"Size tarihi aktaracak bir üstat değilim, Majesteleri. Benim hayatım kılıçlar oldu, kitaplar değil. Ama her çocuk Targaryenların deliliğe her zaman çok yakın yerde dans ettiğini bilir. Babanız ilk değildi. Kral Jaehaerys bir zamanlar bana deliliğin ve azametin aynı sikkenin iki yüzü olduğunu söylemişti. Yeni bir Targaryen doğduğu zaman, derdi, tanrılar sikkeyi havaya atarmış ve dünya yere nasıl düşeceğini görmek için nefeslerini tutarmış."
Westeros tarihinde Kral Jaehaerys'e atfedilen bu sözü biliyoruz. Seri boyunca kitaplarda bize sürekli aynı klişe dikte edildi: Targaryen Deliliği. Westeros halkının (ve biz okuyucuların) "insanlardan çok tanrılara benzeyen Targaryenler için" en çabuk kabullendiği gerçeklerden biri olan bu genetik lanet aslında gerçek olmayabilir mi?
Bahsi geçen bozuk para aslında o kadar da sık havaya atılmıyor.
Elbette nesiller boyu süren ensest geleneğinin genetik havuzu daralttığı yadsınamaz bir gerçek. Ancak tarihteki "deli" Targaryenleri yakından incelediğimizde, altından genetik bir hastalıktan çok daha fazlası çıkıyor. Çoğu vakanın arkasında ağır psikolojik travmalar, mutlak gücün getirdiği haklı bir paranoya, ihanetler, zehirlenme şüpheleri ve en önemlisi; tarihi her zaman kazananların (ve Üstatların) yazması yatıyor.
Bu başlık altında, yüzyıllardır süregelen bu ön yargıyı masaya yatırmak istiyorum. "Deli" Kral Aerys'ten Zalim Maegor'a, Kutsal Baelor'dan Helaena Targaryen'e kadar delilikle suçlanan isimlerin hikayelerine yakından bakacağız. Amacım, sorunun kanlarında değil, Demir Taht'ın çevresindeki zehirli ve acımasız gölgelerde olduğunu göstermek.
Kral "Zalim" Maegor Targaryen
Listemizin en başında delilik damgasının potansiyel olarak vurulabileceği ilk isim, Fatih Aegon'un kardeş-eşi Kraliçe Visenya'dan olma oğlu Kral Maegor Targaryen ya da seri boyunca sıklıkla anıldığı ismiyle "Zalim Maegor". Seri boyunca onun zalimliğini ve zulmünü pek çok karakterin düşüncelerinde okuyor, sıklıkla birilerinin başka kişileri "Maegor'a benzetmesini" dinliyoruz. Bu benzetmeler istisnasız olarak her zaman bir tiranlık eleştirisi oluyor, 'tiranlaşan' karakterler için kullanılıyor.
Ancak atlanan en büyük detay Maegor'un deliliğinin doğuştan gelmediği. Maegor için kullanabileceğimiz doğuştan gelen tek etiket "savaşçı" olabilirdi.
"Maegor turnuvalarda ve meydan kavgalarında kendini kabul ettirmiş bir savaşçı olarak bilinir. On üç yaşındayken turnuvalarda tecrübeli şövalyeleri yenebilirdi. FS 28'de Kral'ın Şehri'nde yapılan turnuvada henüz on altı yaşındaki Maegor üç Kral Muhafızı'nı atsız bırakır ve turnuvayı kazanır. Turnuva için yetiştirilen birçok kişiden daha iyi savaşçı olur. Şövalye yetiştirilen alanda babası tarafından on altı yaşında şövalye ilan edilir."
Onun karakteriyle ve olmayan deliliğiyle ilgili atlanmaması gereken ilk detay Maegor'un annesi Kraliçe Visenya Targaryen'dir. Visenya tıpkı oğlu Maegor gibi doğuştan bir savaşçıdır, ateş ve kan'ın "kan" kısmıdır. Kral Aegon'un saltanatı süresince özellikle "savaş" çağrısı kulağa çalındığında ya da ölüm anıldığında akla ilk gelen figürdür. Bu özelliklerini daha sonraki Ejderhaların Dansı süresince ejderhası "Vhagar" da sürdürür.
