Merhaba, forumda yeniyken ve henüz paylaşım yapılmamış böyle bir alan görmüşken paylaşayım dedim. Okuyacağınız hikaye kendi kurgusal evrenimde geçen ve itiraf etmem gerekirse hayli asoiaf esintisi taşıyan kısa bir hikayem. Dediğim gibi, henüz yazıyor olduğum uzun soluklu bir hikayenin yan hikayesinin yan hikayesi. Hikayede hiçbir karakterin ismi doğrudan geçmiyor bile zaten. Daha önce Berzah Fanzin'in ilk bölümünde yayımlanmıştı. Okuyan olur mu emin değilim ama olursa umarım beğenir.
Çamurdan hâllice, harap hâldeki dar patikanın iki yanındaki ağaçlar birbiri üzerine eğilmişti, kasvetli dallarını birbirine sararak yeryüzünü öpmeye çalışan ay ışığına geçit vermiyorlardı. Dar patikanın iki yanını alabildiğince kaplayan kurnaz çalı bozuntuları öyle arsızca yükselmişlerdi ki ara ara yolu gölgeliyor hatta kapatıyorlardı. Genç keşiş, huzursuzca yeni kırpılmış, hayalet saçlarını okşadı. Ağaç tepelerine pençelerini geçirmiş kara kargaların üzerinde gezinen gözlerini hissedebiliyordu belli belirsiz.
Bir an duraksadı tereddütle, omzunun üzerinden arkasında bıraktığı uğursuz patikaya baktı. Pek bir emektar atının çığlıkları kulağında çınladı dakikalardır çınladığı gibi. Vicdanı kor alevler üzerinde sızladı. İhtiyar boz yeleli binek ona manastırdan kalan tek hatıraydı, tek yoldaşıydı.
Böyle olacağını bilse koyulur muydu gecenin bir vakti yola? Hayvancağız her zamanki huysuzluğuyla da olsa keşişi bu ölüm kokan ormanın bir ucuna getirmişti sırtında taşıya taşıya. Sonunda yolu sarmalamaya başlamış, çiçekleri solmuş, dalları dört bir yana uzanan harami otlarından birine takılmış, yorgun bacağını bir göçüğe kaptırmıştı. Hayvan öyle bir can havliyle inlemişti ki ses ağaçlık mezarda yankılanmıştı dakikalarca.
O anın ardından yapacak bir şey yoktu. Çığlık gölgelerde gezinen yırtıcıların dikkatini çekmişti, ne olacağını tahmin edebilmek için kâhin olmak gerekmiyordu. Belki yapılması gereken de bu kadar netti. Yürümekten aciz düşmüş, korkmuş, yorgun argın bir hayvan, tüm ormanı uyandırmış bir çığlık, yanı başında elinde mutfak bıçağından bozma bir hançerden başka bir şeyi olmayan sırık boylu, ince yapılı bir delikanlı.
Buna rağmen bıçağı hayvanın boğazına dayayıp yıllara göğüs germiş eti yardığında genç keşişin midesi ağzına gelmiş, parmak uçları sanki kendi parmakları değilmişçesine uyuşmuştu. Yapamamıştı, yapamazdı da. Bir ömür boyunca Tanrı’nın hikmetini koruyacağına, erdemli olacağına ve ne pahasına olursa olsun can almayacağına yemin etmiş genç bir oğlandı nihayetinde, elini kana bulamaktan ölümüne korktu. Dikilip koştu ormanın derinliklerine, sarmallar çizercesine dengesiz, dağınık patikayı takip etti. Kaçtı.
Şimdi ardına baktığında bir keder kapladı bir deri bir kemik bedenini. Hâlâ avucunun içinde sıkıştırdığı hançerinin üzerinde duman tüten sıcak kana bakındı, ormandaki diğer sayısız ağaçtan biri gibi toprağa kök salarcasına. Parmak uçlarına hatta üzerindeki beyaz cübbesinin kollarına bulaşmış kanı hissetti, kokladı, bir kez daha midesi ağzına geldi.
Genç keşiş daha fazla söz geçiremedi kendi etten kemikten bedenine, iki büklüm hâlde tüm kinini ve kederini çığlık çığlığa kustu patikanın üzerine. Hayvancağızın gözlerine son baktığı anı yaşadı birkaç kez daha. Acaba ormanda kim bilir hangi iblisin torunu olan o yaratıklar nasıl zalimce, kalleşçe parçalamışlardı şimdi o emektar dostunun bedenini. Nasıl da korkmuştur sadık dostum benim, diye geçirdi içinden.
Zihni bir nebze olsun parlaktı hâlâ gecenin aksine, ilerlemesi gerektiğini biliyordu. Yoksa onun da sonu yaşlı binekle aynı olacaktı. Bedeni her ne kadar istemese, karşı koysa da ayaklarını sürüklercesine attı birbiri önüne. Devam etti.
Ormanın yüreğine doğru ilerledikçe daha da fark etti bu uğursuz ormanın içinde gezinen meretleri, boyları insan boyunu aşan çalıların nasıl kıpraştığını, ağaçların ardında onu izleyen gözlerin dehşet vericiliğini. Korku bedenini öyle kıskıvrak yakaladı ki titremeye başladı.
Sanki kendini ve hatta ormanı sahte bir cesaretle kandırıyormuşçasına kanlı parmakları boynunda salınan altı köşeli haça ulaştı. Çekilecek çile miydi, diye geçirdi içinden, böyle çarpık bir ormanın içinde bir başına, gecenin bu vakti… Başka bir ses yükseldi genç oğlanın yüreğinden, bastırdı ötekini. Ben Tanrı’nın kelamıyım, korkamam, yakınamam, kaderimde varsa olur.
Böyle kader… Kim bilir ne mahlûklar izliyordu onu göz perdesinin ardında?
“Bir yemin ettim,” dedi kendi kendine fısıldayarak. Esen rüzgâr fısıltısını aldı savurdu. “Tanrı’ya hizmet, lorduma hizmet.” İki kışı aşkın süredir lanet kokan ormanın diğer ucunda, görkemli bir kalenin lorduna hizmet ediyordu oğlan. Pek tabii bu hizmetin büyük bölümü yataklara düşmüş ihtiyar adamın yatağından pisliğini kazımak, o ruhunu bile kavuran ateşle yatakta kıvranırken adamın acısını azaltmak için ona gün doğumu sütü kaynatmak ve adam yorgun düşüp sızdığında kulağına kutsal kitaplardan pasajlar mırıldanmaktı. Son birkaç ay dönümünde ihtiyar lord iyice elden ayaktan kesilmiş, yediğini kusar, içtiğini kulaklarından çıkarır olmuştu. Birkaç saat öncesinde adam sanki içinde, yüreğinde bir karanlık varmış da kaburgalarını parçalayıp dışarı çıkmaya çalışıyormuş gibi çarpılıp kıvranmaya başladığında keşiş yola koyulmaktan başka çaresi olmadığını anlamıştı.
Hidayet çiçeği, hasta lorda iyi gelecek şey buydu. İnce, taç yapraklı, dikenli, bodur bir ot parçası. Yemiş sütü ve kılıç otunun kökleriyle kaynatıldığında adamın acısını kesecek, belki onu tekrar ayağa dikecek bu ot parçasından koca diyarda yalnız ormanın diğer ucundaki manastırın bahçesinde, o da bir tutam, kalmıştı geriye.
Elbette manastıra varan daha güvenli yollar da vardı gidebileceği. Ormanın etrafından dolanan Ardıç Yolu ya da önce Kemerli Dağlar’a uzanan, sonra da bayır aşağı doğruca manastıra inen İnziva Yolu.
Nitekim ikisi de nafile çabalar olur, keşiş manastıra henüz varmışken lord acı içinde can vermiş olurdu bile. Pek fazla vakti yoktu, acele etmesi mühimdi. Geriye kalan tek seçenek, yarım asırdır kullanılmayan ormanın içinden, doğruca manastıra varan, yol demeye bin şahit bu patika kalıntısıydı.
Atının mahmuzlarına asılıp da yola çıktığında karşılaşacağı şeyin bu olacağını bilmiyordu. Orman kalenin pencerelerinden yabani fakat yemyeşil, iç açıcı bir manzaraydı nihayetinde. Şimdi ise karanlığın hiç bilmediği tonlarını görüyordu, havada rüzgârla dans eden buğultulu koku dehşetle sarıp sarmalanmıştı.
Patika ileride biraz genişleyip ikiye kırıldığında keşiş yol ağzında dikildi durdu. Hafızasının derinlerinde yola koyulmadan önce izlediği haritayı canlandırmaya çalıştı, sağında ormanın dibine doğru giden yola ve solunda geniş bir açıklığa çıkan yola bakındı bir süre. Solundaki yolu tercih etmeliydi, bu onu bir asırdır kullanılmayan bir koru hisarına çıkaracak, koru hisarının öte tarafına ilerlediğinde ise doğrudan Dört Yol Manastırı’na ulaşacaktı.
Birkaç hafta önce birisi ona onca dayak yediği, itilip kakıldığı, ihtiyar keşişlere hizmet etmekten Tanrı kelamını düşünmeye vakit bulamadığı o taş yığınını gördüğüne mutlu olacağını söylese buna kahkahalar atarak karşılık verirdi genç oğlan. Ancak şimdi, o yalan ve üçkâğıtçılık kokan manastır bile ölümün kendi gibi görünen ormandan iyiydi. Belinden düşüyormuş gibi hissettiği bohçasını daha sıkı tuttu, solundaki yola doğru devam etti.
Geniş açıklığa adımını ilk attığında karşısındaki harap hâldeki taş yığınını süzdü bir an. Bir zamanlar orman yolunu koruyup kollayan, kendini şaraba boğup unutulmuş dillerin şarkılarını mırıldanan kralların evi olan hisardan geriye, sadece yerle bir olmuş surlar, kamburu çıkmışçasına eğilmiş kuleler, dizlerinin üzerine çökmüş bir mezar kalmıştı.
“Ve onlar, Tanrı’nın kelamına karşı duranlar, Tanrı’nın adamları tarafından cezalandırıldı,” diye tekrar etti kendine ezberindeki pasajı. Bu harap yapının ağzına yaklaştıkça içini bir ürperti kapladı. Harami otlarınca sanki onların en azılı düşmanıymışçasına kinle sarılmış hisarın kalıntılarında, taşların arasında yükselmiş yaban gülleri ve kül kokan toprak. Ağır ağır harabenin ağzına yürüdü, dolunayın önüne sisten bir perde çeken bulutlar yeryüzünü karanlığa boğmuştu sanki.
“Dur yolcu!” yankılandı bir ses harabenin yılgın döküntüleri arasında, tok ses sanki göklerden gelmişçesine öfke doluydu.
Genç keşiş bir an korkuyla titredi, dişleri birbirini dövdü. Durdu.
“Buradan geçemezsin!” dedi ses. Surlardan geriye kalan şeylerin üzerinde keşişi izleyen kargalar korkuyla havalandı. “Bu topraklarda yürümek senin haddine midir?”
