Wild Cards serisi gibi) de ekleyince sayı düşündüğünden bile fazla. Buz ve Ateş kitaplarına ayrılan raf alanı ise, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, oldukça küçük.
Az önce iki hayran, Martin’e özel yapım, muhteşem bir ejderha başlı baston hediye etmişti. Martin teşekkür etti ve biraz sohbet ettiler. Baston hediye edilmesi hakkında ne hissettiğini merak ediyorum ama sormuyorum.
Martin’in düşünceleri, kimse sormadan, Buz ve Ateş’in sonuna kayıyor. Hikâyesinin finaline dair ayrıntıların — destanın büyük kısmı gibi — hâlâ belirsiz olduğu açıkça görülüyor.
“Daha fazla kişiyi öldürecektim,” diye düşünüyor. “Dizide öldürdükleri kişileri değil. Onlar daha mutlu bir son yaptılar. Tyrion için mutlu bir son görmüyorum. Onun tüm hikâyesi en başından beri trajik. Sansa’yı öldürmeyi planlıyordum ama dizide o kadar sevildi ki belki yaşamasına izin veririm…”
Asistanının arabası geliyor. Noel’de ne yapacağını soruyorum.
“Bilmiyorum,” diyor Martin. “Sanırım evde kalırım. Daha fazla Dunk ve Egg yazmam lazım. Bir tane daha Fire and Blood kitabı da olması gerekiyor. Gerçekten, eğer şu diğer işleri biraz sırtımdan atabilirsem, The Winds of Winter’ı oldukça yakında bitirebilirim. Bana açıkça söylendi ki öncelik Winds, ama… bilmiyorum. Bazen canım istemiyor.”
İç çekiyor.
“Her şeye çok ama çok geriden geliyorum.”