Visenya'nın oğlu Maegor'u nasıl eğittiğini potansiyel olarak biliyoruz. Ona istediğini almayı, en büyük olanı almayı öğreten kişi muhtemelen Visenya'ydı. "Maegor önceden beri Balerion'u istemiş ve sonunda ona sahip olmuştur." Aenys tahta çıktığında Kraliçe Visenya, oğlu Maegor için eş adayı olarak Aenys'in en büyük çocuğu Rhaena Targaryen'i önermişti. Yüce Septon her ne kadar buna şiddetle karşı çıksa da bu detaydan anlayabiliyoruz ki Visenya, oğlu Maegor'u her zaman tahtın ve tacın yakınında tutmayı hedefliyordu. Aenys'in saltanatı süresince çıkan isyanlar oldukça kanlı ve şiddetliydi. Öyle ki "İnanç" Aenys'e karşı ayaklandığında ve ortalık kan gölüne döndüğünde Aenys giderek hastalanmaya başlar ve bakımını, pek de sürpriz olmayacak şekilde, Visenya üstlenir. Aenys kısa süre sonra öldüğünde Visenya, ejderhasının sırtına atlayıp sürgüne gönderilen oğlunu geri getirmek ve başına bir taç yerleştirmek için Pentos'a uçar.
Bu gerçekleri göz önünde bulundurduğumuzda Maegor'a ne kadar delilik atfedebiliriz ki? Kendisini her zaman başa geçirmeye çalışan, her zaman en büyüğü ve en güçlüyü almayı öğreten, oğlunu "en güçlü" olması için eğiten bir anne varken Maegor'un ne zalimliği ne de deliliği genetik olarak kabul edilebilir.
Kraliçe Helaena Targaryen
Kral "Yüce" Baelor Targaryen Listemizin bir diğer tartışmalı ismi, madalyonun zıt yüzü gibi görünen ama aslında aynı fırçayla boyanan Kral I. Baelor Targaryen, bilinen adıyla "Yüce Baelor". Seri boyunca onun adı genellikle aşırı dindarlığıyla, inşa ettirdiği devasa Sept'le ve kız kardeşlerini hapsettiği Kız Kulesi'yle anılır. Birçok karakter ve üstat onun bu fanatik dindarlığını, gaipten sesler duymasını ve en sonunda kendini aç bırakarak öldürmesini Targaryen deliliğinin farklı bir tezahürü olarak yorumlar. Okuyuculara göre ise bu, zalimlik yerine dini bir histeri olarak ortaya çıkan genetik bir deliliktir.
Ancak atlanan en büyük detay, yine Baelor'un deliliğinin doğuştan gelmediğidir.
Onun karakteriyle ilgili ilk detay, yaşadığı ağır psikolojik travmalar ve kendi bedeni üzerinde yarattığı fiziksel yıkımdır. Baelor'un akli dengesini bozan şey kanındaki genetik bir lanet değil; ağabeyinin vahşice öldürülmesinin getirdiği travma, omuzlarındaki krallık yükü ve en önemlisi zehirdir. Kuzeni Ejderha Şövalyesi Aemon'u Wyl Hanesi'nin tutsaklığından kurtarmak için girdiği engerek çukurunda defalarca ısırıldığını biliyoruz. Baelor o çukurdan çıkarıldığında yarı ölüydü, zehir tüm vücudunu sarmıştı ve aylarca komada kaldı. Bugün bile ağır zehirlenmelerin insan sinir sistemi ve beyni üzerinde kalıcı hasarlar bıraktığını biliyoruz. Baelor komadan uyandığında artık eski Baelor değildi.
Engerek zehrinin beyninde yarattığı hasara ek olarak, Baelor'un dini bir kefaret olarak uyguladığı ölümcül oruçları da unutmamak gerekir. Haftalarca yemek yememesi, su içmemesi, beynini sürekli olarak şekersiz ve besinsiz bırakması, duyduğu seslerin ve gördüğü halüsinasyonların asıl sebebiydi. Kız kardeşlerini "kendisini günaha teşvik ettikleri" gerekçesiyle kuleye kapatması, bir delinin nedensiz eylemi değil; kendi zayıflığından, travmalarından ve günah korkusundan kaçmaya çalışan, zehrin ve açlığın etkisiyle muhakeme yeteneğini tamamen kaybetmiş bir adamın çırpınışlarıdır.