Keşiş bir an konuşmak için araladı dudaklarını, boğazı düğümlendi, dili dönmedi. Yalnızca ne olduğu anlaşılmayan, birkaç çarpık ses çıktı ağzından.
“Geri dön! Evine dön!” Belli belirsiz bir silüet surların görece yüksek kısımlarında belirdi, yarım ay ışığı altında dalgalanan bir gölge. “Buradan geçemezsin!”
“Ba-ba-bağışlayın beni. Niyetim huzurunuzu bozmak değildi.” Keşişin sesi korkuyla titredi, surların üzerindeki gölgeden kaçırdı gözlerini.
“O hâlde geri dön! Buradan geçemezsin!” Gölge kıvrılarak hareket etti sanki belli belirsiz, bir taş parçası surların kalıntıları üzerinden, keşişin ayak ucuna kadar yuvarlandı.
“Ben yalnızca…” Cümlesini bitirmek için zorladı kendini. “Yalnızca geçip gideceğim, manastıra, Tanrı adamıyım ben, Tanrı kelamıyım.”
“O hâlde cüret et geçmeye, cüret et ki canını alıp kanınla yıkayayım toprağı!” Silüet rüzgâr estiğinde silindi surların üzerinden, biraz ileride tekrar belirdi gölgeden doğmuşçasına.
“Silahsızım.” Avucundaki hançeri cübbesinin bileğinden içeri çekti, kollarını birbirine bağladı. “Yalnızca gitmek istiyorum, ormana dönemem. Vaktim yok, manastıra ulaşmalıyım.”
“O hâlde ulaş manastırına lakin buradan değil, bu toprağa ayak bastığın için bile lanet ederim sana. Dön ve yürü, ardına bile bakma. Bu sana son uyarım.”
Sis bulutu ayın önünden çekildiğinde, bir anlığına az biraz daha belirginleşti gölge; rüzgârla dans eden bir pelerin, kara çelikten dövülmüş kadar karanlık bir miğfer, omzunun üzerine yerleştirdiği belli belirsiz çift elli bir kılıç.
“Ve Tanrı korur onu seven kullarını, sakınır onları kan kokan garabetlerden,” fısıldadı kendini bile duyamayacak kadar zayıf bir sesle keşiş. “Fâni misin, bâki mi? Nesin sen?”
Gölge bir adım ilerledi, dalgalanan pelerinin içinden kıvrılarak çıkan kollar iki yanına açılıp beline dokundu, omuzları dikleşti sanki gururla. “Ben Koru’nun Şövalyesi.”
Kitapların dahi varlığını unuttuğu bir koru hisarının şövalyesi, diye geçirdi içinden. Böyle kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde şövalyenin işi neydi ki?
“Ben bir keşişim,” diye belirtti genç oğlan. Bohçasını omzunun üzerinden yere indirdi. “Dediğim gibi silahsızım. Yalnız buyum var, sizin olsun. Yeter ki geçmeme izin verin, hayat memat meselesi.”
“İkramın senin olsun, gurebanın rızkına göz dikmem. Lakin dediğim gibi, bu toprak sana ait değil, son ikazımdır.”
“Aşağı gelin beyim.” Çöktü dizlerinin üzerine yalvarır bir edayla. “Gelin de konuşalım, hasbihâl edelim, muhtacım merhametinize, yeter ki bir anlatayım derdimi.”
Gölge bir an dans etmeyi bıraktı rüzgârla, öylece dikildi durdu surların üzerinde sanki onların bir uzantısı, kırık taşlardan bir parçası gibi. “Sonra dönüp gidecek misin yoluna?” diye sordu ses.
“Elbette, yeter ki bir kez olsun dinleyin beni. Böyle duvarlara konuşurken değil, etten kemikteniz nihayetinde ikimiz de Tanrı öpmüş bizi. Yüzünüze anlatayım kendimi.”
Gölge bir adım attı surların yeri öpmüş sırtına, sonra bir adım daha ve bir adım daha. Dördüncü adımında ayağı yerden kesildi, metal şıngırdadı. Bir anda kendi etrafında dönüp durmaya, yuvarlanmaya başladı taştan sırt boyunca. Acıyla inildeyerek orasını burasını oraya buraya vurdu, devrilircesine kapaklandı sur dibine. Bir süre hareketsiz kaldı.
“İyi misiniz beyim?” diye fırladı keşiş, belki gölge şövalyeyi bırakıp doğrudan hisarın öteki yanına koşması gerekirdi ancak yapamadı. “Ve Tanrı onun adına merhamet edene, hayırsever olana, feyyaz olana güvenir, yardımı sakınana sırtını çevirir ancak,” diyordu kutsal kitaplar, genç keşiş etiyle kemiğiyle bir tuttuğu öğütlere kulak kapayamazdı.
“İyiyim, âlâyım.” Şövalye kendi kendine, ağır ağır doğruldu üzerindeki metalleri şıngırdatarak. “Karanlık bu kez yendi beni.” Çatallaştı ses, şimdi harabenin kalıntıları arasında yankılanmadığında daha bir zayıf, daha bir titrekti.
Gölge, ay ışığının döküldüğü görece aydınlık avluya doğru bir iki adım attı ağır ağır. Işık onu yıkadıkça rüzgârla savrulamayan hakikat gözler önüne serildi. Bir şövalye değildi bu; ahenkle salınan pelerini küf kaplamış bir battaniye, çift elli kılıcı eğri büğrü bir kürek sapı, başındaki kara çelik miğfer zorla bükülmüş ufak bir kazandı. Adamın üzerindeki örme zırh bir zamanlar parıldıyorduysa da şimdi pas tutmuş metal halkalardan ibaret, çıplak elle kırılıp dökülecek kadar zayıf duruyordu.
“Ne çeşit bir şövalyesiniz siz?” Keşiş oğlan merakını gizleyemedi.
“Karanlığı bir dahaki sefere haklayacak türden!” Sesi tümüyle zamana yenik düştü şövalyenin, neredeyse bu kale kadar yaşlı duran kırışıklık dolu suratında belli belirsiz, gururlu bir ifade vardı. “Karanlık etin, kemiğin, iyinin ilk düşmanıdır nihayetinde.”
“Kutsal öğütleri biliyor musunuz?” Merak daha da belirginleşti ince sesinde.
“Elbette biliyorum,” dedi ihtiyar şövalye göğsünü gere gere. “İyi ol, gururunu sakın! Her şövalye az biraz bilir sonuçta değil mi?”
Bunun pek doğru olduğunu söyleyemezdi keşiş, gördüğü parlak zırhlı şövalyelerin tümü asil ya da değil, genç kızların peşinden koşan, kendini alkole ve günaha bulayan, kibirli, Tanrı kelamından haberi dahi olmayan hırslı adamlardı.
“Sanmıyorum,” dedi usulca. “Aslında gördüğüm onca şövalye içinden, kutsal metinlerden alıntı yapan ilk sizsiniz.” Kürek sapından kılıcı olan ilk şövalye de sizsiniz, diye geçirdi içinden. Nitekim bu cümleyi kendine sakladı. İhtiyar bunamaya başlamıştı belli ki kim bilir neden buradaydı.
“O gördüklerin gerçek şövalyeler değil de o yüzden!” İhtiyar şövalye ak düşmüş, uzun, sivri sakalını okşadı. “Onlardan ancak kendini şövalye sanan soytarılar olur!” Dudakları çarpıldı kesin bir kararlılıkla. “Hem sen ne bakıyorsun öyle dans eden it görmüş gibi? Neye şaşıp kaldın böyle?”
Keşiş cevap vermeden önce iki kez düşündü, sözcüklerini süzgeçten geçirdi. Gözleri bu hisar kadar bitap hâldeki şövalyenin üzerinde gezindi. “Bağışlayın efendim. Ben, ben bu harabede bir şövalyenin olduğunu bilmiyordum.”
“Öğrendin o hâlde.” Şövalye gururla battaniyeden pelerini dalgalandırdı. “Öğrenmenin yaşlısı, genci, şövalyesi, rahibi olmazmış değil mi? Hah!” Suratında yersiz fakat sıcak bir neşe belirdi. Keşiş onun gülümsemesine gülümseyerek karşılık verdi.
“Söyle bakayım o hâlde, derdin ne? Astı astarı ne bu işin, nereye gidersin bu vakitte bıyıkları yeni terlemiş oğlan bir başına, ha?” Yaşlı sesi bir kez daha çatallaştı, sonra birden kan kusarcasına öksürmeye başladı.
“Anlatayım, anlatayım beyim.” Genç keşiş yere indirmiş olduğu bohçasını itekledi ayak ucuyla. “Anlatayım da kötü düştünüz, bir oturun soluklanın. Karnınız açtır illaki, yanımda birkaç nimet var.”
İhtiyar başta kabul etmeyecekmiş gibi durduysa da yaşlı, yorgun gözleri bohçaya baktı bir an, karnı guruldadı. “Elbette, ikramı kırmak şövalyeye yakışmaz değil mi? Herhâlde öyledir! Geç, otur şuraya, madem ısrar ettin iki lafın belini kıralım.”
Keşiş, adamın gösterdiği, avlunun bir ucundaki kaya parçalarından birinin üzerine oturdu. Kaya öyle eğri büğrü, dengesiz, yumrulu bir şeydi ki birkaç saniye içinde ardında bir ağrı hissetmeye başlamıştı bile. Nitekim adam toprağa gömdüğü sönmeye yüz tutmuş közlerin üzerine nemli gözüken birkaç kalas parçasını attığında ortalık dumana boğuldu. Kalkıp da iki kelam etmeye cüret edemedi oğlan.
Bir ömür gibi geçen birkaç saniyenin ardından közler ateş tuttu, alevler dans etmeye başladı birbiri üzerine. Keşiş sıkıca bağladığı bohçasının ağzını açtı, birkaç mantar ve adamotları arasından tuza gömülmüş çavdar ekmeğini ve ufak matarasındaki akşam şarabını çıkarıp uzattı ihtiyara.
“Ancak bu kadarın mı var?” dedi ihtiyar, suratı belirgin bir hayal kırıklığıyla çarpıldı bir an. “Neyse ne, sunulan ikramda kusur bulunmaz sonuçta değil mi? Bir de Tanrı adamısın sonuçta, şifalıdır herhâlde.” Çavdarı kapıp oturdu bir kayanın üzerine. “Yalnız öteki sende kalıversin, şövalye dediğin şaraba boğmaz değil mi kendini?”
Keşiş bir an içinde bulunduğu durumu düşündü, kendisini ve ihtiyarı dışarıdan gördüğünü, izlediğini hayal etti. “İnançlarına bu kadar bağlı bir şövalye ilk defa görüyorum efendim.”
“Ben de ilk kez senin kadar genç bir keşiş görüyorum, yaşın başın nedir senin evlat? Hah!” Bir kez daha gürüldeyerek güldü, kahkahası gök gürültüsünü andırıyordu adamın.
“On altı yaşındayım. Ancak yaşıma aldanmayın, aramızda kalsın, benim diyen pedere de taş çıkarırım!” Keşiş usul usul gülerken övündüğü için kendini suçlu hissetti. “Üç, dört yaşında verildim manastıra.”