Baelor'a ne kadar genetik bir delilik atfedebiliriz ki? Ağabeyinin cinayetiyle sarsılmış, dökülen kanların kefaretini ödemek için zihnini dine hapsetmiş, yılan zehriyle sinir sistemi tahrip olmuş ve kendini aç bırakarak halüsinasyonlar gören bir adam varken; Baelor'un eylemlerini sikkenin yanlış yüzüyle açıklamak, Demir Taht'ın ve Westeros'un acımasızlığının bir insanın zihnini nasıl parçalayabileceğini görmezden gelmektir.
Prens Rhaegel Targaryen "Targaryen Deliliği" efsanesinin belki de en haksız ve en yüzeysel şekilde kullanıldığı isimlerden biriyle devam edelim: Kral II. Daeron'un üçüncü oğlu Prens Rhaegel Targaryen. Serinin hayranları arasında veya kitap sayfalarında adı geçtiğinde akla ilk gelen şey bellidir; Kızıl Kale'nin koridorlarında çırılçıplak dans etmesi ve nihayetinde bir yılan balıklı turtayla boğularak son derece trajikomik bir şekilde ölmesi. Westeros halkı ve tarih yazıcıları için bu durum, bozuk paranın dik düşmeyip doğrudan yanlış yüze yuvarlanmasının kanıtıdır. Peki, gerçekten öyle mi?
Rhaegel'i "Deli" Kral Aerys ya da kana susamış diğer tiranlarla aynı genetik sepete koymak, bu teorinin ne kadar kolaya kaçtığını gösteriyor. Çünkü Rhaegel’in "deliliği" hiçbir zaman kılıçtan, ateşten veya kandan beslenmedi. Kaynaklar onu her zaman "uysal", "nazik", "hastalıklı" ve "melankolik" olarak tanımlar. O, insanları diri diri yakmadı ya da paranoyakça infazlar emretmedi. Sadece zihinsel olarak o dünyaya ait değildi.
Bu noktada Prens Rhaegel'in içine doğduğu dönemin atmosferine bakmamız gerekiyor. Gençlik yılları, Westeros tarihinin en travmatik olaylarından biri olan Birinci Blackfyre İsyanı'na denk gelir. Babası II. Daeron meşruiyet krizleriyle boğuşurken, ağabeyleri ve amcaları krallığı ikiye bölen kanlı bir iç savaşta birbirlerini katlediyordu. Taht oyunlarının en acımasız şekilde oynandığı, her gölgenin bir suikastçı sakladığı bu zehirli atmosferde büyüyen, zaten doğuştan fiziksel olarak zayıf ve hassas birinin psikolojik olarak sağ çıkmasını beklemek ne kadar gerçekçidir?
Günümüz dünyasında yaşasaydı, Rhaegel'in durumunu muhtemelen nöroçeşitlilik, ağır depresyon veya aşırı stresin tetiklediği manik ataklar (Kızıl Kale'deki çıplak dansı gibi) olarak adlandırırdık. Fakat her anomaliyi büyüye, lanete ya da kana bağlamaya dünden razı olan Westeros Üstatları için o sadece deli bir Targaryen'di. Oysa Rhaegel'in durumu, Demir Taht'ın ve etrafındaki vahşetin, ona uygun olmayan kırılgan bir zihni nasıl paramparça ettiğinin saf bir örneğidir.
Prenses Aelora Targaryen
Targaryen soyağacının en karanlık ve hüzünlü dallarından birine, Prenses Aelora’ya yakından bakalım. Westeros tarihçileri Aelora’nın adını genelde fısıltıyla anar ve intiharını doğrudan kanındaki "deliliğe" bağlarlar. Aklını kaçırmış, dengesizleşmiş ve sonunda kendi canına kıymış bir prenses... Üstatların parşömenlerinde yazan özet genellikle budur. Ancak Aelora’ya yapıştırılan deli yaftası, muhtemelen tüm serideki en acımasız ve en yüzeysel teşhistir.