“Hah! Desene torunum olsa baban yaşında olurmuş; yaşımı başımı unuttum da epey fazladır değil mi? Baksana başımda bir tel saç kalmamış, benim kafa da sizin keşişlere benzemiş!”
Keşiş kıkırdadı.
Şövalyenin gürültülü kahkahaları alevleri daha da kor hâle getirdi, daha bir işveyle dans ettirdi sanki. Alevler yükselip etrafı solgun altın rengi ışığa boyadığında ihtiyarın yorgun gözleri genç oğlanın üzerinde gezindi.
“Ellerin,” dedi adam, “neden kanlı? Bir de silahsızım diyorsun, nedir bu vaziyet? Kimin kanı bu?”
Ben bir aptalım, diye geçirdi içinden keşiş, yaşayan en büyük aptal olmalıyım. “Bir- bir…” Bir an konuşamadı. Doğru ve dürüst olun, o size yardım eder, en sevdiği kısımlardan biriydi bu. “Bir yoldaşımın kanı.”
Aldığı cevabı süzdü ihtiyar, kara kazandan miğferini koltuğunun altına sıkıştırdı. “İyi bir adam mıydı?”
“İyi bir binekti,” düzeltti keşiş oğlan. “Biraz inatçıydı ama en sadık dostumdu. Orman, karanlıkta önünü göremeyince…”
İhtiyar, keşişin sözünü bitirmesini beklemedi. “Merhamet öpücüğüydü öyle mi?”
Genç çocuk başını iki yana salladı. “Niyetlendim ama yapamadım,” itiraf etti. “İlk kesiği atmayı denedim ama yeminim… Tanrı gazabından korktum.”
“Daha da kötü.” İhtiyar bir an duraksadı. “Tanrı zavallı hayvancağızın acı çekmesini ister miydi?”
“Benim kan dökmemi istemezdi.”
“Tanrı’nın önünde lekeli olmamak için yoldaşını bir başına ölüme mi terk ettin?” Yaşlı adamın sesi titredi belli belirsiz. Bakışlarında iç yakıcı bir hüzün yeşerdi. “Ah, nasıl korkmuştur bir başına… Düşündün mü hiç?”
Keşiş başını salladı, hayvanın acıyla inleyişi bir kez daha çınladı kulaklarında.
“Kutsal öğütler açıktır,” diyebildi kendini zorlayarak. “Başka seçeneğim yoktu.”
“Başka bir seçeneğin olmadığında, merhamet her zaman en masumudur.”
Bir süre sessizce durdu genç keşiş ve ihtiyar şövalye. Oğlan esen rüzgârla titredi, cübbesinin altındaki bedeni her bir zerresiyle kirli hissettirdi ona, ellerindeki kanın kokusu burnunu sızlattı belli belirsiz.
Sessizliği ihtiyarın sözleri soğuk çelik gibi kesti bir ömür gibi geçen dakikalar sonra. “Manastıra gidiyorum diyordun, öyle diyordun değil mi? Neden gidiyorsun anlat bakayım.”
“Hizmet ettiğim lordum çok hasta, günden güne durumu daha da vahim oluyor. Ona iyi gelecek, şifa verecek tek şey manastırın bahçesinde yetişen hidayet çiçeğidir.”
“Başka bir yoldan gitsen olmaz mıydı?” diye sordu ihtiyar tereddütle.
“Durumu vahim, şafak söktüğünde manastırda olmam gerek.” Oğlan bir an başını kaldırıp karanlık gökyüzünde gezdirdi gözlerini. “Şimdiden geç kalmaya başladım bile.”
“Neden şafak söktüğünde?”
“Hidayet çiçeği bir şafak vakti çiçek açar, ne daha erkendir ne kuşluğa kalır. Yapraklarını öldürmeden, çürütmeden açmanın tek yolu doğru vakitte kesmektir. Yoksa kül rengi alır, kurur gider.”
“Anladım,” dedi şövalye başıyla onaylayarak. “Böyle acele ettiğine göre önemli biri herhâlde lordun, değil mi? Onurlu adam mıdır?”
Keşiş bir an cevap veremedi. “Öyledir herhâlde,” diyebildi kendini zorlayarak, “O hak edeni efendi, hak edeni hizmetkâr etti.”
“Benim gibisine de burayı zindan etti! Hah!” İhtiyar öyle içten, öyle neşeli güldü ki kolunun altındaki kara kazandan bozma miğferi düştü, yuvarlandı.
Ne yapıyorum ben, diye sordu kendine keşiş, Tanrı beni neyle sınıyor? Ocaktaki kazandan bozma miğfer taşıyan pelerinli bir şövalyeyle oturmuş muhabbet ediyorum. “Ve o oğlunu ve kızını, akıllı ve meczubu, ateşi ve suyu birbirine eşit yarattı.” Yankılandı ses oğlanın kafasının içinde. O pasajı ilk okuduğunda diline çalan huzuru hissetti. Devam etmeliyim diye ikaz etti kendine. Bunamış, yaşlı adamın yüzüne karşı onu küçük düşüremezdi.
“Söyler misiniz efendim, ne işi olur sizin gibi bir şövalyenin Tanrı’nın bile unuttuğu böyle ıssız bir yerde?”
İhtiyar bir an duraksadı, suratındaki neşeli ifade silindi gitti. Kuru, tuz kaplı çavdar ekmeğinden ağzını dolduran, koca bir ısırık alıp iştahla çiğneyip yuttu. Keşiş onun uzun zamandır yemek yemediğini anladı kolayca. Kendisi de epey cılız, zayıf bir şeydi; buna karşın ihtiyarın en az iki katı ağırlığa sahip olabilirdi. Yaşlı adamın suratı çökmüş, yanakları göçmüştü içeri zayıflıktan, üzerine geçirdiği örme zırh bile iki, üç beden büyük geliyordu sanki ona.
“Ne işim olacak?” İhtiyar soruya şaşırmış gibi baktı. “Ben Koru’nun Şövalyesi’yim, burası da Koru. Başka nerede olacağım?”
“Pek cennet parçası sayılacak bir koru değil sanırım.” Keşişin gözleri bomboş, kasvetli, yosun ve çalıların ini olmuş gölgeli avluda gezindi. Esen rüzgârı kesen taşların ince, tiz uğultusu yankılandı bir an boşlukta. “Pek kimse gelip geçmez artık bu yoldan.”
“Gelip geçmez elbet!” şövalye ekmeğinden bir ısırık daha aldı. “Ben koruyorum bu hisarı da o yüzden, öyle müsaade etmem kimseye.”
“Anladım.” Keşiş onayladı bu kez. “Peki niçin Koru’nun Şövalyesi oldunuz?”
“Ah,” şövalye bir an hatırlamak istiyormuşçasına duraksadı. “Lord efendim verdi bana görevi, o da senin lord gibi iyi adamdı şüphesiz. Ah, öyle onurlu adamları bilirsin.” Adamın etrafı kırışıklık kaplı yorgun buz mavisi göz küreleri turunç, kızıl kavrulan ateşe baktı.
“Vaktiyle lordumun bir şövalyesi vardı, ahmağın teki. Buranın güneyindeki ufak köyde, yarım akıllı bir adamın yaşadığını öğrenmiş, yani benim. Haspam! Beni de kendi gibi ahmak sanmış! Geldi aldı beni köyümden, babamgile bir avuç metalik verdi karşılığında. ‘Lordun hizmetine giriyorsun’ dedi bana, ben de heyecanlandım. Koca lord sonuçta!” Belli belirsiz seğirdi adamın gözü. “Götürdü beni kaleye, lordun önüne, soytarı diye tanıttı beni. Gücüme gitti.”
“Soytarı mı?” diye sordu keşiş.
“Soytarı,” onayladı ihtiyar. “Aynen öyle dedi. Soytarıymış. Hah!” Bir kahkaha daha, bu seferki diğerleri kadar gür ya da neşeli değildi. “Lorda hizmet boynumuzun borcu, Tanrı demez mi ‘hizmet edin’ diye. Seçmedim, gocunmadım. Yıllarca dört döndüm lordun salonunda, taklalar attım, burnumda top çevirdim. Sonra lordum, dedim ya iyi adamdı diye, bana bakınca ışığı gördü herhâlde! Bana söylediğine göre beni ormanın kendisi şövalye ilan etmiş, yeminimi ettirdi bana ahırda. O akşam bana ormana gitmemi söyledi, bana beni çağırtacağını, o vakte değin hisarı onun için korumamı söyledi. Mühim bir görevmiş, ne pahasına olursa olsun kimseyi geçirtmeyecekmişim. Tüm diyarın hayatı buna bağlıymış. Lordum bana böyle bir görev için güvendi, hayal kırıklığına uğratır mıyım, onurunu lekeler miyim onun? Soytarı zannedilende şövalyeyi gördü!”
Keşiş oğlan bir an acı gerçeğin farkına vardı, hüzünle izledi adamı. Bir meczup, diye geçirdi içinden, ölüme terk edilmiş, kendi taştan mezarını koruyan, aciz, zavallı bir adam. Onun anladığı bu gerçeğin farkında bile olmayan ihtiyar için yüreği acıdı.
“Ne zamandır buradasınız efendim?”
“Saymayı bilmem ben.” İhtiyar elinin tersini savurdu soruya. “Yarım asır kadar olmuştur, buraya gönderildiğimde mızrak gibiydim, senden birkaç kış büyüktüm sanırım. Amma senin gibi bir deri bir kemik değildim, tosun gibiydim o zamanlar.”
“Burada olmanız…” Genç oğlanın sesi hüzünle kırıldı. “Hiç dönmeyi düşünmediniz mi? Bunca yıl, bunca vakit…”
“Sen Tanrı adamısın, yalan söylenmez sana. Bir kez düşündüm. Onca yıl sadece bir kez. Bir seferinde rüyamda babamı gördüm, baktım göğe dedim ‘şövalyeliği bırak, sana mı kaldı böyle onurlu iş? Lordun bir sürü şövalyesi vardır, dön evine.’” Oturduğu taşın üzerinde aşağı kayıp sırtını yasladı, pelerin battaniyesini doladı üzerine. “Sonra hemen kovdum kör şeytanı. Koca Lord Reynard bana güvendiyse vardır bir nedeni.”
İsim bir an genç keşişi iliklerine kadar titretti. “Lord Reynard mı dediniz?” Ellerini, bacaklarının arasına kıstırdı.
“Ta kendisi!” Şövalye gururla gülümsedi. “Meşedüşü Lordu!”
Meşedüşü Lordu Reynard. Şimdi hasta, yatağı kendine mezar olmuş Reynard. Onu acılı bir ölüm kovalıyordu ve şimdi lordun hayatıyla ölümü arasındaki tek şey, bir zamanlar yaptığı zalim bir şakanın kanlı, canlı, unutulmuş ve yalnızlığa terk edilmiş kendiydi. Yürüyüp konuşan bu şakayı hatırlayıp hatırlamadığını söyleyemezdi lord. Meşedüşü’nde yaşayan bir kişinin bile hatırladığına emin değildi. Ama oradaydı işte, ölümü ve yaşamı arasında. Bir an başını göğe kaldırdı keşiş. Kaderin cilvesi, diye geçirdi içinden.