Aelora'nın hikâyesinde genetik bir hastalıktan ziyade; üst üste binmiş ve bir insanın taşıyabileceği sınırı çoktan aşmış, devasa bir psikolojik enkaz yatar.
Her şeyden önce Aelora’nın hayatını mahveden trajik kırılma anını hatırlamamız gerekiyor: İkiz kardeşi ve aynı zamanda kocası olan Prens Aelor’un ölümü. Üstelik bu sıradan bir ölüm değildi; Aelora, kendi kocasının/ikizinin ölümüne yanlışlıkla sebep olmuştu. Anne rahminden beri birlikte olduğunuz, hayatınızı ve yatağınızı paylaştığınız insanı kendi ellerinizle, hem de bir kaza sonucu öldürdüğünüzü hayal edin. Günümüz psikolojisinde bunun karşılığı ağır bir Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve kişiyi yiyip bitiren devasa bir suçluluk duygusudur. Aelora delirmedi; sadece bu devasa acının altında ezildi.
Dahası, bu korkunç travmayı atlatmasına bile fırsat verilmedi. Kardeşinin ölümünün ardından amcası Kral I. Aerys, zaten ruhsal olarak darmadağın olmuş bu kadını varisi ilan edip ona Ejderha Kayası Prensesi unvanını verdi. Yas tutmasına, iyileşmesine izin verilmeden omuzlarına koca bir krallığın ve tahtın ağırlığı yüklendi.
Fakat Aelora’yı asıl uçuruma iten, genlerindeki hayali bir lanet değil, Westeros'un vahşi doğasıydı. Maskeli bir balo sırasında "Fare, Şahin ve Domuz" olarak bilinen üç gizemli adamın saldırısına (ve kuvvetle muhtemel çok daha ağır bir istismara) uğradı. Kocasının ölümünün suçluluğuyla aklını yitirme noktasına gelmiş bir kadının, böyle korkunç bir saldırıya maruz kaldıktan kısa süre sonra intihar etmesi gerçekten "Targaryen Deliliği" midir?
Prens Aerion "Parlakalev" Targaryen Eğer şimdiye kadar incelediğimiz karakterler içerisinde, sikkenin kesinlikle ters düştüğünü iddia edebileceğimiz birisi varsa o kişi muhtemelen Prens Aerion "Parlakalev" Targaryen'dir. Kukla gösterilerinde ejderhayı "öldürdüğü" için sıradan bir kuklacının parmaklarını kırdıran, küçük kardeşi Aegon'a kan dondurucu zorbalıklar yapan ve en nihayetinde bir kadeh çılgınateşi içerek feci şekilde can veren bir prens. Kağıt üzerinde okuduğunuzda teşhis basittir: Saf ve katıksız bir deli.
Peki, Aerion'un eylemleri gerçekten bir zihin hastalığının mı ürünüydü yoksa mutlak gücün, sıfır denetimin ve "Targaryen İstisnacılığı" inancının yarattığı korkunç bir megalomaninin mi?
Aerion'un karakterini şekillendiren en büyük zehir, ailesinin nesillerdir Westeros'a dayattığı doktrindi: "Biz diğer insanlardan farklıyız, biz ejderha kanı taşıyoruz, biz tanrılara sıradan fanilerden daha yakınız." Aerion bu propagandayı sadece dinlemekle kalmadı, onu kelimesi kelimesine içselleştirdi. Onun zalimliği, aklını yitirmiş bir adamın anlamsız şiddeti değildi; kendini kelimenin tam anlamıyla üstün bir tür, insan formuna sıkışmış bir tanrı olarak gören bir sosyopatın kibrinden besleniyordu. Kardeşi Aegon'a olan nefreti veya sıradan halka böcekmiş gibi davranması, empati yoksunluğu çeken aşırı şımartılmış bir prensin klasik bir narsisistik kişilik bozukluğu sergilemesinden başka bir şey değildir. Ne yani, Ramsay Bolton'a da mı sırf ruh hastası olduğu için Targaryen diyeceğiz?
"Aerion bir noktada Westeros'a döndü ve FS 219'da Üçüncü Blackfyre İsyanı'nda savaştı. Orada 'iyi bilinen' bazı eylemler gerçekleştirdi. Acıçelik yakalandıktan sonra Aerion ve Kral Eli Lord Brynden Nehir, Kral I. Aerys'i Aegor'u idam etmeye ikna etmeye çalıştılar ancak kral, Acıçelik'i bunun yerine Gece Nöbetçileri'ne göndermeye karar verdi."
Gelelim ölümüne... Aerion'un çılgınateş içmesi genellikle onun deliliğinin zirvesi, intihara meyilli bir cinnet anı olarak anlatılır. Fakat işin trajik ve bir o kadar da ironik tarafı şudur: Aerion ölmek istemiyordu. O, ailesinin yüzyıllardır anlattığı büyülü masallara o kadar derinden inanmıştı ki yeşil alevleri içtiğinde gerçekten fiziksel bir ejderhaya dönüşeceğini sanıyordu. Bu eylem, aklını kaybetmiş birinin değil; kendi yarattığı mitolojinin içinde boğulan, gerçeklik algısını kibri yüzünden yitirmiş bir fanatiğin son çırpınışıdır. Ve gerçekten "ejderha kanı" taşıyan, çocukları ölü doğduğunda kanatlar ve kuyruklar taşıyan bir soyun aslında kökenlerini biliyor muyuz ki? Ölülerin canlanıp yürüdüğü, kan kurbanlarının ve sayısız lanetli ritüelin gerçekleştiği bir ortamda -öz kardeşi ejderha rüyaları gören bir adamın gerçekten bu hamlesine doğuştan bir delilik demek doğru mu? Aerion'un hikayesi bize genetik bir laneti değil, tehlikeli bir yetiştirilme tarzını anlatır. Bir çocuğa sürekli olarak insanüstü bir varlık olduğunu, kuralların onun için geçerli olmadığını ve damarlarında sihir aktığını söylerseniz, günün birinde o çocuğun ateşe atlayıp uçmayı beklemesi bir delilik değil, eğitimin kaçınılmaz sonucudur.
Prens Viserys Targaryen Buz ve Ateşin Dünyası'na adım attığımızda karşılaştığımız ilk "Deli" Targaryen profili Daenerys'in ağabeyi Viserys'tir. Kardeşine fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayan, gerçeklikten kopmuş, kibirli, etrafındakilere sürekli "Ejderhayı uyandırmaktan" bahseden ve en sonunda kendi kibri yüzünden erimiş altınla can veren, acınası bir figür. Çoğu okuyucu için Viserys, bozuk paranın kesinlikle ters düştüğü, babası II. Aerys'in deliliğini genlerinde taşıyan klasik bir vakadır.
Viserys; ailesinin katledildiği, babasının kendi muhafızı tarafından sırtından bıçaklandığı, ağabeyinin göğsünün ezildiği, yengesinin tecavüze uğrayıp yeğenlerinin parçalandığı isyan sırasında henüz sekiz yaşındaydı. Gece yarısı doğduğu evden, Kızıl Kale'den kaçırılmak zorunda kaldı. Önce sığındıkları Ejderha Kayası'nda annesini doğum sırasında kaybetti, ardından onlara bakan Sör Willem Darry öldü. Hizmetkârlar tarafından soyuldular ve sokağa atıldılar. Tüm hanedanın devasa mirası, intikamı ve geleceği; henüz kendi ayakkabılarını bile bağlamakta zorlanan sürgündeki bir çocuğun omuzlarına yüklendi.
Viserys'in delilik ve paranoya olarak adlandırılan davranışlarının temelinde aslında gayet haklı ve acımasız bir gerçeklik yatıyordu: Robert Baratheon'un suikastçıları gerçekten peşlerindeydi. Her an boğazlarının kesileceği korkusuyla kıtadan kıtaya, şehirden şehre kaçmak, hayatta kalmak için annesinin tacını satacak kadar dibe vurmak ve soylular tarafından "Dilenci Kral" olarak alaya alınmak... Yetişkin ve sağlıklı bir zihnin bile kaldıramayacağı bu stres, Viserys'in gerçeklik algısını yavaş yavaş paramparça etti.