“Lord Reynard… Belki çoktan sizi azat etmiştir?”
“Azat ettiğinde bana bir ejderha geleceğini söyledi,” dedi adam, sanki uçuk olan keşişin söylediğiymiş gibi baktı. “Ya ejderha gelecek ya kale düşecek.”
“Bu kale düşmez,” dedi keşiş acıyla gülümseyip.
“Düşmez tabii, benim gibi yiğit bir şövalye olduğu sürece değil mi? Hah!”
“Kim bu taş yığıntısını neden istesin?” Sesindeki alaycı tınıyı kontrol edemedi.
“Kim neden istesin nereden bileyim ben? Amma yeminim şu sancağın orada dalgalanmasını sağlamaktır. Ne pahasına olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün.” İhtiyarın titrek eli doğrulup az önce aşağı yuvarlandığı surların üzerinde belli belirsiz duran bir kumaş parçasını gösterdi. Rengi kalmamış, ihtiyar kadar zayıf bir çubuğa dikilmiş, rüzgârın bile dalgalandırmadan teğet geçtiği bir sancak.
“Sancak düştüğünde yeminin son mu bulacak yani?” diye sordu keşiş.
“Ya öyle ya da ejderha geldiğinde, e tabii ömrüm yeterse. Eskisi gibi genç değilim artık.”
Keşiş oğlan bir an duraksadı, ihtiyara yardım edip etmemeyi düşündü sessizce. Gözleriyle sura uzanan basamakların üzerinde yürüdü, sancağa ulaştı. Bu kadar az, bu kadar ufak bir çabayla ona özgürlüğünü verebilirdi. Hiç ailesi olmamış, ömrünü acı bir şakaya adamış adam için yeterli olmazdı elbette. Nitekim özgür bir adam olarak ölebilirdi vakti gelince.
“Artık yola koyulsam iyi olur,” dedi aklından bu düşünceleri kovup doğrularak.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu ihtiyar şövalye, soytarı şövalye. “Buradan geçemezsin. Sabaha değin bekle, sonra geriye dön.”
“Geriye dönmek mi?” Keşiş şaşkınlığını gizleyemedi.
“Dedim ya bir yeminim var, bir görevim var diye.” İhtiyar da doğruldu iki ayağının üzerine. “Dinlemiyor musun sen beni? Boşuna mı Koru’nun Şövalyesi’yim ben?”
“Fakat-”
“Fakat falan bilmem ben!” İhtiyar öfkeyle yere tükürdü. “Yeminim var diyorum, geçemezsin buradan! Kimse geçemez!”
Genç keşiş bir an duraksadı, şövalyenin öfkeli suratına bakıp onun inadının nasıl da kara alevlerde dövülmüş olduğunu hissetti. Öyle ya da böyle, ihtiyar onun geçmesine izin vermeyecekti, ne pahasına olursa olsun. Buna karşın eğer hisar düşerse… Sancağı kapabilirse… Bir çocuk oyunu gibi, diye geçirdi içinden, ufak bir oğlanken manastırın ardındaki çayırda yaşıtı diğer kardeşleriyle oynadığı gibi, kimse yakalayamazdı onu.
Şövalyenin yaşlı gözlerinde bir pırıltı gördü, adam anlamıştı. Genç keşiş fazla geç kalmamış olmak için dua etti, yerinden sıçrarcasına bir adım attı ileri doğru. Şövalyenin yaşlı fakat çevik pençesinin altından geçti, koşmaya başladı.
“Bekle!” diye bağırdığını duydu adamın. “Bekle! Gel buraya! Hain! Piç! Gel buraya!”
Eskisi gibi hızlı değildi belki, o kadar genç bir çocuk değildi. Yine de şövalye de en parlak dönemlerinde sayılmazdı pek tabii. Yosun tutmuş avluda bir an kaydı, cübbesinin kolundaki hançerin yere düştüğünü gördü fakat onu almak için duramazdı, şimdi değil, diye geçirdi içinden. Dengesini koruyup ilerledi.
“Onurum! Şerefim! Lanet olsun sana! Lanetler üzerine olsun! Dur!” Şövalyenin hırıltılarından nefes nefese kaldığını anladı genç keşiş, buna rağmen adam pes etmeyip koşuyordu.
Taşkıranların ve harami dallarının birbirine geçip sarmallar çizerek dolandığı basamakların başına geldiğinde bir an arkasına baktı. Hançer ihtiyarın elindeydi, adamın omuzlarında salınan battaniyenin altında. Çelik, genç keşişe parıldadı.
Basamakları bir bir tırmandı, ayağına takılan sarmaşıklar onu defalarca yerle bir edecek de olsa devam etti, surların tepesine ulaştığında sancağı kaptı, koparırcasına çekip ayırdı dikildiği çubuk parçasından. “İşte!” diye bağırdı. “İşte! Artık özgürsün! Bırak gideyim! Sen de git! Burada işin yok! İnatçı adam! Birlikte gide-”
Keşişin cümlesini acılı bir çığlık kesti, metal şıngırdadı, bir karga haykırdı hüzünle. Omzunun üzerinden başını çevirip ardına baktığında, basamakların dibinde kendi battaniyesine dolanmış, dalların arasında yığılıp kalmış ihtiyarı gördü. Kanlı elindeki kumaş parçası rüzgârla savruldu, surların üzerinden ormana doğru süzüldü.
Ağır adımlarla indi basamakların dibine, hareketsizce yatan ihtiyarı dürttü, tepki alamadı. Adamın yanına, dizinin üzerine çöktü keşiş, ihtiyarı kendine çevirdi. Gördüğü manzara karşısında bir an buz kesti, kalbi tekledi.
Kendi hançeri ihtiyarın dağılmayı bekleyen örme zırhının göğsünü delmiş, kemiklerinin arasına, yüreğine yakın bir noktaya saplanmıştı. Hayır, diye geçirdi içinden, olmamış olsun, hayır. Adamın yarasına eliyle bastırmayı denedi hatta çeliği ateşte ısıtıp yarayı dağlamayı düşündü. Fakat nafile bir çabaydı bu, ihtiyar çoktan kan kusmaya, titremeye başlamıştı bile.
“Aptal pelerin!” dedi zorlayarak kendini. “Ayağıma dolandı! Yoksa ben… Karanlık… Karanlıktan korkuyorum… Karanlık… Soğuk…” Rüzgâr esti, keşiş kemiklerine kadar titredi. Adam acı içinde kasılıp gevşerken bir an öylece donakaldı oğlan. Göz pınarlarından süzülen yaş hançerin soğuk çeliğini öpüp adamın kanına karıştı.
“Başka bir seçeneğin olmadığında, merhamet her zaman en masumudur.” İhtiyar soytarının, soytarı şövalyenin sözlerini onun merhamet isteyen gözlerinde gördü. Adamın acısını sonlandırmak için bıçağı yerinden çıkardı. Temiz bir kesik, fışkırırcasına kan.
Beyaz cübbesi, tümüyle kızıldı şimdi.
Şafak vaktine pek fazla kalmadığını, gitmesi gerektiğini söylüyordu iç sesi ona. Yapmadı, ihtiyarı böyle bırakmak istemedi. Koru’nun Şövalyesi’nin en azından bu kadarını hak ettiğini düşündü. Adamın yalan kılıcı küreğiyle ateşin oradaki görece yumuşak toprağa bir çukur kazdı. İhtiyarın henüz soğumamış bedenini yatırdı çukurun içine, adamın başı bir taş parçasına ufacık çarpınca bile içi sızladı. Bedeni cansızdı fakat… Bir şekilde huzurlu bir bakış vardı gözlerinde, belki ufak, belli belirsiz bir gülümseme. Attığı kahkahalar kadar gür olmayan, belli belirsiz.
Mezarın üzerini avuçlarıyla, toprağı iyice yedirerek kapattı. Toprağın üzerine adamın pelerin battaniyesini örttü üşümesin diye. “Ruhun huzur içinde kalsın, yıldızlar sana yol göstersin,” mırıldandı.
Hisardan sonra yolun kalanı pek fazla değildi, ağaçlar burada birbirinden daha uzak, daha dağınıktı. Sarmaşıklar ya da harami dalları patikanın üzerinde bitmemişti henüz. Kurnaz gölgeler yoktu ağaçların ardında. Ya da belki vardı, keşiş onları umursamadı.
Yol boyunca sessiz sessiz ağladı.
Bir yandan adama kızdı içten içe, nasıl bu kadar aptal olabildiğini, nasıl tüm ömrünü kendine zindan ettiğini sorguladı.
Bir yandan etkilendi hatta biraz özendi ona. Berbat, kimsenin hatırlamayacağı bir hayat yaşamış, asırlarca bir daha ayak basılmayacak bir taş parçasını korurken ölmüştü fakat yüzünde huzur, hatta gurur vardı biraz.
Bir yandan kendine kızdı, kan döktüğü, öldürdüğü için adamı. Sadece çelikle değil, hayallerini, umutlarını yıkarak. Onları koruduğu hisar gibi yerle bir ederek.
Bir yandan huzurlu hissetti, kimsenin gelip geçmeyeceği o harabede elden ayaktan düşüp acı içinde ölmesinden daha iyiydi belki bu; nihayetinde özgür bir adam olarak ölmüştü, yaşamış en cesur soytarı, Koru’nun Şövalyesi.
Bir yanı kin doluydu Meşedüşü Lordu Reynard’a, zalim bir şaka, diye geçirdi içinden. Tanrı’nın onun huzur içinde uykusunda ölmesini mi yoksa acıdan kıvranıp kahrolarak ölmesini mi isteyeceğini düşündü. Kendisi aşağılık lord için hangisini isterdi? Son nefesini verirken hatırlar mıydı bir zamanlar ormana, ölüme yolladığı yarım akıllı fakat onurlu soytarısını? Acıydı ama cevabı biliyordu keşiş. Hayır.
Tek bir yanı bile merhamet etmedi ona.
Patikanın sonunda tıpkı ormanın içindeymiş gibi ikiye ayrılan yol ağzına geldiğinde son kez durdu. Şafak sökmüş, kara gökyüzü fırça izi edasıyla kan kızıla ve solgun turunca boyanmaya başlamıştı, ara ara altın rengi bile vardı. Solundaki yolun kıvrılarak ilerleyip vardığı dört kuleli manastırı süzdü bir süre. Sonra sağında kalan yola döndü yüzünü, kaderin bir cilvesini daha gördüğünde acı acı gülümsedi.
Yolun kıyısında yalnızca manastırın bahçesinin ufak bir köşesinde yetişmesi gereken bir çiçek. Hidayet çiçeği tereddütle çiçek açmış pembe lekeli, yer yer süt beyazı yapraklarını yeni doğan güneşle yıkıyordu. Keşişin gözleri yolun kıyısındaki çiçeğin üzerinde gezindi. Evinden çok uzaktasın, diye geçirdi içinden.
Doğmaya başlayan güneşe baktı. Manastırın aksi yönüne, sağındaki yola doğru yürümeye başladı salına salına. “Ve bırakalım lord kendi kanıyla boğulsun.”
Kaderin bir cilvesi.
Hür bir meltem esti, titredi bir an.
“Elveda, Koru’nun Şövalyesi,” diye fısıldadı rüzgâra. “Toprak seni incitmesin.”
Koru'nun Şövalyesi - Onur Kayra Vecer
Çamurdan hâllice, harap hâldeki dar patikanın iki yanındaki ağaçlar birbiri üzerine eğilmişti, kasvetli dallarını birbirine sararak yeryüzünü öpmeye çalışan ay ışığına geçit vermiyorlardı. Dar patikanın iki yanını alabildiğince kaplayan kurnaz çalı bozuntuları öyle arsızca yükselmişlerdi ki ara ara yolu gölgeliyor hatta kapatıyorlardı. Genç keşiş, huzursuzca yeni kırpılmış, hayalet saçlarını okşadı. Ağaç tepelerine pençelerini geçirmiş kara kargaların üzerinde gezinen gözlerini hissedebiliyordu belli belirsiz.
Bir an duraksadı tereddütle, omzunun üzerinden arkasında bıraktığı uğursuz patikaya baktı. Pek bir emektar atının çığlıkları kulağında çınladı dakikalardır çınladığı gibi. Vicdanı kor alevler üzerinde sızladı. İhtiyar boz yeleli binek ona manastırdan kalan tek hatıraydı, tek yoldaşıydı.
Böyle olacağını bilse koyulur muydu gecenin bir vakti yola? Hayvancağız her zamanki huysuzluğuyla da olsa keşişi bu ölüm kokan ormanın bir ucuna getirmişti sırtında taşıya taşıya. Sonunda yolu sarmalamaya başlamış, çiçekleri solmuş, dalları dört bir yana uzanan harami otlarından birine takılmış, yorgun bacağını bir göçüğe kaptırmıştı. Hayvan öyle bir can havliyle inlemişti ki ses ağaçlık mezarda yankılanmıştı dakikalarca.
O anın ardından yapacak bir şey yoktu. Çığlık gölgelerde gezinen yırtıcıların dikkatini çekmişti, ne olacağını tahmin edebilmek için kâhin olmak gerekmiyordu. Belki yapılması gereken de bu kadar netti. Yürümekten aciz düşmüş, korkmuş, yorgun argın bir hayvan, tüm ormanı uyandırmış bir çığlık, yanı başında elinde mutfak bıçağından bozma bir hançerden başka bir şeyi olmayan sırık boylu, ince yapılı bir delikanlı.
Buna rağmen bıçağı hayvanın boğazına dayayıp yıllara göğüs germiş eti yardığında genç keşişin midesi ağzına gelmiş, parmak uçları sanki kendi parmakları değilmişçesine uyuşmuştu. Yapamamıştı, yapamazdı da. Bir ömür boyunca Tanrı’nın hikmetini koruyacağına, erdemli olacağına ve ne pahasına olursa olsun can almayacağına yemin etmiş genç bir oğlandı nihayetinde, elini kana bulamaktan ölümüne korktu. Dikilip koştu ormanın derinliklerine, sarmallar çizercesine dengesiz, dağınık patikayı takip etti. Kaçtı.
Şimdi ardına baktığında bir keder kapladı bir deri bir kemik bedenini. Hâlâ avucunun içinde sıkıştırdığı hançerinin üzerinde duman tüten sıcak kana bakındı, ormandaki diğer sayısız ağaçtan biri gibi toprağa kök salarcasına. Parmak uçlarına hatta üzerindeki beyaz cübbesinin kollarına bulaşmış kanı hissetti, kokladı, bir kez daha midesi ağzına geldi.
Genç keşiş daha fazla söz geçiremedi kendi etten kemikten bedenine, iki büklüm hâlde tüm kinini ve kederini çığlık çığlığa kustu patikanın üzerine. Hayvancağızın gözlerine son baktığı anı yaşadı birkaç kez daha. Acaba ormanda kim bilir hangi iblisin torunu olan o yaratıklar nasıl zalimce, kalleşçe parçalamışlardı şimdi o emektar dostunun bedenini. Nasıl da korkmuştur sadık dostum benim, diye geçirdi içinden.
Zihni bir nebze olsun parlaktı hâlâ gecenin aksine, ilerlemesi gerektiğini biliyordu. Yoksa onun da sonu yaşlı binekle aynı olacaktı. Bedeni her ne kadar istemese, karşı koysa da ayaklarını sürüklercesine attı birbiri önüne. Devam etti.
Ormanın yüreğine doğru ilerledikçe daha da fark etti bu uğursuz ormanın içinde gezinen meretleri, boyları insan boyunu aşan çalıların nasıl kıpraştığını, ağaçların ardında onu izleyen gözlerin dehşet vericiliğini. Korku bedenini öyle kıskıvrak yakaladı ki titremeye başladı.
Sanki kendini ve hatta ormanı sahte bir cesaretle kandırıyormuşçasına kanlı parmakları boynunda salınan altı köşeli haça ulaştı. Çekilecek çile miydi, diye geçirdi içinden, böyle çarpık bir ormanın içinde bir başına, gecenin bu vakti… Başka bir ses yükseldi genç oğlanın yüreğinden, bastırdı ötekini. Ben Tanrı’nın kelamıyım, korkamam, yakınamam, kaderimde varsa olur.
Böyle kader… Kim bilir ne mahlûklar izliyordu onu göz perdesinin ardında?
“Bir yemin ettim,” dedi kendi kendine fısıldayarak. Esen rüzgâr fısıltısını aldı savurdu. “Tanrı’ya hizmet, lorduma hizmet.” İki kışı aşkın süredir lanet kokan ormanın diğer ucunda, görkemli bir kalenin lorduna hizmet ediyordu oğlan. Pek tabii bu hizmetin büyük bölümü yataklara düşmüş ihtiyar adamın yatağından pisliğini kazımak, o ruhunu bile kavuran ateşle yatakta kıvranırken adamın acısını azaltmak için ona gün doğumu sütü kaynatmak ve adam yorgun düşüp sızdığında kulağına kutsal kitaplardan pasajlar mırıldanmaktı. Son birkaç ay dönümünde ihtiyar lord iyice elden ayaktan kesilmiş, yediğini kusar, içtiğini kulaklarından çıkarır olmuştu. Birkaç saat öncesinde adam sanki içinde, yüreğinde bir karanlık varmış da kaburgalarını parçalayıp dışarı çıkmaya çalışıyormuş gibi çarpılıp kıvranmaya başladığında keşiş yola koyulmaktan başka çaresi olmadığını anlamıştı.
Hidayet çiçeği, hasta lorda iyi gelecek şey buydu. İnce, taç yapraklı, dikenli, bodur bir ot parçası. Yemiş sütü ve kılıç otunun kökleriyle kaynatıldığında adamın acısını kesecek, belki onu tekrar ayağa dikecek bu ot parçasından koca diyarda yalnız ormanın diğer ucundaki manastırın bahçesinde, o da bir tutam, kalmıştı geriye.
Elbette manastıra varan daha güvenli yollar da vardı gidebileceği. Ormanın etrafından dolanan Ardıç Yolu ya da önce Kemerli Dağlar’a uzanan, sonra da bayır aşağı doğruca manastıra inen İnziva Yolu.
Nitekim ikisi de nafile çabalar olur, keşiş manastıra henüz varmışken lord acı içinde can vermiş olurdu bile. Pek fazla vakti yoktu, acele etmesi mühimdi. Geriye kalan tek seçenek, yarım asırdır kullanılmayan ormanın içinden, doğruca manastıra varan, yol demeye bin şahit bu patika kalıntısıydı.
Atının mahmuzlarına asılıp da yola çıktığında karşılaşacağı şeyin bu olacağını bilmiyordu. Orman kalenin pencerelerinden yabani fakat yemyeşil, iç açıcı bir manzaraydı nihayetinde. Şimdi ise karanlığın hiç bilmediği tonlarını görüyordu, havada rüzgârla dans eden buğultulu koku dehşetle sarıp sarmalanmıştı.
Patika ileride biraz genişleyip ikiye kırıldığında keşiş yol ağzında dikildi durdu. Hafızasının derinlerinde yola koyulmadan önce izlediği haritayı canlandırmaya çalıştı, sağında ormanın dibine doğru giden yola ve solunda geniş bir açıklığa çıkan yola bakındı bir süre. Solundaki yolu tercih etmeliydi, bu onu bir asırdır kullanılmayan bir koru hisarına çıkaracak, koru hisarının öte tarafına ilerlediğinde ise doğrudan Dört Yol Manastırı’na ulaşacaktı.
Birkaç hafta önce birisi ona onca dayak yediği, itilip kakıldığı, ihtiyar keşişlere hizmet etmekten Tanrı kelamını düşünmeye vakit bulamadığı o taş yığınını gördüğüne mutlu olacağını söylese buna kahkahalar atarak karşılık verirdi genç oğlan. Ancak şimdi, o yalan ve üçkâğıtçılık kokan manastır bile ölümün kendi gibi görünen ormandan iyiydi. Belinden düşüyormuş gibi hissettiği bohçasını daha sıkı tuttu, solundaki yola doğru devam etti.
Geniş açıklığa adımını ilk attığında karşısındaki harap hâldeki taş yığınını süzdü bir an. Bir zamanlar orman yolunu koruyup kollayan, kendini şaraba boğup unutulmuş dillerin şarkılarını mırıldanan kralların evi olan hisardan geriye, sadece yerle bir olmuş surlar, kamburu çıkmışçasına eğilmiş kuleler, dizlerinin üzerine çökmüş bir mezar kalmıştı.
“Ve onlar, Tanrı’nın kelamına karşı duranlar, Tanrı’nın adamları tarafından cezalandırıldı,” diye tekrar etti kendine ezberindeki pasajı. Bu harap yapının ağzına yaklaştıkça içini bir ürperti kapladı. Harami otlarınca sanki onların en azılı düşmanıymışçasına kinle sarılmış hisarın kalıntılarında, taşların arasında yükselmiş yaban gülleri ve kül kokan toprak. Ağır ağır harabenin ağzına yürüdü, dolunayın önüne sisten bir perde çeken bulutlar yeryüzünü karanlığa boğmuştu sanki.
“Dur yolcu!” yankılandı bir ses harabenin yılgın döküntüleri arasında, tok ses sanki göklerden gelmişçesine öfke doluydu.
Genç keşiş bir an korkuyla titredi, dişleri birbirini dövdü. Durdu.
“Buradan geçemezsin!” dedi ses. Surlardan geriye kalan şeylerin üzerinde keşişi izleyen kargalar korkuyla havalandı. “Bu topraklarda yürümek senin haddine midir?”
Keşiş bir an konuşmak için araladı dudaklarını, boğazı düğümlendi, dili dönmedi. Yalnızca ne olduğu anlaşılmayan, birkaç çarpık ses çıktı ağzından.
“Geri dön! Evine dön!” Belli belirsiz bir silüet surların görece yüksek kısımlarında belirdi, yarım ay ışığı altında dalgalanan bir gölge. “Buradan geçemezsin!”