Daenerys'e uyguladığı istismar ve "Ejderhayı uyandırma" tehditleri kesinlikle savunulamaz ancak bunun psikolojik altyapısı çok nettir. Hayatında hiçbir şeyin kontrolüne sahip olmayan, sürekli aşağılanan, gücünü ve evini kaybetmiş bir gencin, otorite kurabildiği yegâne varlığa, küçük kız kardeşine eziyet etmesi klasik bir yer değiştirmiş saldırganlıktır (displaced aggression). Viserys, içindeki korkmuş ve çaresiz çocuğu saklamak için zalim "Ejderha" maskesini takmak zorundaydı. Aksi takdirde, Essos'un acımasız sokaklarında çoktan delirecekti.
Bu hikâyenin en can alıcı ve genellikle gözden kaçırılan kısmı ise Viserys'in her zaman gördüğümüz zalim ve dengesiz figür olmamasıdır. Daenerys'in çocukluk anılarına ve iç monologlarına indiğimizde, karşımıza bambaşka bir ağabey profili çıkar.
Braavos'taki Kırmızı Kapılı Ev'de, Sör Willem Darry henüz hayattayken Viserys, küçük kız kardeşi için bir canavar değil; o bir koruyucu, bir öğretmen ve sahip olduğu yegane aileydi. Daenerys'e Targaryen tarihini, atalarını, ejderhaları ve Westeros'u ilk anlatan oydu. Yoksulluğun ve sürgünün en karanlık günlerinde, sokaklarda aç kalmamak için anneleri Kraliçe Rhaella'nın son yadigârı olan tacı satmak zorunda kaldığı kırılma anına kadar Viserys, kardeşini dünyadan sakınan gencecik bir çocuktu. Annesinin tacını sattığı gün, Viserys'in içindeki masumiyetin ve umudun da tüccarın tezgahında kaldığı gündür.
Daenerys abisinin ona yaşattığı eziyetleri hiçbir zaman unutmadı ama onu bu cehenneme iten şartların da her zaman farkındaydı. Eğer Viserys iddia edildiği gibi genetik bir deli, doğuştan gelen şeytani bir tiran olsaydı; Daenerys kendi küllerinden doğurduğu üç ejderhadan birine onun adını vermezdi.
Viserion'un adı, abisine duyduğu nefretten ya da bir zorunluluktan değil, onun elinden çalınmış geleceğe duyduğu yastan gelir. Daenerys ejderhasını isimlendirirken zalim "Dilenci Kral"ı değil, ona ninniler söyleyen, masallar anlatan ve annesinin tacını satarken gizlice ağlayan çocuğu onurlandırmıştır.
Dany'nin kitaplarda Viserion'a bakarken söylediği sessiz itiraf aslında tüm delilik teorisini tek kalemde çürütür: "O, altın bir ruha sahip olabilirdi... Eğer dünya ona bu kadar acımasız davranmasaydı."
Dolayısıyla Viserys'i aklını kaçırmış bir zorba olarak rafa kaldırmak, Daenerys'in abisine duyduğu karmaşık sevgiyi ve onun trajedisini hiç anlamamış olmak demektir.
Deli Kral Aerys Targaryen Targaryen hanesini delilikle itham eden herkesin elindeki en büyük koz, şüphesiz Kral II. Aerys'tir. Westeros tarihinin gördüğü en paranoyak, en zalim ve en dengesiz hükümdarlardan biri. Onun saltanatının son yıllarına baktığımızda gördüğümüz tablo korkunçtur; ancak Aerys'in doğuştan bu karanlığı taşıdığını iddia etmek, onun yaşadığı psikolojik çöküşü ve travmaları tamamen görmezden gelmektir. Çünkü Aerys de tıpkı listedeki diğer "kraliyet ailesi üyeleri" gibi deli olarak doğmadı, üst üste gelen devasa travmalarla yavaş yavaş delirtildi.