“Ba-ba-bağışlayın beni. Niyetim huzurunuzu bozmak değildi.” Keşişin sesi korkuyla titredi, surların üzerindeki gölgeden kaçırdı gözlerini.
“O hâlde geri dön! Buradan geçemezsin!” Gölge kıvrılarak hareket etti sanki belli belirsiz, bir taş parçası surların kalıntıları üzerinden, keşişin ayak ucuna kadar yuvarlandı.
“Ben yalnızca…” Cümlesini bitirmek için zorladı kendini. “Yalnızca geçip gideceğim, manastıra, Tanrı adamıyım ben, Tanrı kelamıyım.”
“O hâlde cüret et geçmeye, cüret et ki canını alıp kanınla yıkayayım toprağı!” Silüet rüzgâr estiğinde silindi surların üzerinden, biraz ileride tekrar belirdi gölgeden doğmuşçasına.
“Silahsızım.” Avucundaki hançeri cübbesinin bileğinden içeri çekti, kollarını birbirine bağladı. “Yalnızca gitmek istiyorum, ormana dönemem. Vaktim yok, manastıra ulaşmalıyım.”
“O hâlde ulaş manastırına lakin buradan değil, bu toprağa ayak bastığın için bile lanet ederim sana. Dön ve yürü, ardına bile bakma. Bu sana son uyarım.”
Sis bulutu ayın önünden çekildiğinde, bir anlığına az biraz daha belirginleşti gölge; rüzgârla dans eden bir pelerin, kara çelikten dövülmüş kadar karanlık bir miğfer, omzunun üzerine yerleştirdiği belli belirsiz çift elli bir kılıç.
“Ve Tanrı korur onu seven kullarını, sakınır onları kan kokan garabetlerden,” fısıldadı kendini bile duyamayacak kadar zayıf bir sesle keşiş. “Fâni misin, bâki mi? Nesin sen?”
Gölge bir adım ilerledi, dalgalanan pelerinin içinden kıvrılarak çıkan kollar iki yanına açılıp beline dokundu, omuzları dikleşti sanki gururla. “Ben Koru’nun Şövalyesi.”
Kitapların dahi varlığını unuttuğu bir koru hisarının şövalyesi, diye geçirdi içinden. Böyle kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde şövalyenin işi neydi ki?
“Ben bir keşişim,” diye belirtti genç oğlan. Bohçasını omzunun üzerinden yere indirdi. “Dediğim gibi silahsızım. Yalnız buyum var, sizin olsun. Yeter ki geçmeme izin verin, hayat memat meselesi.”
“İkramın senin olsun, gurebanın rızkına göz dikmem. Lakin dediğim gibi, bu toprak sana ait değil, son ikazımdır.”
“Aşağı gelin beyim.” Çöktü dizlerinin üzerine yalvarır bir edayla. “Gelin de konuşalım, hasbihâl edelim, muhtacım merhametinize, yeter ki bir anlatayım derdimi.”
Gölge bir an dans etmeyi bıraktı rüzgârla, öylece dikildi durdu surların üzerinde sanki onların bir uzantısı, kırık taşlardan bir parçası gibi. “Sonra dönüp gidecek misin yoluna?” diye sordu ses.
“Elbette, yeter ki bir kez olsun dinleyin beni. Böyle duvarlara konuşurken değil, etten kemikteniz nihayetinde ikimiz de Tanrı öpmüş bizi. Yüzünüze anlatayım kendimi.”
Gölge bir adım attı surların yeri öpmüş sırtına, sonra bir adım daha ve bir adım daha. Dördüncü adımında ayağı yerden kesildi, metal şıngırdadı. Bir anda kendi etrafında dönüp durmaya, yuvarlanmaya başladı taştan sırt boyunca. Acıyla inildeyerek orasını burasını oraya buraya vurdu, devrilircesine kapaklandı sur dibine. Bir süre hareketsiz kaldı.
“İyi misiniz beyim?” diye fırladı keşiş, belki gölge şövalyeyi bırakıp doğrudan hisarın öteki yanına koşması gerekirdi ancak yapamadı. “Ve Tanrı onun adına merhamet edene, hayırsever olana, feyyaz olana güvenir, yardımı sakınana sırtını çevirir ancak,” diyordu kutsal kitaplar, genç keşiş etiyle kemiğiyle bir tuttuğu öğütlere kulak kapayamazdı.
“İyiyim, âlâyım.” Şövalye kendi kendine, ağır ağır doğruldu üzerindeki metalleri şıngırdatarak. “Karanlık bu kez yendi beni.” Çatallaştı ses, şimdi harabenin kalıntıları arasında yankılanmadığında daha bir zayıf, daha bir titrekti.
Gölge, ay ışığının döküldüğü görece aydınlık avluya doğru bir iki adım attı ağır ağır. Işık onu yıkadıkça rüzgârla savrulamayan hakikat gözler önüne serildi. Bir şövalye değildi bu; ahenkle salınan pelerini küf kaplamış bir battaniye, çift elli kılıcı eğri büğrü bir kürek sapı, başındaki kara çelik miğfer zorla bükülmüş ufak bir kazandı. Adamın üzerindeki örme zırh bir zamanlar parıldıyorduysa da şimdi pas tutmuş metal halkalardan ibaret, çıplak elle kırılıp dökülecek kadar zayıf duruyordu.
“Ne çeşit bir şövalyesiniz siz?” Keşiş oğlan merakını gizleyemedi.
“Karanlığı bir dahaki sefere haklayacak türden!” Sesi tümüyle zamana yenik düştü şövalyenin, neredeyse bu kale kadar yaşlı duran kırışıklık dolu suratında belli belirsiz, gururlu bir ifade vardı. “Karanlık etin, kemiğin, iyinin ilk düşmanıdır nihayetinde.”
“Kutsal öğütleri biliyor musunuz?” Merak daha da belirginleşti ince sesinde.
“Elbette biliyorum,” dedi ihtiyar şövalye göğsünü gere gere. “İyi ol, gururunu sakın! Her şövalye az biraz bilir sonuçta değil mi?”
Bunun pek doğru olduğunu söyleyemezdi keşiş, gördüğü parlak zırhlı şövalyelerin tümü asil ya da değil, genç kızların peşinden koşan, kendini alkole ve günaha bulayan, kibirli, Tanrı kelamından haberi dahi olmayan hırslı adamlardı.
“Sanmıyorum,” dedi usulca. “Aslında gördüğüm onca şövalye içinden, kutsal metinlerden alıntı yapan ilk sizsiniz.” Kürek sapından kılıcı olan ilk şövalye de sizsiniz, diye geçirdi içinden. Nitekim bu cümleyi kendine sakladı. İhtiyar bunamaya başlamıştı belli ki kim bilir neden buradaydı.
“O gördüklerin gerçek şövalyeler değil de o yüzden!” İhtiyar şövalye ak düşmüş, uzun, sivri sakalını okşadı. “Onlardan ancak kendini şövalye sanan soytarılar olur!” Dudakları çarpıldı kesin bir kararlılıkla. “Hem sen ne bakıyorsun öyle dans eden it görmüş gibi? Neye şaşıp kaldın böyle?”
Keşiş cevap vermeden önce iki kez düşündü, sözcüklerini süzgeçten geçirdi. Gözleri bu hisar kadar bitap hâldeki şövalyenin üzerinde gezindi. “Bağışlayın efendim. Ben, ben bu harabede bir şövalyenin olduğunu bilmiyordum.”
“Öğrendin o hâlde.” Şövalye gururla battaniyeden pelerini dalgalandırdı. “Öğrenmenin yaşlısı, genci, şövalyesi, rahibi olmazmış değil mi? Hah!” Suratında yersiz fakat sıcak bir neşe belirdi. Keşiş onun gülümsemesine gülümseyerek karşılık verdi.
“Söyle bakayım o hâlde, derdin ne? Astı astarı ne bu işin, nereye gidersin bu vakitte bıyıkları yeni terlemiş oğlan bir başına, ha?” Yaşlı sesi bir kez daha çatallaştı, sonra birden kan kusarcasına öksürmeye başladı.
“Anlatayım, anlatayım beyim.” Genç keşiş yere indirmiş olduğu bohçasını itekledi ayak ucuyla. “Anlatayım da kötü düştünüz, bir oturun soluklanın. Karnınız açtır illaki, yanımda birkaç nimet var.”
İhtiyar başta kabul etmeyecekmiş gibi durduysa da yaşlı, yorgun gözleri bohçaya baktı bir an, karnı guruldadı. “Elbette, ikramı kırmak şövalyeye yakışmaz değil mi? Herhâlde öyledir! Geç, otur şuraya, madem ısrar ettin iki lafın belini kıralım.”
Keşiş, adamın gösterdiği, avlunun bir ucundaki kaya parçalarından birinin üzerine oturdu. Kaya öyle eğri büğrü, dengesiz, yumrulu bir şeydi ki birkaç saniye içinde ardında bir ağrı hissetmeye başlamıştı bile. Nitekim adam toprağa gömdüğü sönmeye yüz tutmuş közlerin üzerine nemli gözüken birkaç kalas parçasını attığında ortalık dumana boğuldu. Kalkıp da iki kelam etmeye cüret edemedi oğlan.
Bir ömür gibi geçen birkaç saniyenin ardından közler ateş tuttu, alevler dans etmeye başladı birbiri üzerine. Keşiş sıkıca bağladığı bohçasının ağzını açtı, birkaç mantar ve adamotları arasından tuza gömülmüş çavdar ekmeğini ve ufak matarasındaki akşam şarabını çıkarıp uzattı ihtiyara.
“Ancak bu kadarın mı var?” dedi ihtiyar, suratı belirgin bir hayal kırıklığıyla çarpıldı bir an. “Neyse ne, sunulan ikramda kusur bulunmaz sonuçta değil mi? Bir de Tanrı adamısın sonuçta, şifalıdır herhâlde.” Çavdarı kapıp oturdu bir kayanın üzerine. “Yalnız öteki sende kalıversin, şövalye dediğin şaraba boğmaz değil mi kendini?”
Keşiş bir an içinde bulunduğu durumu düşündü, kendisini ve ihtiyarı dışarıdan gördüğünü, izlediğini hayal etti. “İnançlarına bu kadar bağlı bir şövalye ilk defa görüyorum efendim.”
“Ben de ilk kez senin kadar genç bir keşiş görüyorum, yaşın başın nedir senin evlat? Hah!” Bir kez daha gürüldeyerek güldü, kahkahası gök gürültüsünü andırıyordu adamın.
“On altı yaşındayım. Ancak yaşıma aldanmayın, aramızda kalsın, benim diyen pedere de taş çıkarırım!” Keşiş usul usul gülerken övündüğü için kendini suçlu hissetti. “Üç, dört yaşında verildim manastıra.”
“Hah! Desene torunum olsa baban yaşında olurmuş; yaşımı başımı unuttum da epey fazladır değil mi? Baksana başımda bir tel saç kalmamış, benim kafa da sizin keşişlere benzemiş!”
Keşiş kıkırdadı.