Genç Aerys'i nasıl hatırlıyoruz? Tahta ilk çıktığında umut vadeden, karizmatik, cömert ve enerji dolu bir gençti. Tywin Lannister ve Steffon Baratheon gibi dönemin en parlak isimleriyle yakın arkadaştı. Dokuz Metelik Kralların Savaşı'nda cesurca savaşmış, geleceğe dair devasa (ve biraz da vizyoner) hayalleri olan bir kraldı: Dorne'un çöllerine kanallarla su getirmek, Kral Toprakları'nın pis kokulu sokaklarını mermerden baştan inşa etmek istiyordu. Peki, bu parlak genç adam nasıl oldu da kabuk bağlamış yaralarla dolu, çılgınateşine tapan bir paranoyağa dönüştü?
Aerys'in zihnindeki ilk büyük çatlak, kanlı savaş meydanlarında değil, kendi yatak odasında açıldı. Aerys ve kardeş-eşi Kraliçe Rhaella, yıllar boyunca art arda düşükler, ölü doğumlar ve beşik ölümleri yaşadılar. Rhaegar'ın doğumundan sonra, krallığın varisini güvence altına almak için çabalayan çift, tam üç düşük, iki ölü doğum ve bebekken ölen üç çocuk acısı yaşadı. Aerys bu acıyla başa çıkamadı; yas tutmak yerine suçlayacak birilerini aradı. Tanrıların onu lanetlediğini, eşinin sadakatsiz olduğunu veya çocuklarının zehirlendiğini düşünmeye başladı. Bu, deliliğin değil, çaresiz bir kederin paranoyaya dönüşmesiydi.
Ancak Aerys'in zihnine asıl ölümcül darbeyi indiren olay, Targaryen tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir ihanet olan Duskendale Ayaklanması'dır. Bir kral olarak kendi vasalı Lord Darklyn tarafından tuzağa düşürüldü, esir alındı ve tam altı ay boyunca karanlık bir zindanda rehin tutuldu. Her gün, her saat öldürülme korkusuyla yaşadı. Üstelik en yakın arkadaşı ve Sağ Eli olan Tywin Lannister, onu kurtarmak için hiçbir acele etmiyor, adeta Aerys'in kalede ölmesini ve yerine Rhaegar'ın geçmesini bekliyordu. Altı ayın sonunda o zindandan çıkan adam artık Aerys Targaryen değildi.
Duskendale'den sonra Aerys'in geliştirdiği delilik semptomlarına yakından bakalım: Kesici aletlerden dehşetle korktuğu için saçlarını ve tırnaklarını kestirmeyi reddetti. İnsanların ona dokunmasına katlanamıyordu (hafefobi). Kendi oğlundan ve yıllarca güvendiği Tywin Lannister'dan ölesiye şüpheleniyordu. (Ki haksız sayılmazdı; Tywin Lannister'ın Kral Toprakları'nı kendi casuslarıyla doldurduğunu, Rhaegar'ın ise Harrenhal yıllarında babasını tahttan indirmek için bir "komplo" kurduğunu biliyoruz.) Bütün bu davranışlar genetik bir lanetin rastgele patlamaları değil; ihanete uğramış, ölümden dönmüş, esaret altında işkence çekmiş bir zihnin aşırı uyarılmış savunma mekanizmalarıdır. Çılgınateşe olan hastalıklı tutkusu bile bu çaresizliğin bir sonucudur; kılıçlara ve insanlara güvenemeyen travmatize olmuş kralın, ona kimsenin dokunamayacağı tek saf güce, ateşe sığınmasıdır.
Duskendale travmasının ardından Aerys'in iyileşmesi için huzura ve güvene ihtiyacı varken tam tersi oldu. Zihnindeki şüpheleri beslemek için Dar Deniz'in karşısından, Essos'tan Varys'i getirtti. Westeros'taki hiç kimseye güvenmediği için krallığın Fısıltı Lordu yaptığı Varys, Aerys'in yarasını sarmak yerine yarayı sürekli deşerek kanattı. Varys'in her gün kulağına fısıldadığı gerçek ya da uydurma ihanet senaryoları, Aerys'i kendi yarattığı bir korku yankı odasına hapsetti. Bu yankı odasında en güvendiği eski dostu Tywin Lannister artık bir tehdit, kendi öz oğlu ve varisi Rhaegar ise onu devirmek için gün sayan bir düşmandı.
Özellikle oğlu Rhaegar'a duyduğu hastalıklı şüphe, deliliğin değil, kontrolü tamamen kaybetme korkusunun bir sonucuydu. Yıllarca Kızıl Kale'den dışarı adım atmayan Aerys'in Harrenhal Turnuvası'na katılmasının tek sebebi de buydu. Oraya bir kral olarak boy göstermeye değil; Varys'in "Rhaegar lordları toplayıp sizi tahttan indirecek" fısıltıları yüzünden, kendi oğluna gözdağı vermek için; saçları ve tırnakları uzamış, bir deri bir kemik kalmış bir hayalet olarak gitmişti.
Gelelim Stark infazlarına... Brandon Stark Kızıl Kale'nin kapılarına dayanıp Rhaegar'ın kellesini istediğinde, sağlıklı düşünen bir hükümdar onu zindana atar, yargılar veya fidye isterdi. Ancak Aerys'in zihni artık rasyonel düşünemeyecek kadar ağır bir tehdit altındaydı. Geçmişteki Duskendale esaretinin travması tetiklenmişti; yine birileri ona kafa tutuyor, yine hayatı ve tahtı tehlikeye giriyordu. Rickard Stark'ı kendi zırhının içinde canlı canlı pişirmesi ve oğlunu onu kurtarmaya çalışırken boğulmaya mahkûm etmesi sadece delice bir fantezi değildi. Bu, korkudan aklını yitirmiş bir adamın, etrafındaki herkese "Ben dokunulmazım, benim gücüm ateşin gücü." diyerek çaresizce güç gösterisi yapmasıydı. Aynı korkuyla, Tywin Lannister'ın altın varisi Jaime'yi Kral Muhafızı yapmıştı; ona bir onur bahşetmek için değil, Tywin'e karşı elinde canlı bir rehine, bir etten kalkan tutmak için.
Evet, Aerys en nihayetinde bir canavara dönüştü. Ancak bu dönüşüm, var olmayan bir bozuk paranın havaya atılmasıyla olmadı. Evlat acılarıyla, güvendiği dostlarının ihanetleriyle, karanlık bir zindanda yaşadığı altı aylık saf dehşetle ve etrafını saran dalkavukların fısıltılarıyla şekillendi...
Tüm isimleri, hayatları ve trajedileri alt alta koyduğumuzda, Westeros tarihinin en büyük yalanlarından biriyle yüzleşiyoruz. Üstatların parşömenlere kazıdığı, halkın meyhanelerde fısıldadığı Targaryen Deliliği, aslında iktidarın, bitmek bilmeyen travmaların, ihanetlerin ve en önemlisi insan olmanın getirdiği çöküşlerin üstünü örtmek için uydurulmuş koca bir kılıftır. Tarihi her zaman kazananlar yazar; Robert'ın İsyanı'ndan sonra Baratheonlar ve onlara hizmet eden Üstatlar için, devirdikleri hanedanı doğuştan gelen bir lanetle damgalamak, kendi meşruiyetlerini sağlamlaştırmanın en kolay yoluydu.
Hiçbiri doğuştan deli değildi. Bahsi geçen bozuk para aslında hiç havaya atılmadı. Eğer ortada bir lanet varsa, bu kanlarında dolaşan genetik bir hastalık değil; doğrudan doğruya Fatih Aegon'un binlerce kılıcı eriterek yarattığı tahtın kendisiydi. Demir Taht, sadece üzerine oturanların bedenlerini kesmedi; yüzyıllar boyunca o tahta yaklaşan, gücü arzulayan veya gücün altında ezilen herkesin zihnini de paramparça etti. Targaryenler tanrıların attığı bir sikkenin kurbanı olmadılar; taht oyunlarının, zehirli gölgelerin ve kendi yarattıkları efsanenin altında ezildiler.
Bu efsanelere her zamankinden çok inanan, tutunan ve takıntılı derecede sığınan bir karakterimiz yok mu? Bir bakış açısı karakteri? Daenerys Targaryen? Belki de onun "delirme yolculuğunu" bunu göz önünde bulundurarak tekrar incelememiz gerekiyor.