Şövalyenin gürültülü kahkahaları alevleri daha da kor hâle getirdi, daha bir işveyle dans ettirdi sanki. Alevler yükselip etrafı solgun altın rengi ışığa boyadığında ihtiyarın yorgun gözleri genç oğlanın üzerinde gezindi.
“Ellerin,” dedi adam, “neden kanlı? Bir de silahsızım diyorsun, nedir bu vaziyet? Kimin kanı bu?”
Ben bir aptalım, diye geçirdi içinden keşiş, yaşayan en büyük aptal olmalıyım. “Bir- bir…” Bir an konuşamadı. Doğru ve dürüst olun, o size yardım eder, en sevdiği kısımlardan biriydi bu. “Bir yoldaşımın kanı.”
Aldığı cevabı süzdü ihtiyar, kara kazandan miğferini koltuğunun altına sıkıştırdı. “İyi bir adam mıydı?”
“İyi bir binekti,” düzeltti keşiş oğlan. “Biraz inatçıydı ama en sadık dostumdu. Orman, karanlıkta önünü göremeyince…”
İhtiyar, keşişin sözünü bitirmesini beklemedi. “Merhamet öpücüğüydü öyle mi?”
Genç çocuk başını iki yana salladı. “Niyetlendim ama yapamadım,” itiraf etti. “İlk kesiği atmayı denedim ama yeminim… Tanrı gazabından korktum.”
“Daha da kötü.” İhtiyar bir an duraksadı. “Tanrı zavallı hayvancağızın acı çekmesini ister miydi?”
“Benim kan dökmemi istemezdi.”
“Tanrı’nın önünde lekeli olmamak için yoldaşını bir başına ölüme mi terk ettin?” Yaşlı adamın sesi titredi belli belirsiz. Bakışlarında iç yakıcı bir hüzün yeşerdi. “Ah, nasıl korkmuştur bir başına… Düşündün mü hiç?”
Keşiş başını salladı, hayvanın acıyla inleyişi bir kez daha çınladı kulaklarında.
“Kutsal öğütler açıktır,” diyebildi kendini zorlayarak. “Başka seçeneğim yoktu.”
“Başka bir seçeneğin olmadığında, merhamet her zaman en masumudur.”
Bir süre sessizce durdu genç keşiş ve ihtiyar şövalye. Oğlan esen rüzgârla titredi, cübbesinin altındaki bedeni her bir zerresiyle kirli hissettirdi ona, ellerindeki kanın kokusu burnunu sızlattı belli belirsiz.
Sessizliği ihtiyarın sözleri soğuk çelik gibi kesti bir ömür gibi geçen dakikalar sonra. “Manastıra gidiyorum diyordun, öyle diyordun değil mi? Neden gidiyorsun anlat bakayım.”
“Hizmet ettiğim lordum çok hasta, günden güne durumu daha da vahim oluyor. Ona iyi gelecek, şifa verecek tek şey manastırın bahçesinde yetişen hidayet çiçeğidir.”
“Başka bir yoldan gitsen olmaz mıydı?” diye sordu ihtiyar tereddütle.
“Durumu vahim, şafak söktüğünde manastırda olmam gerek.” Oğlan bir an başını kaldırıp karanlık gökyüzünde gezdirdi gözlerini. “Şimdiden geç kalmaya başladım bile.”
“Neden şafak söktüğünde?”
“Hidayet çiçeği bir şafak vakti çiçek açar, ne daha erkendir ne kuşluğa kalır. Yapraklarını öldürmeden, çürütmeden açmanın tek yolu doğru vakitte kesmektir. Yoksa kül rengi alır, kurur gider.”
“Anladım,” dedi şövalye başıyla onaylayarak. “Böyle acele ettiğine göre önemli biri herhâlde lordun, değil mi? Onurlu adam mıdır?”
Keşiş bir an cevap veremedi. “Öyledir herhâlde,” diyebildi kendini zorlayarak, “O hak edeni efendi, hak edeni hizmetkâr etti.”
“Benim gibisine de burayı zindan etti! Hah!” İhtiyar öyle içten, öyle neşeli güldü ki kolunun altındaki kara kazandan bozma miğferi düştü, yuvarlandı.
Ne yapıyorum ben, diye sordu kendine keşiş, Tanrı beni neyle sınıyor? Ocaktaki kazandan bozma miğfer taşıyan pelerinli bir şövalyeyle oturmuş muhabbet ediyorum. “Ve o oğlunu ve kızını, akıllı ve meczubu, ateşi ve suyu birbirine eşit yarattı.” Yankılandı ses oğlanın kafasının içinde. O pasajı ilk okuduğunda diline çalan huzuru hissetti. Devam etmeliyim diye ikaz etti kendine. Bunamış, yaşlı adamın yüzüne karşı onu küçük düşüremezdi.
“Söyler misiniz efendim, ne işi olur sizin gibi bir şövalyenin Tanrı’nın bile unuttuğu böyle ıssız bir yerde?”
İhtiyar bir an duraksadı, suratındaki neşeli ifade silindi gitti. Kuru, tuz kaplı çavdar ekmeğinden ağzını dolduran, koca bir ısırık alıp iştahla çiğneyip yuttu. Keşiş onun uzun zamandır yemek yemediğini anladı kolayca. Kendisi de epey cılız, zayıf bir şeydi; buna karşın ihtiyarın en az iki katı ağırlığa sahip olabilirdi. Yaşlı adamın suratı çökmüş, yanakları göçmüştü içeri zayıflıktan, üzerine geçirdiği örme zırh bile iki, üç beden büyük geliyordu sanki ona.
“Ne işim olacak?” İhtiyar soruya şaşırmış gibi baktı. “Ben Koru’nun Şövalyesi’yim, burası da Koru. Başka nerede olacağım?”
“Pek cennet parçası sayılacak bir koru değil sanırım.” Keşişin gözleri bomboş, kasvetli, yosun ve çalıların ini olmuş gölgeli avluda gezindi. Esen rüzgârı kesen taşların ince, tiz uğultusu yankılandı bir an boşlukta. “Pek kimse gelip geçmez artık bu yoldan.”
“Gelip geçmez elbet!” şövalye ekmeğinden bir ısırık daha aldı. “Ben koruyorum bu hisarı da o yüzden, öyle müsaade etmem kimseye.”
“Anladım.” Keşiş onayladı bu kez. “Peki niçin Koru’nun Şövalyesi oldunuz?”
“Ah,” şövalye bir an hatırlamak istiyormuşçasına duraksadı. “Lord efendim verdi bana görevi, o da senin lord gibi iyi adamdı şüphesiz. Ah, öyle onurlu adamları bilirsin.” Adamın etrafı kırışıklık kaplı yorgun buz mavisi göz küreleri turunç, kızıl kavrulan ateşe baktı.
“Vaktiyle lordumun bir şövalyesi vardı, ahmağın teki. Buranın güneyindeki ufak köyde, yarım akıllı bir adamın yaşadığını öğrenmiş, yani benim. Haspam! Beni de kendi gibi ahmak sanmış! Geldi aldı beni köyümden, babamgile bir avuç metalik verdi karşılığında. ‘Lordun hizmetine giriyorsun’ dedi bana, ben de heyecanlandım. Koca lord sonuçta!” Belli belirsiz seğirdi adamın gözü. “Götürdü beni kaleye, lordun önüne, soytarı diye tanıttı beni. Gücüme gitti.”
“Soytarı mı?” diye sordu keşiş.
“Soytarı,” onayladı ihtiyar. “Aynen öyle dedi. Soytarıymış. Hah!” Bir kahkaha daha, bu seferki diğerleri kadar gür ya da neşeli değildi. “Lorda hizmet boynumuzun borcu, Tanrı demez mi ‘hizmet edin’ diye. Seçmedim, gocunmadım. Yıllarca dört döndüm lordun salonunda, taklalar attım, burnumda top çevirdim. Sonra lordum, dedim ya iyi adamdı diye, bana bakınca ışığı gördü herhâlde! Bana söylediğine göre beni ormanın kendisi şövalye ilan etmiş, yeminimi ettirdi bana ahırda. O akşam bana ormana gitmemi söyledi, bana beni çağırtacağını, o vakte değin hisarı onun için korumamı söyledi. Mühim bir görevmiş, ne pahasına olursa olsun kimseyi geçirtmeyecekmişim. Tüm diyarın hayatı buna bağlıymış. Lordum bana böyle bir görev için güvendi, hayal kırıklığına uğratır mıyım, onurunu lekeler miyim onun? Soytarı zannedilende şövalyeyi gördü!”
Keşiş oğlan bir an acı gerçeğin farkına vardı, hüzünle izledi adamı. Bir meczup, diye geçirdi içinden, ölüme terk edilmiş, kendi taştan mezarını koruyan, aciz, zavallı bir adam. Onun anladığı bu gerçeğin farkında bile olmayan ihtiyar için yüreği acıdı.
“Ne zamandır buradasınız efendim?”
“Saymayı bilmem ben.” İhtiyar elinin tersini savurdu soruya. “Yarım asır kadar olmuştur, buraya gönderildiğimde mızrak gibiydim, senden birkaç kış büyüktüm sanırım. Amma senin gibi bir deri bir kemik değildim, tosun gibiydim o zamanlar.”
“Burada olmanız…” Genç oğlanın sesi hüzünle kırıldı. “Hiç dönmeyi düşünmediniz mi? Bunca yıl, bunca vakit…”
“Sen Tanrı adamısın, yalan söylenmez sana. Bir kez düşündüm. Onca yıl sadece bir kez. Bir seferinde rüyamda babamı gördüm, baktım göğe dedim ‘şövalyeliği bırak, sana mı kaldı böyle onurlu iş? Lordun bir sürü şövalyesi vardır, dön evine.’” Oturduğu taşın üzerinde aşağı kayıp sırtını yasladı, pelerin battaniyesini doladı üzerine. “Sonra hemen kovdum kör şeytanı. Koca Lord Reynard bana güvendiyse vardır bir nedeni.”
İsim bir an genç keşişi iliklerine kadar titretti. “Lord Reynard mı dediniz?” Ellerini, bacaklarının arasına kıstırdı.
“Ta kendisi!” Şövalye gururla gülümsedi. “Meşedüşü Lordu!”
Meşedüşü Lordu Reynard. Şimdi hasta, yatağı kendine mezar olmuş Reynard. Onu acılı bir ölüm kovalıyordu ve şimdi lordun hayatıyla ölümü arasındaki tek şey, bir zamanlar yaptığı zalim bir şakanın kanlı, canlı, unutulmuş ve yalnızlığa terk edilmiş kendiydi. Yürüyüp konuşan bu şakayı hatırlayıp hatırlamadığını söyleyemezdi lord. Meşedüşü’nde yaşayan bir kişinin bile hatırladığına emin değildi. Ama oradaydı işte, ölümü ve yaşamı arasında. Bir an başını göğe kaldırdı keşiş. Kaderin cilvesi, diye geçirdi içinden.
“Lord Reynard… Belki çoktan sizi azat etmiştir?”
“Azat ettiğinde bana bir ejderha geleceğini söyledi,” dedi adam, sanki uçuk olan keşişin söylediğiymiş gibi baktı. “Ya ejderha gelecek ya kale düşecek.”
“Bu kale düşmez,” dedi keşiş acıyla gülümseyip.
“Düşmez tabii, benim gibi yiğit bir şövalye olduğu sürece değil mi? Hah!”
“Kim bu taş yığıntısını neden istesin?” Sesindeki alaycı tınıyı kontrol edemedi.
“Kim neden istesin nereden bileyim ben? Amma yeminim şu sancağın orada dalgalanmasını sağlamaktır. Ne pahasına olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün.” İhtiyarın titrek eli doğrulup az önce aşağı yuvarlandığı surların üzerinde belli belirsiz duran bir kumaş parçasını gösterdi. Rengi kalmamış, ihtiyar kadar zayıf bir çubuğa dikilmiş, rüzgârın bile dalgalandırmadan teğet geçtiği bir sancak.
“Sancak düştüğünde yeminin son mu bulacak yani?” diye sordu keşiş.
“Ya öyle ya da ejderha geldiğinde, e tabii ömrüm yeterse. Eskisi gibi genç değilim artık.”
Keşiş oğlan bir an duraksadı, ihtiyara yardım edip etmemeyi düşündü sessizce. Gözleriyle sura uzanan basamakların üzerinde yürüdü, sancağa ulaştı. Bu kadar az, bu kadar ufak bir çabayla ona özgürlüğünü verebilirdi. Hiç ailesi olmamış, ömrünü acı bir şakaya adamış adam için yeterli olmazdı elbette. Nitekim özgür bir adam olarak ölebilirdi vakti gelince.
“Artık yola koyulsam iyi olur,” dedi aklından bu düşünceleri kovup doğrularak.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu ihtiyar şövalye, soytarı şövalye. “Buradan geçemezsin. Sabaha değin bekle, sonra geriye dön.”
“Geriye dönmek mi?” Keşiş şaşkınlığını gizleyemedi.
“Dedim ya bir yeminim var, bir görevim var diye.” İhtiyar da doğruldu iki ayağının üzerine. “Dinlemiyor musun sen beni? Boşuna mı Koru’nun Şövalyesi’yim ben?”
“Fakat-”
“Fakat falan bilmem ben!” İhtiyar öfkeyle yere tükürdü. “Yeminim var diyorum, geçemezsin buradan! Kimse geçemez!”
Genç keşiş bir an duraksadı, şövalyenin öfkeli suratına bakıp onun inadının nasıl da kara alevlerde dövülmüş olduğunu hissetti. Öyle ya da böyle, ihtiyar onun geçmesine izin vermeyecekti, ne pahasına olursa olsun. Buna karşın eğer hisar düşerse… Sancağı kapabilirse… Bir çocuk oyunu gibi, diye geçirdi içinden, ufak bir oğlanken manastırın ardındaki çayırda yaşıtı diğer kardeşleriyle oynadığı gibi, kimse yakalayamazdı onu.
Şövalyenin yaşlı gözlerinde bir pırıltı gördü, adam anlamıştı. Genç keşiş fazla geç kalmamış olmak için dua etti, yerinden sıçrarcasına bir adım attı ileri doğru. Şövalyenin yaşlı fakat çevik pençesinin altından geçti, koşmaya başladı.
“Bekle!” diye bağırdığını duydu adamın. “Bekle! Gel buraya! Hain! Piç! Gel buraya!”
Eskisi gibi hızlı değildi belki, o kadar genç bir çocuk değildi. Yine de şövalye de en parlak dönemlerinde sayılmazdı pek tabii. Yosun tutmuş avluda bir an kaydı, cübbesinin kolundaki hançerin yere düştüğünü gördü fakat onu almak için duramazdı, şimdi değil, diye geçirdi içinden. Dengesini koruyup ilerledi.
“Onurum! Şerefim! Lanet olsun sana! Lanetler üzerine olsun! Dur!” Şövalyenin hırıltılarından nefes nefese kaldığını anladı genç keşiş, buna rağmen adam pes etmeyip koşuyordu.
Taşkıranların ve harami dallarının birbirine geçip sarmallar çizerek dolandığı basamakların başına geldiğinde bir an arkasına baktı. Hançer ihtiyarın elindeydi, adamın omuzlarında salınan battaniyenin altında. Çelik, genç keşişe parıldadı.
Basamakları bir bir tırmandı, ayağına takılan sarmaşıklar onu defalarca yerle bir edecek de olsa devam etti, surların tepesine ulaştığında sancağı kaptı, koparırcasına çekip ayırdı dikildiği çubuk parçasından. “İşte!” diye bağırdı. “İşte! Artık özgürsün! Bırak gideyim! Sen de git! Burada işin yok! İnatçı adam! Birlikte gide-”
Keşişin cümlesini acılı bir çığlık kesti, metal şıngırdadı, bir karga haykırdı hüzünle. Omzunun üzerinden başını çevirip ardına baktığında, basamakların dibinde kendi battaniyesine dolanmış, dalların arasında yığılıp kalmış ihtiyarı gördü. Kanlı elindeki kumaş parçası rüzgârla savruldu, surların üzerinden ormana doğru süzüldü.
Ağır adımlarla indi basamakların dibine, hareketsizce yatan ihtiyarı dürttü, tepki alamadı. Adamın yanına, dizinin üzerine çöktü keşiş, ihtiyarı kendine çevirdi. Gördüğü manzara karşısında bir an buz kesti, kalbi tekledi.
Kendi hançeri ihtiyarın dağılmayı bekleyen örme zırhının göğsünü delmiş, kemiklerinin arasına, yüreğine yakın bir noktaya saplanmıştı. Hayır, diye geçirdi içinden, olmamış olsun, hayır. Adamın yarasına eliyle bastırmayı denedi hatta çeliği ateşte ısıtıp yarayı dağlamayı düşündü. Fakat nafile bir çabaydı bu, ihtiyar çoktan kan kusmaya, titremeye başlamıştı bile.
“Aptal pelerin!” dedi zorlayarak kendini. “Ayağıma dolandı! Yoksa ben… Karanlık… Karanlıktan korkuyorum… Karanlık… Soğuk…” Rüzgâr esti, keşiş kemiklerine kadar titredi. Adam acı içinde kasılıp gevşerken bir an öylece donakaldı oğlan. Göz pınarlarından süzülen yaş hançerin soğuk çeliğini öpüp adamın kanına karıştı.
“Başka bir seçeneğin olmadığında, merhamet her zaman en masumudur.” İhtiyar soytarının, soytarı şövalyenin sözlerini onun merhamet isteyen gözlerinde gördü. Adamın acısını sonlandırmak için bıçağı yerinden çıkardı. Temiz bir kesik, fışkırırcasına kan.
Beyaz cübbesi, tümüyle kızıldı şimdi.
Şafak vaktine pek fazla kalmadığını, gitmesi gerektiğini söylüyordu iç sesi ona. Yapmadı, ihtiyarı böyle bırakmak istemedi. Koru’nun Şövalyesi’nin en azından bu kadarını hak ettiğini düşündü. Adamın yalan kılıcı küreğiyle ateşin oradaki görece yumuşak toprağa bir çukur kazdı. İhtiyarın henüz soğumamış bedenini yatırdı çukurun içine, adamın başı bir taş parçasına ufacık çarpınca bile içi sızladı. Bedeni cansızdı fakat… Bir şekilde huzurlu bir bakış vardı gözlerinde, belki ufak, belli belirsiz bir gülümseme. Attığı kahkahalar kadar gür olmayan, belli belirsiz.
Mezarın üzerini avuçlarıyla, toprağı iyice yedirerek kapattı. Toprağın üzerine adamın pelerin battaniyesini örttü üşümesin diye. “Ruhun huzur içinde kalsın, yıldızlar sana yol göstersin,” mırıldandı.
Hisardan sonra yolun kalanı pek fazla değildi, ağaçlar burada birbirinden daha uzak, daha dağınıktı. Sarmaşıklar ya da harami dalları patikanın üzerinde bitmemişti henüz. Kurnaz gölgeler yoktu ağaçların ardında. Ya da belki vardı, keşiş onları umursamadı.
Yol boyunca sessiz sessiz ağladı.
Bir yandan adama kızdı içten içe, nasıl bu kadar aptal olabildiğini, nasıl tüm ömrünü kendine zindan ettiğini sorguladı.
Bir yandan etkilendi hatta biraz özendi ona. Berbat, kimsenin hatırlamayacağı bir hayat yaşamış, asırlarca bir daha ayak basılmayacak bir taş parçasını korurken ölmüştü fakat yüzünde huzur, hatta gurur vardı biraz.
Bir yandan kendine kızdı, kan döktüğü, öldürdüğü için adamı. Sadece çelikle değil, hayallerini, umutlarını yıkarak. Onları koruduğu hisar gibi yerle bir ederek.
Bir yandan huzurlu hissetti, kimsenin gelip geçmeyeceği o harabede elden ayaktan düşüp acı içinde ölmesinden daha iyiydi belki bu; nihayetinde özgür bir adam olarak ölmüştü, yaşamış en cesur soytarı, Koru’nun Şövalyesi.
Bir yanı kin doluydu Meşedüşü Lordu Reynard’a, zalim bir şaka, diye geçirdi içinden. Tanrı’nın onun huzur içinde uykusunda ölmesini mi yoksa acıdan kıvranıp kahrolarak ölmesini mi isteyeceğini düşündü. Kendisi aşağılık lord için hangisini isterdi? Son nefesini verirken hatırlar mıydı bir zamanlar ormana, ölüme yolladığı yarım akıllı fakat onurlu soytarısını? Acıydı ama cevabı biliyordu keşiş. Hayır.
Tek bir yanı bile merhamet etmedi ona.
Patikanın sonunda tıpkı ormanın içindeymiş gibi ikiye ayrılan yol ağzına geldiğinde son kez durdu. Şafak sökmüş, kara gökyüzü fırça izi edasıyla kan kızıla ve solgun turunca boyanmaya başlamıştı, ara ara altın rengi bile vardı. Solundaki yolun kıvrılarak ilerleyip vardığı dört kuleli manastırı süzdü bir süre. Sonra sağında kalan yola döndü yüzünü, kaderin bir cilvesini daha gördüğünde acı acı gülümsedi.
Yolun kıyısında yalnızca manastırın bahçesinin ufak bir köşesinde yetişmesi gereken bir çiçek. Hidayet çiçeği tereddütle çiçek açmış pembe lekeli, yer yer süt beyazı yapraklarını yeni doğan güneşle yıkıyordu. Keşişin gözleri yolun kıyısındaki çiçeğin üzerinde gezindi. Evinden çok uzaktasın, diye geçirdi içinden.
Doğmaya başlayan güneşe baktı. Manastırın aksi yönüne, sağındaki yola doğru yürümeye başladı salına salına. “Ve bırakalım lord kendi kanıyla boğulsun.”
Kaderin bir cilvesi.
Hür bir meltem esti, titredi bir an.
“Elveda, Koru’nun Şövalyesi,” diye fısıldadı rüzgâra. “Toprak seni incitmesin.”

